Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul

Orta Doğu'da 107 gündür devam eden savaşın ardından diplomasi masasında tarihi bir dönemece girildi. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in, ABD ile İran'ın mutabakata vardığını duyurması uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırırken, gözler 19 Haziran'da İsviçre'de imzalanması beklenen anlaşmaya çevrildi.
ABD Başkanı Donald Trump'ın da anlaşmayı doğrulaması, aylardır Hürmüz Boğazı'nda süren enerji ablukasında ve bölgesel güvenlik dengelerini sarsan krizde yeni bir dönemin kapısını araladı.
Ancak mutabakatın yankıları yalnızca Washington ve Tahran hattıyla sınırlı kalmadı. Trump'ın ateşkes sonrası Netanyahu'ya yönelik sert çıkışları, ABD-İsrail ilişkilerinde uzun süredir görülmeyen bir görüş ayrılığını da gözler önüne serdi.
İsrail'in kendilerine ''Minnettar olması gerektiğini'' söyleyen Trump, Tel Aviv yönetiminin Lübnan'a yönelik saldırılarını sürdürmesine tepki gösterirken, Netanyahu hükümetine yönelik sert eleştirilerini peş peşe sıraladı.
Öte yandan Trump'ın, İran'ın nükleer silah edinmesi halinde İsrail'in ''İki saat bile ayakta kalamayacağını'' söylemesi ve nükleer dosyanın ayrı bir müzakere başlığı olarak ele alınacağını açıklaması dikkat çekti. Washington'un bir yandan diplomatik çözümü desteklerken, diğer yandan anlaşmazlık halinde İran'a yönelik askeri seçeneği masada tutması, sürecin hala kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
İran'ın petrol sevkiyatına yönelik yaptırımların askıya alınması, yaklaşık 24 milyar dolarlık dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması ve Hürmüz Boğazı'ndaki risklerin azalması ihtimali anlaşmanın devasa ekonomik boyutunu öne çıkarıyor. Ancak Tahran'ın bu hamlelerle nefes almasından büyük rahatsızlık duyan İsrail'in takınacağı sert tutum, Orta Doğu jeopolitiğinde fitili ateşlenecek yeni bir çatışma alanı olarak değerlendiriliyor.
Tgrthaber.com Özel Haber Editörü Zeynep Gizem Er'in sorularını cevaplayan Uluslararası İlişkiler Uzmanı Öznur Küçüker Sirene, ABD-İran anlaşmasının perde arkasını, müzakere sürecindeki İsrail faktörünü ve Orta Doğu'nun yeni jeopolitik denklemine ilişkin olası senaryoları masaya yatırdı.
ABD-İran mutabakat maddelerini bölgesel dengeler açısından analiz eden Öznur Küçüker Sirene, sonucun her iki tarafın da maliyetini giderek daha ağır hissettiği bir savaştan çıkış arayışı olarak değerlendirmenin daha doğru olacağını belirtti:
''Anlaşma gelişmesini mevcut aşamada, ABD ile İran arasında kalıcı bir normalleşmenin başlangıcından ziyade, her iki tarafın da maliyetini giderek daha ağır hissettiği bir savaştan çıkış arayışı olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Karşımızda ideolojik bir uzlaşmadan çok, pragmatik bir ateşkes diplomasisi ve kontrollü gerilim yönetimi bulunuyor. Savaşın gidişatı ve şimdiye kadar kamuoyuna yansıyan mutabakat maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, kısa vadede net bir kazanan ilan etmek kolay görünmüyor. Ancak stratejik açıdan bakıldığında İran'ın masadan tamamen kaybeden taraf olarak kalkmadığı, hatta bazı önemli kazanımlar elde ettiği söylenebilir. Çünkü ABD, çatışmayı sonlandırmayı, Hürmüz Boğazı'nın yeniden uluslararası ticarete açılmasını ve İran üzerindeki ekonomik baskının kademeli olarak hafifletilmesini kabul ediyor. Buna karşılık İran'ın nükleer programının tamamen tasfiye edilmesi ya da rejimin temel güvenlik doktrininin değiştirilmesi gibi hedefler şimdilik gerçekleşmiş değil. En kritik başlık olan nükleer dosya, sonraki müzakerelere bırakılmış durumda.''

Sirene, önümüzdeki günlerde İsrail'in İran'a doğrudan ya da dolaylı baskı kurmak ve cephede gerilimi artırmak amacıyla hamle yapabileceği konusunda uyarıda bulunurken, tarafların 60 günde atacağı adımların önemine dikkat çekti:
''Washington'un askeri üstünlüğüne rağmen siyasi hedeflerinin tamamına ulaştığını söylemek zor. Nitekim anlaşmaya İsrail'den gelen tepkiler de bunu gösteriyor. İsrail'de özellikle sağ ve aşırı sağ çevreler, İran'ın yeterince geri adım atmadığını ve ABD'nin Tahran'a gereğinden fazla taviz verdiğini savunuyor. İsrailli Bakan Ben Gvir'in "Güvenliğimizi dikkate almayan bu anlaşmanın tarafı değiliz" açıklaması da bu rahatsızlığın bir yansıması olarak okunabilir. Bununla birlikte İran açısından da kesin bir zaferden söz etmek için henüz çok erken. Tahran'ın önünde iki önemli risk bulunuyor. Birincisi, önümüzdeki dönemde yürütülecek müzakerelerde yaptırımların kaldırılması, uranyum zenginleştirme faaliyetleri ve uluslararası denetim mekanizmaları gibi son derece hassas başlıklar masada olacak. Eğer İran bu süreçte kapsamlı tavizler vermek zorunda kalırsa bugün elde ettiği diplomatik avantajların önemli bir kısmını kaybedebilir. İkinci risk ise İsrail faktörü. Tel Aviv yönetiminin anlaşmadan memnun olmadığı anlaşılıyor. Bu nedenle İsrail'in İran'a doğrudan ya da dolaylı baskı kurmak amacıyla Lübnan, Suriye veya diğer cephelerde gerilimi yeniden yükseltmeye çalışması ihtimal dışı değil. Bu da mevcut anlaşmanın kırılganlığını artıran önemli bir unsur. Bununla birlikte en olası senaryo, İran'ın uzun süredir dile getirdiği "Nükleer silah üretmeyeceğiz ancak barışçıl nükleer faaliyetlerden vazgeçmeyeceğiz" pozisyonunu koruması ve bunun karşılığında ekonomik yaptırımların belirli ölçüde hafifletilmesi gibi görünüyor. Böyle bir sonuç her iki tarafın da iç politikada kullanabileceği bir başarı hikâyesi yaratabilir. Donald Trump, Amerikan kamuoyuna "İran'ın nükleer silah elde etmesini engelleyen başkan" söylemiyle seslenebilir. İran yönetimi ise askeri ve ekonomik baskılara rağmen ABD'yi müzakere masasına çektiğini, İsrail’in bütün tehditlerine rağmen rejimin ayakta kaldığını ve yaptırımların hafifletilmesiyle ekonomik nefes alma alanı kazandığını öne sürebilir. Bu da son yıllarda ekonomik kriz ve toplumsal hoşnutsuzluk nedeniyle zorlanan İran yönetimine içeride belirli bir meşruiyet desteği sağlayabilir. İlişkilerde gerçek bir kırılma yaşanması durumunda, İsrail, Trump yönetimini içeride ve dışarıda sıkıntıya sokacak yöntemlere başvurabilir. Özellikle İsrail'in tutumu belirsizliğini sürdürürken Orta Doğu'da kalıcı bir güvenlik mimarisinden söz etmek güç. Kısacası yeni bir güvenlik mimarisinin temelleri atılıyor olabilir; ancak bu yapının kalıcı ve sürdürülebilir olup olmayacağını belirleyecek olan, tarafların önümüzdeki 60 günde atacağı adımlar olacaktır.''

ABD ile İran arasındaki anlaşmaya rağmen İsrail'in Lübnan'daki saldırılarını sürdürmesi ve Trump'ın son dönemdeki Netanyahu'ya yönelik eleştirel
söylemlerini değerlendiren Öznur Küçüker Sirene, önümüzdeki günlerde Washington ile Tel Aviv arasında da ciddi bir güç mücadelesine tanıklık edebileceğimiz konusunda uyardı:
''Bugün alışılmışın dışında bir tabloyla karşı karşıyayız. ABD ile İran arasında sınırlı da olsa bir yakınlaşma ihtimali ortaya çıkarken, İsrail bu sürecin en sert muhalifi konumunda bulunuyor. İddiaya göre Trump, ABD ile İran arasında anlaşmanın imzalanacağı saatlerde İsrail'in Beyrut'a yönelik saldırı düzenlediğini öğrenince büyük tepki gösterdi. Netanyahu'yu hedef alan Trump'ın, "Bu çok kötü bir durum, buna inanamadım" dediği ve "Hiçbir şekilde doğru karar veremiyor" ifadelerini kullandığı belirtiliyor. Trump’ın bu tarz çıkışları, Washington ile Tel Aviv arasındaki görüş ayrılığının artık kamuoyu önünde açık şekilde dile getirildiğini gösteriyor. Trump'ın, "Açıkçası İsrail bize minnettar olmalı. Çünkü İran nükleer silaha sahip olsaydı, İsrail iki saat bile ayakta kalamazdı" sözleri de dikkat çekici. Bu açıklama, Trump'ın pragmatik ve sonuç odaklı yaklaşımının, geleneksel ve koşulsuz İsrail desteğinin önüne geçebildiğine işaret ediyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca ABD ile İran arasında değil, Washington ile Tel Aviv arasında da ciddi bir güç mücadelesine tanık olabiliriz.''

Türkiye'nin arabulucu gücüne dikkat çeken Sirene, Hürmüz Boğazı'ndaki risklerin azalmasıyla birlikte doğal gaz ve petrol fiyatları üzerindeki baskının hafifleyebileceğini belirtirken, İran'ın güç kazandığı dönemde Türkiye'nin de bazı alanlarda daha güçlü bölgesel bir rakiple karşı karşıya kalabileceğini belirtti:
''Anlaşmanın bölgesel dengeler üzerindeki etkilerine baktığımızda ise dikkat çeken birkaç sonuç ortaya çıkıyor. Her şeyden önce Pakistan, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkelerin diplomatik ağırlıklarının arttığını görüyoruz. Özellikle son yıllarda Körfez ülkeleri ile Türkiye'nin yürüttüğü çok yönlü diplomasi, bölgesel krizlerde arabulucu aktörlerin önemini yeniden ortaya koydu. Bu süreç, Orta Doğu'da yalnızca askeri güçlerin değil diplomatik arabulucuların da belirleyici hâle geldiğini gösteriyor. İsrail açısından ise ortaya çıkan tablo daha karmaşık. İran ve ona bağlı vekil yapıların zayıflamasıyla bölgede oluşan jeopolitik boşluğu doldurmak isteyen iki önemli aktör bulunuyor: Türkiye ve İsrail. Son dönemde Doğu Akdeniz'den Suriye'ye, enerji koridorlarından ticaret yollarına kadar birçok başlıkta Ankara ile Tel Aviv arasında giderek belirginleşen bir nüfuz rekabeti yaşanıyor. Özellikle Suriye'nin yeniden inşası, Irak-Suriye-Türkiye eksenindeki ulaşım koridorları, Körfez ile Avrupa arasındaki yeni ticaret hatları ve enerji güzergâhları düşünüldüğünde Türkiye'nin bölgesel konumunun güçlendiği görülüyor. Ankara hem coğrafi avantajı hem de son yıllarda geliştirdiği diplomatik ağ sayesinde İran savaşı sonrası yeni dönemin ticaret ve lojistik merkezlerinden biri olma potansiyelini artırıyor. Bu nedenle bazı Batılı analizlerde de dikkat çekildiği üzere, İran'ın zayıflamasıyla şekillenen yeni jeopolitik denklemde Türkiye'nin etkisini artırdığı yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Bu bağlamda, İngiliz The Telegraph gazetesinde yayımlanan ve dikkat çeken "İran savaşının gerçek kazananı Erdoğan oldu" başlıklı analizi hatırlatmakta fayda var. Hürmüz Boğazı'ndaki risklerin azalması, petrol ve doğal gaz fiyatları üzerindeki baskıyı hafifletebilir. Bunun yanı sıra bölgesel ticaretin canlanması ve yatırım ortamının iyileşmesi de mümkün. Kuşkusuz böyle bir tablo, hem Türkiye ekonomisi hem de küresel ekonomi açısından önemli bir rahatlama sağlayacaktır. Ayrıca İran'ın Türkiye'nin önemli enerji ve doğal gaz tedarikçilerinden biri olduğunu da unutmamak gerekir. Türkiye açısından bir diğer önemli avantaj ise Ankara'nın kriz sürecinde üstlendiği diplomatik rol. Türkiye, İran savaşı sırasında yürüttüğü arabuluculuk girişimleri sayesinde hem Trump'ın hem de Pezeşkiyan'ın takdir ve teşekkürlerini kazanmayı başaran nadir ülkelerden biri oldu. Bu durum, Türkiye'nin bölgesel diplomasideki ağırlığını artırabilecek önemli bir kazanım olarak değerlendirilebilir. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. İran'ın yaptırımlardan kurtularak ekonomik ve diplomatik açıdan güçlenmesi, Türkiye'nin bazı alanlarda daha güçlü bir bölgesel rakiple karşı karşıya kalmasına yol açabilir. Dolayısıyla bu süreç Ankara açısından hem fırsatlar hem de yeni rekabet alanları barındırıyor. Ortaya çıkacak yeni bölgesel denklemde iş birliğinin mi yoksa rekabetin mi ağır basacağını ise zaman gösterecek.''

İran'ın elindeki en önemli stratejik kozlardan biri olan enerjinin kalbi olan Hürmüz Boğazı'nın açılmasıyla geçici bir rahatlama döneminin olacağını açıklayan Öznur Küçüker Sirene, müzakere sürecinde nükleer konusunda yoğun baskı yaşarsa tekrar masaya sürebileceğini belirterek şunları dedi:
''Bu anlaşma Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimi azaltabilir ve enerji piyasalarına geçici bir rahatlama sağlayabilir. Ancak İran'ın elindeki en önemli stratejik kozlardan biri olan Hürmüz Boğazı'ndan tamamen vazgeçmesini beklemek gerçekçi olmaz. Tahran yönetimi bu kartı yıllardır hem caydırıcılık hem de pazarlık aracı olarak kullanıyor. Dolayısıyla ileride yeni yaptırımların gündeme gelmesi, müzakerelerde nükleer konusunda yoğun baskı yaşaması veya bölgesel dengelerin yeniden sarsılması hâlinde İran'ın Hürmüz seçeneğini tekrar masaya sürmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bu nedenle mevcut anlaşmayı, İran'ın bu kozundan vazgeçmesi olarak değil, şimdilik kullanmamayı tercih etmesi olarak
okumak daha doğru olacaktır.''

Orta Doğu'da geçici bir soluklanma yaşansa da diplomasi masasının altındaki en büyük saatli bomba hiç kuşkusuz nükleer dosya.
Öznur Küçüker Sirene, bölgede gerçek anlamda kalıcı bir barışın sağlanabilmesi için nükleer silah ve ekonomik yaptırımlar ekseninde çok çarpıcı bir "kazan-kazan" senaryosunu masaya sürdü:
''Nükleer dosya çözüme kavuşmadan ABD ile İran arasında gerçek anlamda bir anlaşmadan söz etmek mümkün değil. Bu nedenle mevcut mutabakatı nihai bir uzlaşıdan ziyade, taraflara zaman kazandıran bir ara anlaşma olarak değerlendirmek gerekiyor. İki taraf arasındaki temel anlaşmazlık şu: ABD, İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurmasını istiyor. İran ise bunu kesinlikle reddediyor. Üstelik ABD'nin bu talebi, Trump'ın 2018'de tek taraflı olarak terk ettiği eski nükleer anlaşmadan bile çok daha katı koşullar içeriyor. Yani Tahran'dan, daha önce imzaladığı bir anlaşmanın da gerisine gitmesi isteniyor. İran Dışişleri Bakanı Arakçi bu konuda son derece net: "Zenginleştirme hakkının tanınmadığı hiçbir anlaşmayı kabul etmeyiz." Ateşkesin üzerinden iki ay geçmesine rağmen taraflar henüz ortak bir metin üzerinde bile uzlaşamadı; 60 günlük teknik müzakere süresinin bu derin ayrılığı kapatmaya yetip yetmeyeceği ciddi biçimde sorgulanabilir. Bununla birlikte en olası senaryo şu: İran, nükleer silah üretmeyeceğine dair güvence verir; Trump yönetimi de buna karşılık ekonomik yaptırımları kademeli olarak hafifletir. Böyle bir formül, Washington'ın güvenlik kaygılarını giderirken Tahran'ın da ekonomik nefes almasını sağlar. Her iki tarafın da iç politikada "kazandık" diyebileceği tek gerçekçi çıkış yolu da budur.'''

İran'ın yaklaşık 24 milyar dolarlık dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması ve petrol yaptırımlarının askıya alınmasının Körfez ülkeleri ve İsrail açısından etkilerini yorumlayan Öznur Küçüker Sirene, şunları söyledi:
''İsrail bu gelişmeyi büyük ölçüde bir güvenlik riski olarak görüyor. Çünkü dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve petrol yaptırımlarının hafifletilmesi, İran'ın ekonomik gücünü artırırken bölgesel hareket alanını da genişletecektir. Körfez ülkeleri açısından ise tablo daha karmaşık. Her ne kadar İran'ın yeniden güç kazanması bazı endişelere yol açsa da, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimin azalması, askeri tehditlerin ortadan kalkması ve enerji piyasalarının istikrara kavuşması Körfez başkentlerinde memnuniyetle karşılanacaktır.''