Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
İş anksiyetesi son zamanlarda son zamanlarda sıkça duyduğum konulardan biri. Askında çoğu zaman stres deyip geçtiğimiz durumlar, yaygın ve sürekli hale geldiğinde iş anksiyetesini oluşturur. Küçük bir hatayı günlerce kafaya takmak, “Ya yanlış yaparsam” korkusuyla yoğun dönemlerden geçmek sebep olur. Defalarca kez ek postaları kontrol etmek, oluşabilecek olaylar üzerinden felaket senaryoları yazmak, sürekli suçlu ve hata yapmış gibi hissetmek genellikle gerginlik olarak vücuda yansır.
İş anksiyetesi, aslında, işle ilgili duyulan sürekli huzursuzluk hâli. Herkes zaman zaman iş yüzünden gerilebilir; ancak bunun normal bir durum olduğunu kabul edip bu durumu bir felakete çevirmememiz gerekir.
Peki iş anksiyetesi, ile nasıl baş edebiliriz? Bazen iş anksiyetesi kişinin günlük hayatını doğrudan etkileyebilir. Uyku düzeniniz bozulabilir, stres sonrası vücudunuzda çeşitli komplikasyonlar oluşabilir.
İlk öncelikle bu durumun farkına varılmalıdır. Kişinin durumunun artık anksiyete boyutunda olduğunu kabul etmesinin ardından kimsenin kusursuz olmasına gerek olmadığını önceli hale getirmemiz gerekir. Bedendeki olumsuz değişimlerin farkına varılmalıdır.
Bazen ise sen her şeyin yaptığın halde stresinin devam ettiğini hissedersen bu durum sen den kaynaklı olmayabilir. Bu bazen senin değil ortamın problemidir. Baskıcı ve belirsiz kişilerden oluşan ortamlar sizin iş anksiyeti edinmenize olanak sağlar.
...Son günlerde dijitalin dünyanın koridorlarında yeni bir kısaltma kelimeyle karşılaşıyoruz. Onun adı: GEO. Evet, herkes birbirine aynı soruyu soruyor: "SEO’nun devri bitti mi, artık GEO mu konuşacağız?"
Bu soruyu soranların yüzündeki o telaşlı ifadeyi aslında tanıyorum. Onlar daha çok bir şeyi kaçırma korkusu, trenin gerisinde kalma endişesi taşıyorlar. Ama kimse meselenin teknik bir harf değişiminden çok daha derin, çok daha "insani" bir yere evrildiğini dile getirmiyor. Söz konusu bu tartışmaya ben sadece bir yayıncı veya bir yönetici olarak bakamıyorum çünkü işin vebalini ve geleceğini düşünen biri olarak bakmak zorundayım.
Bulunmanın yetmediği bir eşikteyiz!
Bakın, Avrupa’yı yıllardır izliyorum. Siyasetinden medyasına kadar her alanda müthiş bir "tanımlama" merakı var. Raporlar kusursuz, analizler derin, kavramlar pırıl pırıl. Ama iş o raporun dışına çıkıp bir irade sergilemeye gelince, koca bir hantallık başlıyor. Kimse "doğru" olanın dışına çıkıp "gerçek" olanla yüzleşmek istemiyor. İşte SEO dediğimiz o geleneksel yapı, biraz bu güvenli limana benziyor. Kuralları belli, algoritması ölçülebilir, sınırları çizilmiş... Bir nevi konfor alanı.
Peki, GEO dediğimiz bu yeni dalga bizlere ne demek istiyor?
Sadece görünür olmayı değil, "anlamlı" olmak zorundasınız diyor. Yani eskiden bir anahtar kelimeyi doğru yere yerleştirip arama motorunun kapısını çalabiliyordunuz ve o kapı size açılıyordu. Ama bugün dünya başka bir yere gidiyor. Yapay zeka motorları artık sizin "ne dediğinize" değil, "kim olduğunuza" ve "neyi temsil ettiğinize" de bakıyor. Dolayısıyla sadece bulunmak yetmiyor; referans verilmek, güvenilmek ve o bilginin sorumluluğunu taşımak gerekiyor.
Tıpkı iş dünyasındaki o meşhur tipler gibi... Hani işi alana kadar kapınızda yatan, "her şeyi hallederiz" diyen ama imza atıldıktan sonra sırra kadem basanlar var ya; işte sadece SEO odaklı içerikler de biraz onlara benzemeye başladı. Aramada en üstte çıkıyor ama içine girdiğinizde ne bir ruh var ne de bir cevap. Sorumluluktan kaçan, sadece "tıklanma" peşinde koşan bir kurnazlık.
Oysa biz TGRT Haber’den Türkiye Gazetesi’ne, Türkiye Today’den tüm dijital iştiraklerimize kadar başka bir ağırlığın peşindeyiz. Bizim için dijital varlık, sadece bir trafik verisi değil; bir toplumun hafızasına atılan imza demek.
Şimdi soruya geri dönecek olursak, SEO mu, GEO mu cevabına söyleyecek en kısa sözüm şudur: Dijitalde görünmek ayrı, ağırlık ayrı bir olaydır.. Bu sebeple cevabım da ne o, ne de öbürüdür. Zira; dijitalin bu uçucu, her an silinebilir ve her an manipüle edilebilir doğasının tam ortasına "insani bir ağırlık merkezi" koyabilmektedir bana göre... Çünkü yapay zeka sizin içeriğinizi tarayıp bir cevap oluştururken, o cevabın arkasındaki otoriteyi ve samimiyeti de bir şekilde hissetmek zorundadır. Bu da teknikle değil, ancak ve ancak tutarlılıkla mümkün olur. Olmalıdır!
Şu koca dünyamız biliyoruz ki daha da karmaşık bir yer haline öyle ya da böyle gelecek, getirilecek. Aramalar daha karmaşık, cevaplar daha kestirme olacak bu kesin. Fakat ayakta kalanlar, sadece Google’ın algoritmalarına göre hizalananlar değil, bir duruşu, bir derdi ve en önemlisi de bir mesuliyeti taşıyanlar olacaktır. Bunu yakın bir gelecekte hep birlikte göreceğiz inşallah...
Zaten bizim derdimiz de ekranlarda sadece bir yer kaplamak olmadı hiçbir zaman. Tam tersine ekranın karşısındaki topluma: "burada güvenilir bir akıl var" dedirtebilmek derdinde ve sorumluluğundayız. Gerisi zaten sadece harflerden ibaret.
Haftaya tekrar görüşmek üzere, sağlıcakla kalın…
...Bir süredir yazılarımı aksatıyorum. Bunu fark etmiş olanlar vardır, olmayanlar da vardır; hiç sorun değil.
Ama ben farkındayım.
Ve şunu en baştan söyleyeyim: Ben bilmiyor muyum dakikada altı aylık köşe yazısı yazdırabileceğimi?
Elbette biliyorum.
İstersem bir tuşa basarım, önümüzdeki yılın tüm başlıkları hazır olur. Hatta kelime sayısı tutar, imla hatası olmaz, trend kelimeler bolca serpiştirilir.
Ama işte…
İçimden gelmedi. Elim gitmedi. Açıkçası yazamadım.
Bu yüzden TGRT Haber’e sabırları için teşekkür ederim. Sabretmeye de bilirlerdi!
Bir de abidik, gubudik gibi başlıklara katlandıkları için. Her editörün kaderi değildir böyle yazarlarla yaşamak.
Ama galiba aslolan da burası değil mi? Son zamanlarda kendime şunu soruyorum: Köşe yazarlığı, yapay zekadan sonra gereksiz bir şey mi oldu?
Düşünün…
Haber siteleri artık haber yazmak zorunda değil. Veri var, algoritma var, otomasyon var. Kim ne dedi, nerede oldu, kaç kişi etkilendi…
Hepsi makine için çocuk oyuncağı. Analiz mi? Yapar. Özet mi? Anında. Karşılaştırma mı? Excel’den hızlı.
O zaman, biz neden hala yazı yazıyoruz?
Daha doğrusu… Bizden neden yazı bekleniyor?
Belki de cevap şu: Yazının kendisi için değil, yazamama hali için.
Makine yazabilir. Ama yazmak istememeyi anlayamaz. İçinden gelmemesini taklit edemez. Ruh hali "bugün olmaz” demez.
Yapay zeka hiç “elim gitmedi” demez. Hiç “bugün susmak daha doğru” demez. Hiç “yanlış hissettiğim bir şeyi doğruymuş gibi yazmayayım” demez.
İşte köşe yazısını hala değerli kılan yer burası galiba.
Köşe yazarlığı belki de artık bilgi verme işi değil. Çünkü bilgi bol. Hatta fazla bol. Taşmış durumda.
Köşe yazarlığı artık insan halini gösterme işi olabilir. Tereddüdü, kararsızlığı, çelişkiyi, duyguyu, hatayı…
Yani algoritmanın sevmediği her şeyi.
Ben bugün yazamadım. Çünkü duygularım net değildi. Çünkü söyleyeceğim şeyin doğru olmasından çok, samimi olması gerekiyordu.
Ve samimiyet bazen susmayı gerektirir. Makine bunu bilmez. Çünkü makine kusursuz olmaya programlıdır.
İnsan ise kusurlarıyla var olur.
Belki de köşe yazısı dediğimiz şey, form değiştirmeli, haftada üç yazı değil, ayda bir dürüst metin olmalı.
Belki fikirden çok hal anlatmalı, sonuç vermemeli, soru bırakmalı. Belki de köşe yazarlığı yerini başka bir şeye bırakacak: Düşünce günlüğüne.
Zihinsel notlara. Yarım kalmış cümlelere.
Yapay zeka çağında herkes pürüzsüz. Herkes tutarlı, mantıklı, herkes doğru.
Ama insan doğru olmak zorunda değil. İnsan bazen dağınık olur bazen fikri değişir, bazen dün savunduğunu bugün sorgular.
Bu bir zayıflık değil. Sadece insanlık...
Belki de bu yüzden bu köşe hala var. Ben yazabildiğim günlerde yazıyorum, yazamadığım günlerde susuyorum.
Ve galiba bu köşeyi değerli yapan şey de bu. Sonuçta bir algoritma gibi davranmamam. Ya da bir makine gibi üretmemem.
Duygularımın olması. Hatalarımın ve kusurlarımın olması gerekmez mi?
Ancak artık kusursuzluk çağını geçtik. Şimdi kusurlarla güzel olabilen bir döneme giriyoruz. Yapay zeka bize her şeyi daha iyi yapmayı öğretecek belki,
ama neden yaptığımızı hatırlatamayacak.
O yüzden yazı yazıyorum. Bazen aksatarak, saçma başlıklar atarak, bazen de içimden gelmediği için susarak.
Ve sanırım bu çağda en devrimci şey şu: İnsan kalabilmek.
TGRT Haber’e bir kez daha teşekkürler.
Sabırları, alan açtıkları ve hala bizden makine olmayan bir şey bekledikleri için.
Belki de mesele yazı değil.
Belki mesele hala insan olmamız.
Afrika Kupası’ndan döner dönmez Şampiyonlar Ligi’nde Atletico Madrid mücadelesine çıkan Osimhen, farkını bir kez daha net olarak gösterdi. Galatasaray’da son dönemde işler yolunda gitmezken, dün gece taraftarın oluşturduğu harika atmosferle Atletico’ya mağlup olmadı. Neredeyse galibiyet bile geliyordu.
Kırılma anı
Osimhen’in bireysel çabasıyla pozisyonu üretmesi ve Sara’ya çıkardığı top, maçın en net kırılma anıydı. Oblak’tan dönen topu Eren tamamlayamadı. Zamanlama hatası galibiyeti kaçırttı. Sara’nın erken dönmesi de Galatasaray’ı pozitif anlamda etkiledi. Yedek kulübesinde bulunması bile ayrı bir özgüven veriyor. Jakobs’un uçaktan iner inmez kadroya dahil olması ve süre alması da önemliydi.
Hatalar ön plana çıktı
Fakat dün gece Barış Alper beklentilerin çok altında kaldı. Birçok pozisyonu harcadı. Okan Hoca en sonunda oyundan alarak Eren–Jakobs kanadını oluşturdu. Eren de zaman zaman kritik hatalar yaptı. Yenilen golde Davinson ve Eren başroldeydi. Her şeye rağmen bu 1 puan Galatasaray’a ilaç gibi geldi. Cimbom, kötü gidişata bu 1 puanla “dur” dedi.
Uğurcan Çakır’ı da es geçmemek lazım. Dün gece harika kurtarışlara imza attı. Özellikle Griezmann’ın frikiğini aynı güzellikle çıkardı. Okan Hoca ve takım için bu beraberlik büyük motivasyon olacaktır.
Üniversite yıllarında okuduğum kitapla epey bir sarsılmıştım. 1941 yılının Haydarpaşa Garı'ndaki bir öğleden sonrayı anlatarak başlayan eser, şiir diliyle yazılmış bir roman gibiydi. Ondan ötürü bu eseri "mazmun roman" diye tanımlayanlar da olmuştu.
Kitabın sarsıcı tarafıysa bizim okullarda öğrendiğimiz Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki sorunsuz, mutlu bir ülke görüntüsünün çok uzağında hastalık ve yoksulluktan inleyen, 2. Dünya Savaşı döneminde vatandaşın ekmeği karneyle aldığı, bürokratların ve siyasilerin yolsuzluk ve rüşvetle iş yürüttüğü, halkın çoğunluğunun köylerde yaşadığı bir ülkeyi resmetmesiyle kendini belli ediyordu.
Edebiyatımızda Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nı geçebilecek bir esere henüz rastlamadık ama koca şairin anlattığı yılların manzarasıyla bugünkü genel durumu kıyaslarsak sevgili ülkemizdeki sorunların farklılaştığını görürüz.
Bugünün Türkiye’sinde çözüm bekleyen ancak hâlen bir arpa boyu yol alamadığımız konuların vicdan sahibi insanları yaralayıp tepkilerin büyüdüğü bir ortamla karşı karşıyayız.
* * *
Suça eğilimli çocukların cinayeti bir oyuna çevirdiğini ve doğru dürüst bir yasal düzenleme yapılmadığını en son Atlas Çağlayan isimli çocuğumuzun öldürülmesiyle gördük.
Yetmez gibi evladını yitiren aileye tehdit mesajları atan insan müsveddeleriyle karşılaştık. Yakalanıp tutuklanmalarıyla “Adalet işliyor.” dedik ama Atlas’ı katledip 15 yaşında cani olabilen bir çocuğun bugünkü İnfaz Kanunu’na göre en fazla 7 yıl ceza alıp sonra hiçbir şey olmamış gibi özgürlüğüne kavuşacağı gerçeğiyle de kahrolduk.
* * *
Evet, Türkiye’nin bugün 1930’lu 40’lı yıllardan çok daha farklı sorunları var. İçişleri Bakanı’mızın “Gereği Yapıldı” duyurusuyla paylaştığı operasyonlarla ülkemizde bir pıtrak gibi yayılan uyuşturucu çeteleri, sanal kumar ve bahis oynayarak tüm varlıklarını yitirip canlarına kıymadan son bir video çekerek mafya liderinden yardım isteyen vatandaşlar, eski-yeni eş, sevgili, erkek arkadaş elinde öldürülen kadınlar, bazı belediyelerin ihalelerinde yolsuzluk ve rüşvet ağı kurulduğu iddiaları üzerine devam eden soruşturmalar, içinde ünlü isimlerin de olduğu uyuşturucu, bahis, fuhuş gibi operasyonlar, trafikte araç içinde çeteler tarafından infaz edilenler…
Hiçbir suç işlemese, hayatını yanlışa bulaşmadan sürdürmeyi bir ideal bilse bile bir insanın sürekli bu gelişmelerin olduğu ülkede umutsuzluğa düşmeden yarınlara güvenle bakması ne kadar mümkündür?
Meclis’ten geçen 11. Yargı Paketi’yle 50 bine yakın mahkûmun serbest kalması bir ülkede suç işlemeye eğilimi olanları suçtan nasıl uzak tutar ve o ülkenin hakiminin, savcısının bir suçlu karşısında nasıl bir ağırlığı kalabilir?
1 yıl önce Van Gölü’nde cansız bedeni bulunan üniversite öğrencisi 21 yaşındaki Rojin’in babası Nizamettin Bey “Kızım intihar etmedi, cinayete kurban gitti.” deyip adalet için Meclis kapısında açlık grevi başlatmaya hazırlanıyorsa ve hâlâ bu olaydaki şüpheler giderilemediyse ailesinden uzakta okuyan kız öğrencilere, o kızların ana babalarına nasıl bir güvensizliğin ve korkunun yansıdığını tahmin edebiliyor muyuz?
* * *
Sevgili ülkemde işleyen sistemde dürüst, namuslu, ahlaklı, çalışkan insanın başına gelmedik bela kalmazken ne kadar namussuz, dolandırıcı, kısa yoldan zenginleşmek için yapmadığı kepazelik kalmayan, eli kana bulanık tipler köşe başlarını tutup güçlenmişse birilerinin bakmaktan ziyade artık görmesi gerekir.
Yok, görmemekte ısrar edip bundan önce istikrarlı bir şekilde olduğu gibi “Önümüzdeki seçimi kurtaralım yeter” gibi sığ bir anlayışa kapılırlarsa bir gün bu bataklık onları ya da yakınlarını da içine çekip hiç ummadıkları bir zamanda yutuverir.
Ve gün gelir bu işin sonu, ülkedeki en aklı başında olanları bile bireysel silahlanmaya götürüp kendi adaletini sağlamaya doğru iter. Ondan sonra da her şeyini çarçur edip borç batağına saplanan vatandaşın Allah’ın emaneti olan canına kıymayı düşünecek kadar büyük bir günaha batıp mafyadan medet beklemesi gibi olaylar haber bile olmaz, sıradanlaşıverir.
ÜLKEYİ ÇİÇEKLENDİRENLER DE VAR
Ülkemizde hep de kötü şeyler olmuyor. Ancak bu güzel ve iyi şeyler kötüler kadar örgütlü olmayıp bireysel takıldıkları için hem duyması hem de haberinin yayılması çok zor oluyor.

Kastamonu Çatalzeytin’in köyünde imamlık yapan Rıfat Şahin'in karlar altında “Hey canlarım be, gelin buraya” diyerek seslendiği kedileri soğuk havada beslemeye çalışırken çekilen videosu izleyenlerin içini ısıtıyor.
* * *
Balıkesir Edremit’te yaşayan Şadi Arslan, okuluna otobüsle giden lise öğrencisi kızı için durak yapıyor. Durağın yaşlılarca kullanılma ihtimaline karşı da içine bank koyuyor.

Baba Arslan “Kızım haftanın 7 günü yollarda. Yağmuru var, kışı var. ‘Bir durak yapayım da en azından ıslanmasın, soğuktan korunsun.’ düşüncesiyle yola çıktım.” derken durumu fark eden Balıkesir Büyükşehir Belediyesi aynı yere daha iyi bir durak yapıyor.
* * *
Sivas’taki Burhan Haksever İlkokulu’nda öğretmen ve idareciler kasiyersiz kantin yapıyor, “Dürüstlük Dolabı” denilen bölmelerden istediği ürünü alan öğrenciler, üzerlerinde yazan parayı oraya bırakıyor.
Okulun müdürü Kenan Sarı “Kimsenin olmadığı yerde çocuklarımızın gösterdiği davranışın gerçek dürüstlük olduğunu çocuklarımıza anlatmaya çalıştık.” diyerek uygulamanın ilk haftasında kasanın 800 lira fazla verdiğini söylüyor.

Kantinden yararlanan 4. Sınıf öğrencisi Esmanur ise “Aslında görevlinin durmasına gerek yok çünkü herkesin içinde bir görevlisi var, o da vicdanı.” sözleriyle büyük bir ders veriyor.
* * *
Sosyal medyada “Bir Adım Öne Çık” akımına katılan bir baba ve kız, bisiklet sahibi olma, pizza yeme, anne-babanın okuldan eve götürmesi gibi sorulara adım atarak cevap verirken babanın en arkada kalmasına dayanamayan kız çocuğu ağlayarak babasına sarılıveriyor.
Evet, bunlar da bu ülkede oluyor ve sessiz sakin zuhur ediyor, gürültü çıkarmıyor. Bu ülkede güzel insanlar da var. Birtakım güzel insanlar avucuna un konduğunda leziz, bereketli ekmekler yapacaklarını kanıtlıyorlar böylece. Selam olsun hepsine, iyi ki varlar!
BAYRAK VE PROVOKATÖR
Suriye’de ordunun başlattığı harekât, terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG’yi dağıtıp köşeye sıkıştırırken sonunda örgütün bozduğu ateşkesin ardından tekrar operasyonların devreye girmesiyle 4 günlük bir ateşkeste anlaşmaya varıldı.
Bugüne kadar besleyip palazlandırdığı örgüte ABD’nin “Seninle şimdilik işim bitti.” manasındaki mesajıyla da Suriye’deki sürecin barışçıl ilerlemesine dönük sinyaller belirdi.
Ancak ordu bu kadar başarılı olmuşken Suriye’deki Kürtlerin dahi yaka silktiği örgütten Haseke Valiliği ile Savunma Bakan Yardımcılığı için aday göstermesini istemek ve Fırat’ın doğusunda hakimiyet alanı vermek ileride yeni sorunlara neden olmayacak mı? Hani Suriye’nin toprak bütünlüğü, nerede iki başlı olmayan yönetim anlayışı?
Hâl böyleyken Terörsüz Türkiye sürecini unutmuşa benzeyen DEM Parti, grup toplantısını Nusaybin’de yaptı. Toplantının ardından Suriye sınırına yönelenler Kamışlı’da Türk bayrağını indirip sınırdan geçmeye teşebbüs ettiler.
Kalabalıkları oraya toplayan DEM Partililerden “derinden” üzüldüklerine dair bir açıklama gelirken olayla ilgili 35 kişi tutuklandı, 14 şüpheli gözaltına alındı, 50 kişi için yakalama kararı çıkarıldı.
Bayrağı indiren ve PKK ile YPG’yi kendilerinden sayan Kürt halkı mı peki? Bu alçaklığı yapanlar, her ülkede bulunabilecek tıynette bir avuç hain ve satılıktan başka kimse değildir.
Sosyal medyada işi Kürt ırkçılığı hatta faşistliği noktasına getirip Suriye'deki tüm olayları sözde “Kürtçülük” adı altında yorumlayarak terör örgütlerini Kürtlerin temsilcisi olarak gören bir kitle var. Adalet Bakanlığı'nın başlattığı soruşturma, bu sosyal medya teröristlerinin ensesinde.
Sosyal medyayı terör propagandası için kullanıp "Kürtçülük" kılıfıyla ülkesini seven, namuslu Kürt vatandaşlara en büyük saygısızlığı yapanlara inat hem ülkemizde hem de Suriye’de bulunan aklı başında bir Kürt’ün ne Türk bayrağıyla bir alıp veremediği var ne de örgüte sempatiyle bir bakışı.
Yaşananlara, Kürt ırkçılığıyla yaklaşanlar, kaçırılıp terörist yapılan evlatları için Terörsüz Türkiye sürecine rağmen hâlâ DEM Parti binaları önünde umutla nöbet tutan Kürt aileleri bu hesapta nerede konumlandıracak o zaman?
* * *
Terörsüz Türkiye sürecinde Kandil’den gelen teröristler temmuz ayında Süleymaniye’de silahları yakmıştı. Suriye’deki operasyonlar sırasında “Bahoz Erdal” olarak bilinen Fehman Hüseyin’in Suriye’ye geçmesi ve Ahmed Şara’nın, YPG’nin Kandil’den talimat aldığını açıklaması, süreçle ilgili soru işaretlerini hayli artırdı.
Bu işin sonu nereye varır, Suriye’deki durum nasıl şekillenir ve Türkiye’ye yansıması ne yönde olur? Bir dolu yorum var ama Ferhat Abdi Şahinlerin, Bahoz Erdalların, Murat Karayılanların, Duran Kalkanların Kürt halkının kaderini tayin etmeye çalışması, yıllardan beri en büyük acıları yaşayan bir halka hakaret değil de nedir?
Abdurrahim Karakoç’tan:
Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,
Hele boz dumanlar çekilsin de gör.
Her haftası bayram, her günü düğün,
Hele yaylalara çıkılsın da gör.
(…)
Anlamaz, bilmezsin sen bizim halkı,
Sevgiyi bulasın, yakına gel ki...
Kalıplar gerçeği göstermez belki
Gönül perdeleri sökülsün de gör.
...Suriye sahasında silahlar birkaç günlüğüne sustu ama hesaplar bitmedi…
Suriye ordusunun, Fırat Nehri’nin batısındaki bölgelerde terör örgütü YPG’ye karşı başlattığı geniş çaplı operasyonların ardından ilan edilen 4 günlük ateşkes, sahadaki gerçeğin üstünü örtmüyor.
Bu, zamandan kazanmak isteyen SDG’nin yeni bir taktik manevrası…
Son günlerde yaşanan çatışmalar, Suriye’de Şara hükümeti ile SDG arasındaki mutabakatın aslında ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu bir kez daha gösterdi.
Suriye ordusu, operasyonlar kapsamında Rakka'nıın kuzeyinde yer alan ve SDG’nin kontrolündeki Aktan Hapishanesi’nde denetimi ele geçirdi.
Fırat Nehri’nin doğusundaki ilerleyiş sırasında Haseke’nin güneyinde bulunan Kabur Barajı da Suriye ordusunun kontrolüne geçti.
Bu gelişmeler, sahada üstünlüğü net biçimde ortaya koydu.
Ancak perde arkasındaki tablo daha karanlık.
Operasyon bölgelerinde YPG unsurlarının kaçmaya çalışan sivilleri katlettiği bilgileri ortaya çıktı.
Bu sivil katliamları, örgütün yıllardır pazarladığı 'DEAŞ’la mücadele eden güç' algısının çöktüğünü gösterdi.
Resmi açıklamalara göre ateşkes; SDG’nin işgal ettiği bölgelerin Suriye devletine entegrasyonu için ayrıntılı bir plan hazırlanması ve taraflar arasında istişare yapılmasını kapsıyor.
YPG, hep yaptığı gibi şimdi de zaman kazanma stratejisini devreye soktu.
Amaç; sahadaki baskıyı azaltmak, güçlerini yeniden toparlamak, ABD ile temaslarını derinleştirmek ve entegrasyon adı altında özerk yapıyı koruyacak bir statü elde etmek.
Bu ateşkes adımı, YPG’nin yeni hamlesinin ta kendisi.
Bu süreçte YPG, ateşkesi kullanarak hem askeri varlığını tahkim etmeyi hem de masada siyasi kazanım elde etmeyi planlıyor.
İlan edilen ateşkes, bir çözüm değil; net şekilde yeni bir kırılmanın habercisi.
Sahada kazanılan alanlar, masada kaybedilirse… Suriye bir kez daha aynı tuzağa düşer.
Bu ateşkes, SDG’nin nefes alma molasıdır.
Silahlar sustu belki ama hesaplar hala masada duruyor!
...Herkes suça sürüklenen çocukları konuşuyor.
Ama kimse bu çocukların yetiştiği aileleri konuşmuyor.
Bakın özellikle aile diyorum. Çünkü çocuk dediğimiz şey boş bir levha değil; ilk tohumu evde alır. Şiddeti, ihaneti, aldatmayı, ahlaksızlığı… Ne varsa. Eskiler boşuna dememiş: “Ne görürsen onu öğrenirsin.”
Adeta bir karma, bir döngü içindeyiz.
Evde annesinin babasını ya da babasının annesini aldattığını gören bir çocuk, aldatmaya meyilli büyür.
Evde şiddeti, küfrü, aşağılanmayı normalleştiren bir ortamda yetişen çocuk; vicdanı değil, öfkeyi öğrenir.
Bu yüzden “ille de ahlak, ille de edep” demiş zat-ı muhteremler. Çünkü aile temeli çürükken çocuklardan vicdan beklemek, çölde su aramak gibidir.
Ben bir önceki yazımda “ehliyet” demiştim.
Evet, ehliyet.
Ehliyet almadığımız her alanda savurganlık başlar.
Saldırganlık başlar.
Sapma başlar.
Anne-babalık da ehliyet ister.
İnsan yetiştirmek, bir canı şekillendirmek basit bir içgüdü işi değildir.
Bugün dışarıda cinsiyet ayrımı yapmadan söylüyorum ciddi bir öfke var.
Ciddi bir doyumsuzluk.
Ciddi bir yozlaşma.
Bu bir felaket senaryosu değil.
Bu, yaşanmışlığın, tecrübenin konuşmasıdır.
Ve tecrübeden ders almayan her birey, o dersi yeniden yaşamak zorunda kalır.
Bundan henüz bir buçuk yıl önce; kasapta çalışmak isteyen, eve bıçak modelleri getiren bir çocuk iki kız çocuğunu katletmedi mi?
Aile ne demişti?
“Biz ne yapabiliriz?”
Pardon?
Bir çocuk psikopat eğilimler sergileyecek, bu kez sessiz kalınacak.
Anne-baba susacak.
Çevre susacak.
Hatta hata sinyalleri veren doktora rağmen susulacak.
Sonra ne olacak?
Biz televizyonlarda akran zorbalığını konuşacağız.
Çocuk cinayetlerini tartışacağız.
“Çocuk katiller” başlıkları atacağız.
Peki sorun çözülecek mi?
Hayır.
Bu işin çözümü anayasa değil.
Mahkeme değil.
Tutuklama hiç değil.
Bunun tek bir çözümü var:
Toplumu sil baştan eğitmek.
Ama bu kez okuma yazmadan önce…
Ahlak öğretmek.
Edep öğretmek.
Vicdan öğretmek.
Merhamet öğretmek.
Çünkü insan olmayı öğrenmemiş bir çocuğa matematik öğretmenin, teknoloji öğretmenin, kariyer hayali kurdurmanın hiçbir anlamı yok.
Temel yoksa, bina çöker.
...En düşük emekli aylığını 20 bin liraya yükselten düzenleme bu hafta TBMM Genel Kurulu’nda görüşülerek yasalaşacak. Altı ayda bir gündemimize gelen en düşük emekli aylığında yapılan artış haklı itirazları ve tartışmaları beraberinde getiriyor. 4.9 milyon kişinin faydalanacağı bu düzenleme daha fazla prim ödemelerine rağmen neredeyse aynı maaşı alan milyonlarca emeklinin tepkisini çekiyor.
Emeklilerin yaşadığı sıkıntı Cumhur İttifakının gündeminde. Yapılan kamuoyu araştırmaları emekliyi mutlu etmeden seçimlerde olumlu sonuç almanın zorluğunu ortaya koyuyor.
AK Parti kurmayları şunun farkında; ‘Seçime birkaç ay kala yapılacak emekli maaş artışı yeterli olmayacaktır. Emekli beklediği iyileşmeyi daha önceden görmeli ve bunun devam edeceğine inanmalı.’ İşte iktidar cephesinde adımlar bu gerçekliği göre atılacak. Yani emeklinin birkaç yıldır yaşadığı katlanarak artan sıkıntılar görmezden gelinmiyor emeklileri memnun edecek adımlar yeni dönem tabiriyle ‘yükleniyor.’

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’ten çok önemli açıklamalar geliyor. MÜSİAD toplantısında ekonomik istikrar programının olumlu sonuçlarını anlattı. Enflasyonda kalıcı düşüşün sağlandığını, cari açık oranlarındaki iyileşmeyle dış finansman ihtiyacının azaldığını ve Merkez Bankası’nın döviz rezervlerindeki artışın (Swap hariç 123 milyar dolar) altını çizmişti. Faizlerin daha da düşeceğini vurgulayan Şimşek, iş adamlarına “Artık bankalar para vermek için sizin peşinizde koşacak” demişti.
Ekonomide yaşanan sıkıntılara rağmen muhalefetin çözüm odaklı değil tam tersine sorunu büyütmeye, toplumu sokağa dökmeye yönelik uğraşları devam ediyor. Ama bugüne kadar tüm çabalarına rağmen sonuç almayı başaramadılar halkı sokağa dökemediler.
3 yılın sonunda ekonomideki kalıcı düzelmeler sadece iş dünyasına değil emeklilere de olumlu yansıyacak. Emeklinin beklediği iyileşmenin ilk işaretleri MHP lideri Devlet Bahçeli’nin grup toplantısında geldi. Devlet Bahçeli, “Onlar üzülürken bizler rahat olamayız, onları sefalet ücreti değil en azından insanca yaşayabilecekleri bir seviyeye taşımalıyız. Emeklilerimizin sonuna kadar yanındayız.” diye konuştu. 20 bin liralık en düşük emekli aylığını ‘sefalet ücreti’ olarak tanımladı.
Bahçeli, emekli maaşında iyileştirme konusunda işareti verirken detayları teklifin görüşüldüğü Plan Bütçe Komisyonu’nda konuşan MHP Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı anlattı.

MHP olarak memur ve emeklilerin maaş artışlarının yeterli olmadığını kabul ettiklerini söyleyen Kalaycı, “Emeklilerimizin beklentilerinin önümüzdeki süreçte karşılanacağına inanıyoruz” dedi.
Kalaycı ekonomideki iyileşmeyle beraber ilerleyen dönemde atılması beklenen adımları şöyle sıraladı:
-Memur SSK emeklileri arasında maaş artış farkının giderilmesi artışların eşit biçimde yapılması,
-Emekli maaş artışlarının enflasyon yerine tüketim kalıplarını ve hayat standardını dikkate alan özel bir endekse göre yapılması,
-Emekli maaşlarının ödenen prime göre belirlenmesi (seyyanen ödemeler prim dengesini bozuyor)
-Aylık bağlama sisteminde aylık bağlama oranının artırılması, büyümeden tam pay verilerek güncelleme katsayısının iyileştirilmesi,
-Emekli aylıkları arasında oluşan eşitsizlikleri kademeli olarak giderecek düzenlemelerin yapılması.

MHP cephesi emeklilerle atılacak atılması beklenen adımları böyle sıralarken bir artış haberi de AK Parti’den geldi. Emeklilere ödenen bayram ikramiyelerinin 5 bin TL’ye çıkarılması bekleniyor. Bu rakamlar şimdilik emeklinin derdine çare olmasa da hükümetin işin farkında olduğunu mağduriyetlerin giderilmeye çalışıldığını söylemek mümkün.
Ekonomik istikrar programının olumlu sonuçları enflasyonda kalıcı düşüşü beraberinde getirdi ve jeopolitik bir kırılma olmazsa iyileşme süreci devam edecek. Türk ekonomisinin bilançosunda 266 milyar dolarlık iyileşme sağlandı.
Kayıt dışı ekonomiyi kayıt altına almak ve kayıp kaçağı önlemek için yapılan kara para, yasa dışı bahis ve uyuşturucu operasyonlarından sağlanan gelirler eklendiğinde emekli ve orta sınıf için yakın zamanda olumlu gelişmeler bekleniyor.
Şimdi sıra başta emekliler olmak üzere ücretlilerin ekonomik durumlarını iyileştirmeye geldi. Vatandaş cebindeki paranın arttığını ve daha fazla ihtiyacını karşıladığını uzun süreli olarak görmeli. Ankara kulislerinde iktidar çevrelerinden aldığım duyumlar emekliyi memnun edecek adımların 2026’nın ikinci yarısından itibaren atılacağı yönünde. Bu adımlar arasında seyyanen zam ve yüksek oranlı artışların bulunduğunu söylemek mümkün.
Kamuoyundaki en büyük çarpıtmalardan biri ise; en düşük emekli aylığının Türk- İş’in açıkladığı açlık sınırın altında kaldığı iddiası.
Sözlerim kimi kesimlerden tepki çekebilir ancak burada çarpıtma olduğu çok açıktır. Konunun net anlaşılması için iki soruya cevap verilmesi gerekiyor. Birincisi, ‘En düşük emekli maaşı nedir?’ ve ikincisi ‘En düşük emekli aylığı açlık sınırının üzerine hiç çıktı mı?’
Sendikalar, medya kuruluşları ve özellikle sosyal medyada en düşük emekli aylığı ile açlık sınırı arasında yapılan kıyaslamada en düşük emekli aylığı SSK üzerinden tanımlanıyor. Oysa en düşük emekli aylığı BAĞ-KUR’dan emekli olmuş tarım ve esnaf emekli aylığıdır. Yani yapılan kıyaslama doğru değil ve çarpıtma buradan kaynaklanıyor.
TABLO:
YIL EN DÜŞÜK EMEKLİ AYLIĞI SSK EMEKLİ AYLIĞI ASGARİ ÜCRET AÇLIK SINIRI
2002 65 TL 150 TL 164 TL 307 TL
2005 350 TL 527 TL
2010 577 TL 812 TL
2015 949 TL 1257 TL
2020 2325 TL 2219 TL
2002 yılında asgari ücret 164 TL en düşük Bağkur tarım emekli aylığı 65 TL idi. Aynı dönemde en düşük SSK emekli aylığı 150 TL, Türk İş’in açıkladığı açlık sınırı ise 307 TL’ydi. Yani 64 TL’lik en düşük emekli aylığı net asgari ücretin ve açlık sınırının altındaydı.
2002 yılında 164 TL’lik net asgari ücret TÜRK-İŞ'in 307 lira olarak açıkladığı açlık sınırının yarısı kadar altında.
2005 yılında net asgari ücret 350 lira, açlık sınırı 527 lira,
2010'da net asgari ücret 577 lira, açlık sınırı 812 lira,
2015'te net asgari ücret 949 lira, açlık sınırı 1.257 lira,
2020'de net asgari ücret 2.325 lira, TÜRK-İŞ'in açlık sınırı 2.219 lira.
Yani net asgari ücret her yıl açlık sınırının altında kalmış.
2019 yılı burada istisna asgari ücret ilk defa 2019 yılında açlık sınırının üzerine çıkmış.
Şimdi tekrar altına inse de ekonomideki iyileşme asgari ücreti daha da yukarı çekecektir. Ama asıl olan rakamların büyümesi değil fiyat istikrarının sağlanması ve alım gücünün yükselmesidir.
...Tarihin ve zamanın en büyük ironisi bugün şudur:
Hangi kelimeyi en çok kim kullanılıyorsa o kelimenin o ağızda anlamını yitirmesidir.
Demokrasi, özgürlük, barış, insan hakları… Bugün bu kelimeler, çoğu zaman gerçek dışı süslü söylemlerde, gerçeği örten perdelerin adı oldu.
Amerika, yüzyıldır dünyaya “demokrasi ihracı” yapan bir güç olarak sunuyor kendini. Ama gittiği her yerde demokrasi değil, yeni çatışma hatları üretiyor. Irak’a “özgürlük” diye girdi; arkasında parçalanmış bir devlet bıraktı. Afganistan’a “barış” diye geldi; geride yıkık bir toplum, tükenmiş umutlar kaldı. Libya’ya “insan hakları” bahanesiyle müdahale etti; bugün Libya haritası fiilen paramparça.
Bu sözde medeniyetin gerçek yüzü, bir gün bir sokakta bütün dünyanın gözü önünde açığa çıktı:
“George Floyd’un ölümüyle.”
Bir Amerikan polisinin dizinin altında boğularak ölen bir insan… Bu yalnızca trajik bir vaka değildi. Batı’nın demokrasi masalının çöküş anıydı. “Nefes alamıyorum” sözü, sadece Floyd’un değil, Amerikan sisteminin de itirafıydı. Irkçılığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin, kibirli bir gücün aynasıydı.
Bugün dünya büyük bir kırılmanın eşiğinde. Ukrayna’da uzayan savaş, Gazze’de durmaksızın süren katliam, Afrika’daki darbeler, Pasifik’te yükselen askeri gerilim… Bütün bu krizlerin arkasında aynı motivasyon duruyor: küresel hâkimiyet tutkusu.
Amerika hâlâ dünyayı tek merkezden yönetmek istiyor.
Fakat yönetemiyor.
Çünkü içeriden çürüyen bir düzen, dışarıya adalet dağıtamaz.
Amerikan toplumu kendi içinde derin yarıklarla dolu: ırkçılık, göçmen düşmanlığı, ekonomik adaletsizlik, silah şiddeti, ideolojik kutuplaşma… Seçim sonuçları bile meşruiyet tartışmasına konu olan bir sistemin, başka milletlere “demokrasi dersi” vermesi artık inandırıcılığını yitirdi.
Batı sıkışmış durumda. Yüzyıllardır kurduğu tek kutuplu düzen sarsılıyor. Doğu yükseliyor, yeni güç merkezleri doğuyor. Küresel güç dengeleri değişiyor. Ama Batı bunu kabullenmek yerine eski alışkanlıklarına sarılıyor: daha çok baskı, daha çok yaptırım, daha çok müdahale.
Oysa gerçek medeniyet, başkalarını ezerek kurulmaz.
Ve işte tam burada, tarihin başka bir hafızası devreye giriyor: Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan medeniyet çizgisi.
Osmanlı, imparatorluğunu yalnız askeri güçle değil, adalet fikriyle ayakta tuttu. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde farklı dinleri güvence altına alarak çok kültürlü bir düzen kurdu. Kanuni Sultan Süleyman, iktidarın değil hukukun üstünlüğünü esas aldı. Nizamülmülk’ün devlet aklı, Mevlana’nın insan sevgisi, Yunus Emre’nin hoşgörüsü bir medeniyet dili inşa etti.
Batı sömürgecilik düzeni kurarken, Osmanlı coğrafyası farklı kimliklerin birlikte yaşayabildiği bir vicdan coğrafyasıydı. Bugün “çoğulculuk” diye anlatılan şeyler, bu topraklarda asırlar önce hayatın doğal akışıydı.
Gerçek medeniyet, insanı merkez alır.
Gerçek medeniyet, mazlumun yanında durur.
Gerçek medeniyet, gücü haklı kılmaz; hakkı güçlü kılar.
Türkiye bugün, işte bu mirasın çağdaş temsilcisidir.
Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü, Batı’nın silah güdümlü barış anlayışına verilmiş tarihî bir cevaptır. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesini yayılmacılık üzerine değil, adalet ve denge üzerine kurmuştur.
Bugün bu anlayış, somut politikalarla yeniden görünür hale geliyor:
Gazze meselesinde Türkiye, yalnız diplomatik açıklamalar yapmakla kalmadı; insani yardımların öncüsü oldu. Dünyada Filistin davasını en gür sesle savunan ülkelerin başında geldi. Uluslararası hukuku hatırlattı, vicdanı temsil etti.
Afrika açılımı, Batı’nın sömürü mantığından farklı bir ilişki modeli sundu. Okullar, hastaneler, kalkınma projeleri, eğitim programları… Türkiye, Afrika’da silahla değil, insanla var oldu.
Karabağ’da barışın tesisinde oynanan rol, Kafkasya’da yeni bir istikrar zeminine katkı sağladı. Ukrayna-Rusya savaşında yürütülen arabuluculuk, Tahıl Koridoru Anlaşması gibi somut başarılar, Türkiye’nin çatışmadan beslenen değil, uzlaştıran bir güç olduğunu gösterdi.
Suriye’de milyonlarca mazluma kapılarını açan da Türkiye oldu. Dünyanın sırtını döndüğü mültecilere sahip çıkan da.
Batı ise bu dönemde ne yaptı?
Gazze’de yaşananlara sessiz kaldı. Çifte standart uyguladı. İnsan haklarını yalnız kendi çıkarı için hatırladı. Demokrasi söylemini jeopolitik bir silaha dönüştürdü.
İşte fark burada belirginleşiyor.
Amerika’nın dünyaya söylediği şudur:
“Düzeni biz kurarız.”
Dünyanın gördüğü ise şudur:
“Düzeni kendi çıkarımıza göre kurarız.”
Türkiye’nin dili ise bambaşkadır:
“Düzen, adaletle kurulur.”
Necip Fazıl’ın “Batı’nın çürüyen ruhu” dediği şey, bugün bütün çıplaklığıyla ortadadır. Sezai Karakoç’un diriliş fikri, Nurettin Topçu’nun ahlak merkezli toplum anlayışı, bu coğrafyanın yeni bir medeniyet dili üretme potansiyelini hatırlatır.
Dünya artık tek bir merkezin buyruğunda yaşamak istemiyor. Daha adil, daha insani, daha vicdanlı bir küresel düzen arıyor.
Bu arayışın cevabı, yalnız ekonomik güçle birlikte ayakta dimdik duran ahlaki duruşta saklıdır.
Amerika, içeride çürüyen yapısını onarmadan dışarıya demokrasi satamaz. Batı, sömürgeci reflekslerinden vazgeçmeden insanlığa yeni bir şey sunamaz.
Türkiye ise, Osmanlı’dan devraldığı medeniyet mirasıyla, insan merkezli bir düzenin mümkün olduğunu hatırlatan nadir ülkelerden biridir.
Ve tarih şunu bir kez daha gösterecek:
Gerçek medeniyet, insanı her anlamda nefessiz bırakmaktan örülü bir dünyada olmaz ;
insana yeniden nefes aldıracak yepyeni insani duruşları dizayn ederek kurulur.
Iste Türkiye tam da burada tarihi kadim bir medeniyetin yaşayan bir temsilcisi olarak önemli bir misyona sahiptir .
...Mardin; Süryani’nin duası, Kürt’ün türküsü, Arap’ın sofrası ve Türk’ün misafirperverliğiyle yoğrulmuş bir şehir.
Bazı şehirler vardır; haritada bir nokta olmaktan çok daha fazlasıdır. Onlar bir çağrı, bir ses, bir koku ve bir hatırlayıştır. Mardin, işte tam da böyle bir şehir. Taşına dokunduğunuzda zamanın nabzını hissedersiniz; sokağında yürürken geçmiş, bugüne omuz verir. Ve bazen bu kadim şehir, kendi sınırlarını aşar; başka şehirlerin kalbine dokunur.
“Mesele Mardin’i anlatmak değil, Mardin’i yaşamak”
Bu davetin arkasında güçlü bir iş birliği var
“Mardin İl Tanıtım Günleri”, bir tanıtım organizasyonundan çok daha fazlası; hafızaya, kültüre ve sofraya kurulan büyük bir davet. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Mardin Valiliği, Mardin Büyükşehir Belediyesi ve Mardinli İş İnsanları Derneği (MARİŞ) desteğiyle oluşan iş birliğinin ruhunda saklı bir güç.
15–18 Ocak 2026 tarihleri arasında, İstanbul’un en geniş nefes alanlarından biri olan Atatürk Havalimanı Millet Bahçesi, işte böyle bir misafirliğe ev sahipliği yaptı.
Protokolün tanıklığında bir kültür buluşması
Açılış günü İstanbul’a Mardin’in güneşi doğdu adeta. Programa katılan isimler, bu organizasyonun sıradan bir etkinlik olmadığının bir göstergesi.
· İstanbul Valisi Davut Gül,
· Mardin Valisi Tuncay Akkoyun,
· TBMM Adalet Komisyonu Başkanı ve İstanbul MV. Prof. Dr. Cüneyt Yüksel,
· Mardin Milletvekilleri Faruk Kılıç ve Muhammed Adak,
· Mardin Cumhuriyet Başsavcısı Mustafa Akbulut,
· AK Parti İstanbul İl Başkanı Abdullah Özdemir,
· AK Parti Mardin İl Başkanı Mehmet Uncu,
· Midyat Belediye Başkanı Veysi Şahin,
· Yeşilli Belediye Başkanı Hayrettin Demir,
· Bahçelievler Belediye Başkanı Hakan Bahadır,
· MARİŞ Başkanı Sabahattin Fidan,
· Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Mustafa Gültepe,
· MAREV Genel Başkanı Şevket Çelik,
· OSB Başkan Vekili Abdulnasır Duyan,
· Mardin 1969 Spor Kulübü Başkanı Rıdvan Aşar,
Mezopotamya’nın Sesi İstanbul’da
Atatürk Havalimanı Millet Bahçesi’nin geniş alanına kurulan stantlar, bir panayır değil; bir medeniyet anlatısıydı sanki. Taş işçiliğinden telkâriye, müzikten halk oyunlarına kadar her detay, Mardin’in çok katmanlı yapısını yansıtıyordu.
Sofra: Mardin’i anlamanın en kısa yolu
Mardin mutfağını uzun uzun tarif etmeye gerek yok. Çünkü o, anlatıldıkça eksilen; tadıldıkça çoğalan bir mutfak. Baharatı ölçüyle, sabrı ustalıkla kullanır. Bu tanıtım günlerinde sunulan lezzetler, bir gösterişin değil; bir hafızanın ürünüydü. Her tabak, “biz buradayız” diyen bir geçmişten sesleniyordu.
Dayanışmanın tenceresi “MOKİD Mutfağı”
Bu sofranın en anlamlı duraklarından biri, hiç kuşkusuz MOKİD Mutfağı. Mardin Ortak Kadın İşbirliği Derneği’nin hikâyesi, bir mutfaktan çok daha fazlasını anlatır. Bu hikâyenin merkezinde ise Hilal Burç vardır.
Hilal Burç, Mardin’de erken yaşta evlenmiş; ancak eğitim hayalinden vazgeçmemiş bir kadın. Hayatın ona çizdiği sınırları kabul etmek yerine, o sınırları genişletmeyi seçmiş. Sivil toplum alanında uzmanlaşmış, kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda yıllarca emek vermiştir.
2007 yılında kurulan MOKİD, ilk günden itibaren kadınların yalnız olmadığını anlatan bir yapı olmuş. Ancak zamanla anlaşıldı ki, güçlenmenin en kalıcı yolu ekonomik bağımsızlıktan geçiyordu. İşte mutfak, tam da bu noktada bir kader mekânına dönüştü.
Şiddet mağduru kadınlar, mülteciler, depremzedeler…
2022’de kurulan KADİM Kooperatifi, bu emeği kurumsal bir yapıya dönüştürdü. Deprem sürecinde bir taziye evinde binlerce kişiye pişirilen yemekler, MOKİD Mutfağı’nın bir işletmeden çok bir vicdan modeli olduğunu gösterdi.
Bugün MOKİD Mutfağı; kadın istihdamını merkeze alan, kalite ile ulaşılabilir fiyatı dengeleyen, dayanışmayı sofraya taşıyan örnek bir yapı olarak varlığını sürdürüyor.
Şef Ali Demir ve yarışmayla taçlanan lezzet
Mardin İl Tanıtım Günleri’nin gastronomi ayağını taçlandıran en önemli etkinliklerden biri ise Mardinli ünlü Şef Ali Demir öncülüğünde düzenlenen yemek yarışması oldu. Ali Demir, mutfağıyla yemek pişirmenin yanında Mardin’i anlatan bir isim. Bu yarışma, onun memleketine duyduğu vefanın bir göstergesiydi. (Bu arada cumartesi günü sahnedeyken ablası Müzeyyen Hanımın kalp krizi sonucu vefatını öğrenmesi hem kendini hem de sevenlerini üzdü. Allah gani gani rahmet eylesin.)
Sunuculuğunu Gülçin Polat’ın üstlendiği yarışma, büyük ilgi gördü. Jüri koltuğunda gastronomi dünyasının saygın isimleri yer aldı. Mukader Başkanı ve TUGAFED Başkan Yardımcısı Abdurrahman Matalman başta olmak üzere, pek çok usta şef, Mardin mutfağının yorumlarını titizlikle değerlendirdi.
Bir tanıtımdan fazlası
Mardin İl Tanıtım Günleri, dört gün boyunca İstanbul’a şunu hatırlattı: Kültür, korunacak bir miras ve yaşatılacak bir sorumluluk. Sofra ise bu sorumluluğun en güçlü anlatım biçimi.
Mardin, İstanbul’a misafir oldu ama kalıcı bir iz bıraktı. Ve belki de en önemlisi şuydu: Bu organizasyon, Mardin’i anlatmadı; Mardin kendini konuşturdu.
Taşını, yemeğini, kadının emeğini, ustanın sabrını…
...




