Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Geçtiğimiz hafta, Kocaeli Bilişim Fuarı’nın o dinamik ve sıcak atmosferini solumak ve alandan gelen gençlerle, sektörün nabzını tutan meslektaşlarla bir araya gelmek, inanın bana, dijital dünyanın gümbürtüsü içinde nefes almak, soluk vermek gibi iyi geldi. Bu güzel fırsatı bana sunan Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ne ve emeği geçen herkese bir kez daha teşekkür etmek isterim.
Biliyorsunuz, ben uzun zamandır bu köşede dijitalin, teknolojinin ve elbette yapay zekanın hayatımıza nasıl sızdığını, medyayı nasıl yeniden tanımladığını yazıp duruyorum. Fuarda da sahnede, elimizdeki o büyük soruyu yani, "Yapay Zekâ ve Medya"yı konuşurken buldum kendimi. Salonun gözlerinde hem heyecan hem de o meşhur "Şimdi ne olacak?" sorusunun gölgesi vardı. İşte bu anda, sadece bir panel konuşmacısı olmaktan çıkıp, o salondaki herkesle birlikte düşünme fırsatı bulduğum anlar oldu.
İnsanlar genellikle, "Yapay zekâ işimizi elimizden alacak mı?", "Haberleri artık robotlar mı yazacak?" gibi somut endişeler taşıyor ki bu korkularında da haklılar. Zira bu teknik bir gerçekliktir. Çünkü yapay zekâ, içerik üretimini inanılmaz bir hıza taşıdı. Eskiden günlerce süren bir metin ya da görsel işi, şimdi saniyeler içinde halledilebiliyor. Evet, veriyi çoğaltmak artık bir tık bir komut kadar kolay.
Fakat size fuarda da altını çizdiğim o can alıcı soruyu sormak istiyorum!
Peki ya anlam ne olacak?
Kıymetli okuyucu, biliyorsunuz yapay zekâ, elinizin altındaki devasa veri okyanusundan yepyeni bir dünya kurabiliyor. Bu dünya, bizim zevklerimize, ilgi alanlarımıza göre de kusursuzca şekillenebiliyor. Sabah sosyal medyayı açtığınızda gördüğünüz haber akışı, bir başkasınınkinden bile bambaşka bir akışta ilerliyor. Yani söz konusu bu algoritmalar bize, ne duymak istediğimizi ya da neye inanmaya meyilli olduğumuzu sezdiriyor.
İşte tam bu noktada, o büyük tehlike kapımızın önünde hazır kıta beliriyor. Yapay zekâ, bizi kendi oluşturduğumuz "kişiye özel gerçeklik" yapaylığının içine hapsediyor. Eğer bizi hep aynı fikirlerle beslerse, emin olun bir süre sonra farklı sesleri duymayı bırakır, istemeyiz. Fırsat dediğimiz bu hal, bir anda büyük bir manipülasyon riskine dönüşüyor. Medyanın görevi ise sadece bilgilendirmek değil, aynı zamanda farklı düşünce kanallarını açmak olmalı. Kimse unutmasın ki yapay zekâ bir araçtır. Tıpkı bir kalem gibi. Elinizdeki bu kalemle harika lirik bir şiir de yazabilirsiniz, karalayıcı bir propaganda metni de. Demek ki bizlere düşen, o kalemi tutan elin akıl ve bilgelikle hareket etmesini sağlamaktır.
Hız önemlidir, ama bilgelik ve alanında uzmanlık çok daha önemli bir konudur. Daha hızlı kod yazmaktan çok, o kodların insanlık için ne anlam ifade ettiğini anlamaya ihtiyacımız var. Kocaeli’nin bilişim ve teknolojideki atılımları çok değerli. Ama ben eminim ki, bu şehrin asıl gücü, sanayiden teknolojiye uzanan bu yolda, sadece makinelerin aklını değil, aynı zamanda insanın kalbini de bu denkleme katmaya çalışmasıdır.
Geleceğin en büyük gücü, makinelerin hızıyla değil, iyi ile kötüyü, hayır ile şerri ayırabilme yeteneğimizde olacaktır. Ve bu yetenek ne bir algoritmada ne de bir çipte var olabilir. O, sadece ve sadece insanın yüreğinde bulunur. Akıllı teknolojileri yönetecek olanlar, kuşkusuz yine akil insanlar olacaktır. Bizim de gayemiz, bu dijital çağda anlamı çoğaltmak, insanı merkeze koymaktır. Yaptığımız, yapmaya çalıştığımız işte budur. Özellikle İhlas Holding, Dijital Varlıkları’nda ikame etmeye çalıştığımız şey de tam olarak budur.
Dijitalin önümüzdeki 20 yıl içinde sesinin, gürültüsünün çıkacağı muhakkak. Mühim olan bu gürültünün içinde kaybolmamak, kendi sesimizi ve kendi bilgeliğimizi korumaktır.
Haftaya tekrar görüşmek üzere...
Hoşça kalın, sevgiyle ve muhabbetle kalın.
Akın Akınözü ve Özcan Deniz yapay zeka dizisinde yer aldı. Akın Akınözü ve Özcan Deniz, ses ve görüntüsünün kullanılmasına izin verdikleri için tepki çekti. Kısa bölümleri olan deneysel dizi tartışmalara da sebep oldu. Artık yapay zeka oyunculuğu da mı etkileyecek? “Yapay zekâ oyunculuğu gerçek oyuncuları işinden eder mi?” sorusunu akıllara getirdi.
Yapay zekanın birçok mesleği tehdit ettiği tartışılırken, yapay zekayla üretilen oyunculuk ise gerçek oyuncuları da tedirgin etti. Dijital dünya sayısız kez kopyalanabilir, yorulmaz bir varlık. Bir kere haklar devredildikten sonra ise sayısız kez yüz, ses ve farklı farklı projelerde kullanılabilir.
Yapay zeka oyunculuğun gerçek duygusunu izleyicisine geçiremez ve bu sebeple oyunculuk mesleği belki de hep devam edecek. İnsan yüzünün ve özellikle duygusunun yerini hiçbir algoritma tamamen tutamaz. Ama mesleğin değişeceğini de kabul etmek gerekir. Belki oyuncular bir gün sadece sahnede değil, veri merkezlerinde de rol yapacak. Oyuncuların artık sözleşmelerinde dijital sınırlar olacak.
Duygu üretemeyen yapay zeka bence oyunculuğu tehdit etmiyor ama oyunculuğu dönüştürüyor. Duyguyu sadece insan verebildiği için tamamen yok olmaz ancak yapay zekanın sınırsızlığı ve düşük maliyeti kesinlikle farklı noktalarda tercih edilecektir.
...Hafta başından bu yana tüm Türkiye’nin gözü milletvekillerinin İmralı’da Abdullah Öcalan’la yapacağı görüşmeye çevrilmişti.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yayman, MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız ve DEM Parti Grup Başkan Vekili Gülistan Kılıç Koçyiğit pazartesi sabahı erken saatlerde adaya gitti.
Görüşme yapılacak salon önceden hazırlanmıştı içeri girdiklerinde Öcalan milletvekillerini bekliyordu.
Devlet (MİT) görevlilerinin katılmadığı görüşme teknolojik imkanlarla kayıt altına alındı ama fotoğraf çektirilmedi.
Milletvekilleri kamuoyunun gündemindeki tüm soruları sordu. En çok merak edilen ‘silah bırakma çağrısının Suriye’deki SDG’yi kapsayıp kapsamadığı’ konusuydu.
İmralı tutanaklarının yayınlanması beklenmiyor ama ilgili bazı isimlerle konuştum.
“Bu bir devlet görevi”
Ziyaret sonrası Hüseyin Yayman ile de görüştüm. Neden ‘gittim gitmedim’ gibi bir polemik oldu diye sordum. Kendisi aynen şöyle söyledi:
“Tarihi sorumluluğumun farkındayım. Bu bir devlet görevi. Görüşmenin içeriğine dair hiç bir açıklama yapmam söz konusu olamaz. Cumhurbaşkanımızın talimatıyla olması benim için önemli. AK Parti adına benim seçilmem çok kıymetli. Ben bu konuya çalışmış, önemi bilen bir insanım. Asla kimseye bilgi veremem” dedi.
İmralı görüşmesinden çıkacak her tür bilgi çok önemliydi ama tam bir karartma uygulandı.
Farklı bakış açıları da vardı. Bu görüşmelerden edindiğim bilgiye dayalı izlenimler şöyle:
Erdoğan-Bahçeli-Kurtulmuş bilgilendirildi
1-Adadan dönen heyet üç kişi kendi partilerinde dar bir yönetim kadrosuna bilgi verdi. Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, MHP Lideri Devlet Bahçeli ve Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’a da bilgi verildi...DEM kendi içinde değerlendirmelerini yaptı.
2- Bu bilgilendirmeler sonrası konuşmama ve kamuoyuna herhangi bir açıklama yapılmaması kararı alındı.
3- Benim edindiğim bilgiye göre Erdoğan ve Bahçeli’ye yapılan bilgilendirme sonrasında ‘İmralı ziyareti başarılı olmuştur’ yorumu yapıldı.
4- Abdullah Öcalan, Suriye’deki SDG’nin Şam yönetimine entegrasyonu konusunda inisiyatif alabileceğini bunu gerçekleştirebileceğini söyledi.
5- Bunu yapabilmesi için görüşme trafiğinin artırılması talebinde bulundu. (Eğer gerekli görülürse, ihtiyaç halinde bir görüşme daha olabilir izlenimini edindim.)
6- Öcalan “devreye girerim entegrasyonu sağlarım” dese de Ankara ‘ihtiyatlı bir iyimserlik’ içinde. Çünkü verilen sözler sahada uygulanacak mı Ankara bunu görmek istiyor.
7- Ziyaret hakkında ‘İmralı’ya gidilmesi ‘Türkiye açısından bu sorunun çözümünde iyi niyet göstergesidir’ yorumları yapılıyor.
8- Bundan sonra YPG’nin tutumuna ve bölgedeki gelişmelere bakılacak.
Gelişmeler tatmin edici bulunursa atılacak adımlar komisyonun hazırlayacağı raporda ortaya çıkacak. Biliyorsunuz yasal düzenlemeler söz konusu.
Gizlilik neden önemli
9- Ankara’da daha önceki açılım süreçlerinin neden başarısız olduğuna dikkat çekiliyor ve gizlilik kararının da bu nedenle alındığı belirtiliyor. Bu görüşmelerin sürecin zarar görmemesi ve geçmişten alınan dersler nedeniyle kesinlikle sızdırılmaması kararı alınmış.
Daha önce süreç neden bozulmuştu.
Oslo tutanaklarının sızması burada FETÖ’nün rolü ve DEM’in maksimalist çıkışları etkili olmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, unutmayalım ki geçtiğimiz günlerde FETÖ’nün Cumhur ittifakını bozmaya yönelik girişimleri sürdürdüğünü ifade etmişti.
DEM’in stres yüklü talepleri
Ancak bu süreçte halen DEM’in talepleri ve yaptıkları çıkışlar anlamında bir takım çekinceler var. DEM’in mahremiyete dikkat etmesi gerektiği söyleniyor.
Ama dün Adalet Bakanlığı önüne giderek İmralı’ya gitmek üzere talepte bulundular. Pek gizlilik kararına uyacaklar gibi durmuyor.
“CHP, DEM’le arasına duvar ördü”
Yaptığım görüşmelerde CHP’nin İmralı’ya gitmeyişi önemli başlıklardandı. Farklı bakış açıları da vardı. Siyaseten yorumları da sordum.
Bana çok net bir şekilde, “DEM ile CHP’nin arasına resmen bir duvar örülmüştür, tüm köprüler atıldı” denildi.
Ben bu yorumdan İmralı’nın CHP’nin heyette olma-masından dolayı toplumsal uzlaşı anlamında rahatsızlık duyduğunu çıkarımı yapıyorum. Neticede tüm taraflar CHP’nin heyette olmasını istiyordu ama olmadı.
Ancak seçimlere de uzun bir süre var. Siyasette bir saatte bir her şey değişebilir. DEM’in tutumunu da sonuçta İmralı belirleyecektir.
“İmralı’ya giden heyet komisyona bilgi versin”
AK Parti Terörsüz Türkiye Komisyonu üyeleri dün kendi aralarında toplandı. Komisyon üyeleri “İmralı görüşmesi hakkında üyelere bilgi verilmesini ancak bunun kapalı bir toplantıda yapılmasını” talep edip önerdiğini öğrendim.
Tüm partilerde komisyonun hazırlayacağı rapor üzerinde çalışmalar başlatıldı.Her parti kendi önerilerini raporlaştırıp Meclis Başkamı Numan Kurtulmuş’a sunacak.
Süreç adım adım ilerliyor
Her fırsatta “İmralı’ya gidilsin. Bu işi Öcalan çözer” diyen DEM ve Kandil sözcülerinin bu isteği gerçekleşti. Zor, riskli ama önemli bir adım daha kazasız belasız atılmış oldu.
Yasaların çıkarılması ve düzenlemelerin hayata geçirilmesi sahadaki özellikle Suriye’deki uygulamalara bağlı.
Anadolu’dan İstanbul’a yaklaşırken yoğun trafiğin içinden Boğaz Köprüsü’nün görünmesiyle gözümü yoldan ayırmadan radyodan güzel bir şarkı veya türkü tutmaya çalışıyorum. Uzun yolculukta direksiyon sallamanın yorgunluğu, radyodan yükselen acılı ama bir o kadar da anlam yüklü türkünün sözleriyle biraz hafiflemeye başlıyor:
Nesini söyleyim canım efendim
Gayri düzen tutmaz telimiz bizim
Arzuhal eylesem deftere sığmaz
Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim
İki yanı maviler içindeki köprüde ilerlerken bu mavilerin kenarındaki tarihi yalılar da zihnimin bir köşesinde beliriyor. Güzel mimarileriyle Boğaz’ı süsleyen bu yapıların rutubetiyle nasıl başa çıkıyorlar acaba? Hem şu sıra Tophane Müşiri Zeki Paşa Yalısı da satışa çıkarılmış. 23 oda, 5 salon ve 8 banyodan oluşan, Boğaz’ın kenarında Fatih Sultan Mehmet Köprüsü‘nün altındaki bu yalı, zaman zaman satışa çıkarılıyor ancak bir türlü alıcısını bulamamasıyla biliniyordu.

Radyodaki türkü devam ediyordu:
Benim bu gidişe aklım ermiyor
Fukara hâlini kimse sormuyor
Padişah sikkesi selam vermiyor
Kefensiz kalacak ölümüz bizim
Yüreği olan ve onunla duyup hissedebilen herkesi etkileyebilecek bu sözler karşısında “Bunu yazan nasıl bir yoksulluk yaşamış acaba?” diye soruyorum. O soru, bir köşede bekleyedursun satıştaki yalıyı tekrar hatırlıyorum.
Tarihi yalının sahibi Müşir Zeki Paşa, 2. Abdülhamid’in en çok güvendiği generallerden biriydi, rivayet o ki padişaha olan sadakati “Filinta Mustafa” olarak da bilinen paşaya zenginlik olarak yansıdı ve bahsettiğimiz meşhur yalıyı 1899’da Mimar Alexandre Vallaury’e yaptırdı.
Ancak 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanının ardından Zeki Paşa için rüzgâr tersine dönmüş, görevinden alınan paşa, sürgüne gönderilmiş, daha sonra affedilmiş, 1914’te de hayata gözlerini yummuştu. Yalı da son padişah Vahdettin’in damadı Ömer Faruk Efendi tarafından satın alınmış, Milli Mücadele’ye katılmak için İnebolu’ya geçmeye çalışan ve Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafıyla geri dönmek zorunda kalan Ömer Faruk Efendi, Cumhuriyet’in ilanından sonra Osmanlı hanedanı için çıkarılan kanunla sürgün edilince 1930’larda Trabzonlu Baştımar ailesine geçmişti. Satıştaki yalının değerinin 10 milyar lira olduğu söyleniyor.
* * *
Radyonun içinden türküsüyle yıllar öncesinden başka birinin sesiyle bugüne ulaşan ozan, sadece zenginin sözünün dinlendiğinden, fakire deli muamelesi yapıldığından ve eli kamçılı tahsildardan bahsederken son dörtlükte bir umut kapısı da aralıyordu:
Serdari halimiz böyle n’olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak
Mamurlar yıkılıp viran olacak
Akıbet dağılır ilimiz bizim
Bu sözlerinde derin anlamlar ve tarihi gerçekler yüklü türkünün Sivas Şarkışlalı Âşık Serdari’ye ait olduğunu öğreniyorum. Asıl adı Hacı olan Serdari, küçük yaşta anne ve babasını kaybetmiş, geçirdiği kazadan sonra yanlış tedavi nedeniyle de sol kolu kesilmiş. Bundan ötürü çevresinde çolak olarak anılmış.
Serdari bu yoksulluğu aynı zamanda sevda konusunda da yaşamış, sevdiğini alamamış, hapislere düşmüş. Evlendiğinde de çocuklarının bir kısmını hastalık nedeniyle yitirmiş.
Lafını esirgemeyen ve korkusuz tavrıyla tanınan bu Sivaslı ozanımız 1830’lu yıllarda dünyaya gelmiş, 1920’lerin başlarına kadar ömür sürmüş.
Boğaz’dan geçerken radyodaki türküyle kendisini hatırlatan Serdari, bugün yalısı, ne kendisine ne de ailesine yar olan Müşir Zeki Paşa’yla hemen hemen aynı dönem yaşamış, paşanın ömrü ise kaynaklara göre Serdari kadar uzun sürmemiş.
* * *
Açılan trafikte köprüyü geçip yoluma devam ederken Müşir Zeki Paşa ile Âşık Serdari’nin birbirlerinden haberi olup olmadığını düşünüyorum. O günkü şartlarda belki bu çok zordu. Serdari’nin yoksulluk ve keder içinde geçen hayatına karşın Zeki Paşa’nın lüks içindeki hayatı da ona yar olmamıştı işte.

Haberlere ve bu yazıya konu olan tarihi yalı, şimdiki sahibine ve satılırsa yeni sahibine de dünyanın anahtarını vermemiş, vermeyecekti. Bu ince detay Yunus Emre’nin “Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan” sözünde gizli. Bunu anlamak için bir ömür vermekse insanın kaçamadığı kaderiydi belki de!
İSTANBUL’UN KEDİLERİ NASIL BOZULDU?
İnsan, hayatın gittikçe zorlaştığı, biraz yaş aldıkça da hep eskiyi özlediği bir zamanda teselliyi çoğu zaman yine dünyevi şeylerde ararken ortaya bir başka sevgi de çıkar. Bu, hayvan sevgisidir. Büyük kentlerimizin sokaklarında görülen kedi evleri ve mama tabakları biraz da bunun yansımasıdır.
Geçtiğimiz günlerde İstanbul Valisi Davut Gül, bir canlı yayında sokak köpeklerinin toplanmasıyla ilgili konuşurken içinde kedi, fare ve mamanın bulunduğu ilginç bir açıklama yaptı.
Vali Bey’dir, Nedim’in “Bu şehr-i sitanbul ki bi misl ü behâdır / Bir sengine yek pâre acem mülkü fedâdır.” dediği kentin en yukarıdaki mülki amiridir ve de elbette bu tarihi kente dair pek çok şey söyleme hakkına sahiptir, elbette konuşacaktır.
Doğanın dengesinin ortadan kalktığına açıklamasıyla işaret eden Vali Gül “Normalde kediler fare yakalar. İstanbul’da kediler fare yakalamıyor. Kediler mamayla besleniyor, fareler kedilerle birlikte mama yiyor. Bunu ortadan kaldırmak gerekiyor.” dedi.

Bu sözlerle bizim mahalledeki kedileri yan yana getirdiğimde, doğrusu Vali Bey’e hak verdim. Yediği önünde yemediği ardında, gittikçe kilo almış kedilerimiz park halindeki araçların ön camında ve tavanında keyif çatarken ne fare peşinde koşuyor ne de çöp eşeliyor.
Üstelik, sağda solda gördüğümüz kediler de insan görünce sırnaşarak bayram harçlığı isteyen çocuklar gibi bir mama ya da süt alana kadar şansını zorlamaya çalışıyor. Kedidir ve de gittikçe yaşanmaz hâle gelen büyükşehirlerimizin içinde hep var olmasını istediğimiz bir güzelliktir. Hem bu hareketler, onların sevimliliğine de bir sevimlilik daha katmaktadır.
* * *
Vali Gül, konuşmasının devamında kedi ve köpeklere mama verenleri de şu cümlelerle uyardı:
“Her önüne gelenin önüne ilk gelen yerde mama vermemesi lazım. Dolayısıyla da köpeklerin, kedilerin beslendiği alanlara siz mama koyarsanız oranın sahibi onlar olurlar.
Kedi beslenebilir, köpek sahiplenebilir ama farenin, kedinin birlikte mama yediği, birbirine dokunmadığı bir sistem sağlıklı değil.”
Kedilere mama verenler, bu sözleri belki dikkate almayacak ama işin mama verme ve kedileri bir arkadaş edinme tarafında durmak gerek.
Kediye, köpeğe, kuşa anlam yükleyenlerin büyük kentlerde sayısının artmasına karşın bu, Allah’ın sessiz kullarına onca eziyet edip canına kıyan sözde insan görünümlü mahlûkları da fazlaca gördük.
Köylerde ve kasabalarda kediler, rızkını bir şekilde bulup çıkarırken kentlerdeki kediler, insanın amansız yalnızlığından beslenen bir hâlde gittikçe hantallaşıyor. Bakınız, 1970’lerin sonunda ortaya çıkan Garfield da bir kent kedisi değil miydi?
Kahrolası kapitalizm, köylerden kentlere göç sonrası insan davranışlarını etkilerken bunu kentlerdeki hayvanlar üzerinde de bir şekilde gösteriyordu. Petshopların büyük kentlerimizde serpilmesi, kedi-köpek kuaförlerinin bulunması, köyün kente kötü bir şekilde taşınıp bunun da ayrı bir ticaretini ortaya çıkarmadı mı? Ya binbir heyecanla satın alınıp sokağa atılan hayvancağızlara yaşatılan drama ne demeli?
* * *
Sokak köpekleriyle ilgili ortada can yakan yaramız, pek çok çocuğumuzun, onlardan kaçarken bir araç altında kalarak can vermesidir. Sokak hayvanları deyince işin bu yanını düşünmemek de haksızlık olacaktır.

Vali Gül’ün söylediklerinin yanında İstanbul Valiliği, belediyelere sokak hayvanlarının kontrolsüz beslenmesinin engellenmesi ve başıboş köpeklerin toplanmasıyla ilgili yazıyı gönderince de hayvanseverler durumu sorgulamaya başladı.
Özellikle köpek saldırıları konusunda can yakan gelişmeleri gördükçe işin içinden yasakla mı yoksa kontrolle mi çıkılacağı tartışması sürerken başıboş bir köpek sürüsüyle karşılaşıldığında nasıl davranılması gerektiğini okullarımızda ve evlerimizde konuşup çocuklarımızı bilgilendiriyor muyuz?
Neresinden bakılırsa hassas bir konu ama işin köpeklerle ilgili kısmı sadece büyükşehirlerde değil Anadolu’da da bir sorun hâline gelmiş durumda.
Hayvanlarla ya sevimli bir iletişim kurup geliştireceğiz ya da sadece resmi imzalarla yüklü yasaklarla durumu ötelemeye çalışacağız. Şu an ikincisiyle devam ediyoruz ama “Bu meseleyi çözer mi?” diye şüphelenenleri de dikkate almak zorundayız. Köyden kente göçtük, kentten de öteki dünyaya göçene kadar bu dünyayı daha da yaşanmaz hâle getirmemek için bir kere daha düşünmeli!
Kemal Burkay’dan:
(…)
Sazlarım vardı, ırmaklarım vardı çok
Çakıl taşlarım vardı benim
Ama sen başkasın anlıyor musun
Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm
Tüm şehir bana küstü
Bir kedim bile yok anlıyor musun
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.
...
30-40’lı yaşlarına gelmiş ama hala ergenlik modunda dolaşan insanlar tanıyor musunuz?
‘’Evet!’’ dediğinizi duyar gibiyim.
Artık onlara kızmak yerine daha bilimsel, hatta biraz da anlayışlı bakabileceksiniz.
Çünkü Cambridge Üniversitesi’nin yaptığı son beyin araştırması, insan gelişimiyle ilgili ezber bozan sonuçlar ortaya çıkardı.
Bilim insanları, beyin taramalarıyla insan beyninin nöral bağlantılarının yaşam boyunca nasıl değiştiğini inceleyerek adeta beynimizin yaşam haritasını çıkardı.
Araştırmaya göre, beş ayrı gelişim evresine sahip olan insan beyni 9, 32, 66 ve 83 yaşlarında dört kritik dönüm noktasından geçiyor.
Beynin ilk büyük gelişim evresi doğumdan 9 yaşına kadar sürüyor. Ancak asıl bomba 9–32 yaş arasındaki süreçte.
Bu dönem, beynin iletişim ağlarının en verimli çalıştığı genişletilmiş ergenlik dönemi olarak tanımlanıyor.
Yani aslında 30 yaşında hala trip atan, 33’ünde ‘ben bilmem büyükler bilir’ diye yaşayan ya da 28’inde bile hala sorumlulukları erteleyenler bilimsel olarak haklı olabilir.
Çünkü beyin hala yapılanma halinde!
32 yaşından sonra beyin daha istikrarlı, daha olgun bir yapıya evriliyor. Yani büyüyoruz evet ama biraz geç…
66 yaşında başlayan süreç “erken yaşlanma”, 83 yaşında başlayan dönem ise “geç yaşlanma” olarak sınıflandırılıyor.
Belki de hepimizin içinde biraz ergenlik var, sadece hepimiz farklı yaşlarda yaşıyoruz.
...Galatasaray’da sakatlar kervanına her geçen gün yenileri eklenmeye devam ediyor. Saint-Gilloise mücadelesinde ağrıları bulunan Jakobs da bu listeye katıldı. Okan Hoca, Belçika ekibine karşı çıkarabileceği en iyi kadroyu sahaya sürdü; elindeki tüm kurşunları bu maçta kullanmaya çalıştı. Ancak Sara’nın direkten dönen topu ve altı pastaki Davinson fırsatı dışında sarı-kırmızılılar neredeyse hiç üretken olamadı.
Bu mücadelenin bireysel performanslarla kazanılması beklendi ama yedek kulübesi için söylenecek pek bir şey yok. Üst üste gelen sakatlıklar, Galatasaray’ın hamle gücünün olmadığını bir kez daha gösterdi. Sezon başında Şampiyonlar Ligi için bu kulübenin zayıf olduğu belliydi. Bunu güçlendirmemek büyük hataydı. Ancak bu kadar sakatlığın yaşanacağını öngörmek de imkânsız; bu konuda acımasız olmamak gerekiyor.
Bütün bunları bir kenara koyarsak, Galatasaray’ın bu kadroyla bile Belçika ekibini mağlup etmesi gerektiğine inanıyorum. İlkay, sakatlığının etkisini henüz tam atamamış; dün geceki performansı bunun en net göstergesiydi.
Mücadelenin hakemi ise adeta Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray’ı doğramak için görevlendirilmiş gibiydi. Geçen sezon Manchester United maçındaki tavrını dün gece de sürdürdü. Saint-Gilloise’in sahadaki itici gücü oldu. Belçika ekibine çıkmayan kartlar, Galatasaray’a fazlasıyla kolay çıktı. Maçın temposunu sürekli kesti.
Sarı-kırmızılı takımın artık yapması gereken tek şey, Monaco deplasmanında bu kaybı telafi etmek. Çünkü Atletico Madrid ve Manchester City maçları telafi anlamında zorluk seviyesi çok daha yüksek karşılaşmalar…
...Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA), Türkiye’nin son otuz yılda küresel görünürlüğünü pekiştiren en stratejik kurumlarından biri. Bu kurumun başına geçen her isim, yalnızca idari bir sorumluluk değil; Türkiye’nin yumuşak gücünü, kalkınma vizyonunu ve uluslararası dayanışma anlayışını temsil eden büyük bir yükümlülüğü de devralır. Son atama ile TİKA’nın yeni Başkanı olan Abdullah Eren, bu sorumluluğu taşıyabilecek nitelikte bir isim olarak öne çıkıyor.
Eren’in kamu diplomasisi alanındaki tecrübesi, kurumun önümüzdeki dönemde izleyeceği rota hakkında güçlü ipuçları sunuyor. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’ndaki (YTB) görev sürecinde, yalnızca diaspora politikalarını yönetmedi; aynı zamanda Türkiye'nin uluslararası temaslarının sosyolojik, kültürel ve stratejik zeminini kuran adımlar attı. Bu nedenle Eren’in TİKA’ya gelişi, kurumun mevcut tecrübesi ile daha geniş bir küresel vizyonu aynı çatı altında buluşturan bir eşik olarak değerlendirilebilir.
TİKA, Türk dış politikasının sahadaki en görünür uygulayıcılarından biri. Balkanlar’dan Afrika’ya, Orta Asya’dan Latin Amerika’ya kadar uzanan geniş coğrafyada okul, hastane, altyapı, kültürel miras ve kapasite geliştirme projeleri yürütmesini, yalnızca kalkınma yardımı olarak düşünemeyiz. Bu projeler, aynı zamanda güven inşa eden bir iş modelini de benimsiyor. Abdullah Eren’in bu modeli daha da kurumsallaştıracağı ve karar alma mekanizmalarını veriye dayalı, sürdürülebilir, uzun vadeli bir yapıya kavuşturacağı öngörülüyor.
Yeni dönemde TİKA’nın karşısındaki temel meydan okuma, artan küresel rekabet ve kalkınma ajanslarının çeşitlenen yöntemleri olacak. Jeopolitik kırılmaların hızlandığı, bölgesel krizlerin yaygınlaştığı bir dönemde, Türkiye’nin kalkınma diplomasisinin daha koordineli, daha stratejik ve daha katmanlı bir anlayışla yürütülmesi gerekiyor. Eren’in geçmiş performansı, bu çok boyutlu çalışma biçimine hâkim olduğunu gösteriyor.
Ayrıca Türkiye’nin Afrika açılımı, Türk Devletleri Teşkilatı çerçevesindeki entegrasyon süreci ve Orta Doğu’daki yeniden yapılanmalar, TİKA’nın etkinliğini belirleyecek başlıca zeminler olmaya devam edecek. Bu alanlarda kültürel diplomasi, ekonomik destek ve kapasite geliştirme projelerinin artırılması beklenirken, Eren’in saha gerçekliğini önceleyen yaklaşımı kurum için bir avantaj niteliği taşıyor.
TİKA’nın yeni başkanı Abdullah Eren’in önünde, Türkiye’nin son yıllarda inşa ettiği itibar ve güveni kurumsal devamlılıkla geleceğe taşımak gibi önemli bir görev duruyor. Bu dönem, duygusal söylemlerden çok, akılcı analizlerin, disiplinli planlamanın ve sahada karşılığı olan projelerin öne çıkacağı bir dönem olacak. Türkiye’nin kalkınma diplomasisinin etkisi, bu profesyonel zeminde güçlenerek devam edecek gibi görünüyor.
...Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 9 yıldır cezaevinde bulunan Selahattin Demirtaş hakkında hak ihlali kararı verdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Yargı ne derse onu uygularız”, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ise “Tahliyesi hayırlı olur” şeklindeki sözlerine rağmen Demirtaş hala tahliye olamadı.
Bu açıklamalar sonrası TBMM eski Başkanı Bülent Arınç, Demirtaş’ı cezaevinde ziyaret etti ve tahliye edilmesi gerektiğini söyledi.
Ama tansiyonu yükselten Arınç’ın, Demirtaş’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmek istediğini söylemesi ve vermek istediği mesajı kamuoyuyla paylaşması oldu:
“Sayın Erdoğan'la görüşme talebi var. Ben siyaseti tercih ettim. Terörü tercih etmedim. Şiddeti asla düşünmedim ve teşvik etmedim. Kobani olaylarından dolayı ben hiçbir cinayetin içerisinde olmadım ama size karşı kin duymuyorum. Siz de devlete, millete hizmet ettiniz. Benim ne kadar yanlışım varsa sizin de belki yanlışlarınız oldu. Bundan sonra ben artık ortaya çıkıp da böyle bir adaylık, siyaset, şu bu falan hiçbir zaman düşünmem ama ülkem adına ne yapabileceksem ben bunu yapacağım diye söz vermek istiyorum ona.”
Selahattin Demirtaş bu sözlere tepki ve sitem dolu bir açıklamayla karşılık verdi. Bülent Arınç'ın açıklamasıyla gündeme gelen ve kendisine atfedilen sözleri yalanlayan Selahattin Demirtaş, "Buraya onurumla girdim, onurumu kimseye çiğnetmeden çıkarım" diye konuştu. Arınç ise, “uydurma ve çarpıtma yapmadım” diyerek sözlerinin arkasında durdu.
Ancak benim üzerinde durmak istediğim konu Arınç-Demirtaş arasındaki karşılıklı açıklamalar değil. Burada dikkat çeken ve benim asıl üzerinde durmak istediğim Demirtaş’ın “siyasetçi ve avukatlarla görüşmeme” kararı.
Demirtaş’tan CHP’ye görüşme yasağı
Demirtaş, açıklamasının son bölümünde, “Anlayışınıza sığınarak, bundan böyle kendi arkadaşlarım hariç siyasetçi ve avukatlarla görüşmeyeceğimi belirtmek istiyorum. Çünkü bu çarpıtma ve suistimalleri önlemenin başka yolu kalmadı” dedi.
Demirtaş’ın siyasetçilerle görüşmeme kararı medyada Arınç’a tepki olarak sunulsa da siyaset kulislerindeki anlamı farklıydı.
Siyaseti yakından izleyenlere göre görüşmeme kararının bir diğer muhatabı da CHP’ydi.
Geçtiğimiz hafta Nefes Gazetesi’nde yer alan bir habere göre, İmralı TBMM komisyonu İmralı’ya gittiği gün CHP Genel Başkanı Özgür Özel de Edirne’de Selahattin Demirtaş’ı ziyaret edecekti.
Bu haber CHP’nin Demirtaş üzerinde kentli Kürt seçmeni bölme girişimi olarak yorumlandı. Demirtaş’ın, “siyasetçilerle görüşmeyeceğim” kararı CHP’nin kendisi üzerinden yaptığı planı bozma girişimi olarak değerlendirildi.
Özgür Özel’e “gelme” mesajı
Demirtaş, Özgür Özel’e açık açık gelme mesajı vermişti. Demirtaş’ın açıklaması sonrası CHP İmralı’ya üye göndermeyeceğini duyurdu. CHP’nin Abdullah Öcalan’la görüşmeye milletvekili göndermemesi DEM Parti yönetimi ve tabanında tepkiyle karşılandı.
Aynı gün CHP Genel Merkezi’nde açıklanan CHP’nin parti program taslağında yer alan “eşit yurttaşlık, ana dilin öğrenilmesi, yerel yönetimlere özerkliğin tanınması” gibi başlıklar ise Kürt seçmende karşılık bulmadı.
CHP’nin İstanbul, Adana, Mersin, İzmir, Antalya ve Ankara gibi büyükşehirleri DEM tabanının desteğiyle aldığı hatırlatılırken, “CHP Kürt seçmeni kaybetti” yorumları yüksek sesle dile getirildi.
CHP, kamuoyu tepkisinden o kadar çekiniyor ki asıl fikrini gizliyor ve “İmralı’ya gidilmesin” diyemiyor. Bunun yerine telekonferans yapılsın diyor.
CHP yüzde 25’i aşamaz
Bu yorumu yapanlardan biri de yazının girişinde yer verdiğim TBMM eski Başkanı Bülent Arınç’tı. Şanlıurfa’da konuşan Arınç, Abdullah Öcalan’la görüşmeye CHP’nin katılmamasını eleştirdi ve Öcalan’la görüşmenin büyütüldüğünü vurguladı. Arınç’a göre bu tavır CHP’yi kendi mahallesine hapsetti:
”Adamın dedikleri sizin söylediklerinize uyuyor ve siz bundan istifade ediyorsunuz. Ya gelin de ben de sizinle yüz yüze bazı şeyleri konuşayım arada aracı olmasın diyorsa bunda kaçınacak bir tarafı yok. Bu olmalıydı. Tabii CHP’nin katılmamasını çok yanlış buluyorum. Buradan ifade ediyorum. CHP, ulusalcı düşünceyle buraya gitmekten imtina ettiyse inanın CHP seçimlerde yüzde 25’i bile bulamaz.“
İmralı’ya üye göndermeyen CHP, “Biz komisyondan kalkmadık diğer adımlara katkı vereceğiz” dese de DEM Parti’yi ikna etmiş değil.
Sadece DEM değil eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yayınladığı video mesajla CHP’nin tutumuna tepki gösterdi.
Bu yazı yazılırken vekiller İmralı yolundaydı. Daha gitmeden büyük yankı uyandıran İmralı görüşmesinden çıkacak detaylar kimbilir ne gibi tartışmalar doğuracak.
CHP Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır, uzun zamandır çok dertli. Derdinin nedeni CHP milletvekili olmasına rağmen “candaş medyanın hedefi olmak”
CHP’li Çakır, Pazartesi günü Tarım Bakanlığı bütçesinin görüşüldüğü TBMM Plan Bütçe Komisyonunda Mersin çiftçisinin sorunlarını anlatmak için hazırlık yapmıştı.
Ancak komisyona geldiğinde Halk TV’de kendisi hakkında yapılan yayınlardan haberdar olmuş ve öfkelenmişti. Halk Tv’nin kendisinden “sabıkalı vekil” diye bahsettiğini anlatan Çakır, hem CHP’li vekilleri hem de Halk TV’yi protesto ederek komisyonu terketti.
Sonrasında beni arayan Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır, “Sabıkalı olsam YSK beni milletvekili yapar mı?” diyerek yaşadıklarını anlattı.
“Tek suçum partiyi temizleyin demek”
“Bunların hepsini Sayın Genel Başkan Özgür Özel’e partiyi yolsuzluk iddialarından arındırın diye mektup yazan 10 milletvekilinden biri olmam ve Kemal beye oy vermem nedeniyle yaşıyorum” dedi.
“Sabıkam varsa kendimi yakacağım”
“Ben taban siyaseti yapıyorum. 505 köyü 127 çadırı tek tek gezdim. Oto hırsızlığından sabıkam varsa Kızılay’da kendimi yakacağım. YSK sabıkalı adamı vekil yapar mı? Klimalı odalardan çıkmayan kırmızı plakalarla gezen vekil olmadım. Tek suçum partiyi arındırın demek ve Kemal beye oy vermek.”
Candaş medya kurbanı olan CHP’li Çakır, “Sabıkalı vekil” iftirası nedeniyle Halk TV’ye dava açtığını anlattı.
...İstanbul’un Mandacılık Mirası ve Sulak Alanların Sessiz Çığlığı
Geçen haftalarda Gastronometro’da “İstanbul’da Mandacılık” üzerine gerçekleştirilen kahvaltılı bir toplantı benim açımdan çok verimli oldu.
İstanbul’da mandacılık ciddi bir riskle karşı karşıya.
İstanbul’un kuzeyindeki sulak alanlar, manda sürüleri ve onların kültürel-ekolojik birlikteliği üzerine, Mimar ve kent aktivisti Kubilay Ercelep’in konuşması, çok yönlü bir hikâyeyi ve derin hafızaya sahip bir manzarayı hatırlattı bize.
Peki kimdir Kubilay Ercelep?
CLIMAVORE x Jameel at RCA, Manda Müşterekleri projesi kapsamında çalışmalarını sürdüren genç bir araştırmacı.
Bu buluşma vesilesiyle altını çizmek istediğim bir husus var. Gastronometro, bu etkinlikler sayesinde; düşüncenin, bilginin ve emeğin filizlendiği bereketli bir zemin kuruyor. Bu emeğin arkasında duran Birol Uluşan ile Nilhan Aras’ı ve görünmeyen tüm katkı sahiplerini gönülden kutluyorum.
Sulak alanlar ve biyoçeşitlilik
Ercelep’in konuşmasında belirttiği 70 km²’lik alan Terkos Gölü’nden Çiftalan Köyü'ne uzanan sulak alanlar, mandaların mera alanı olmasıyla birlikte aynı zamanda göçmen kuşlar ve diğer canlı türleri için de hayati bir yaşam mekânı. Bu alanlar, terk edilmiş maden ocaklarının suyla dolup gölete dönüşmesiyle post-endüstriyel bambaşka bir peyzaj kazanmış. Ercelep, bu dönüşümü kronolojik bir yaklaşımla ele alırken, bu manzaranın ekolojik olmasının yanında kültürel bir miras olduğunu da vurguluyor.
Sulak alanların ekolojik önemi bilimsel literatürde de net biçimde ortaya konuyor. Bu alanlar karbon deposu işlevi görüyor, su rejimini dengeliyor ve sel riskini azaltıyor.
Türkiye özelinde, bu tür alanların biyolojik çeşitliliğe katkısı ve ekonomik işlevleri (tarım, hayvancılık, rekreasyon) belgelenmiş durumda.
Manda İstanbul’un mutfağına sessiz bir katkı sağlıyor
Ercelep’in aktardığına göre, bugün İstanbul’un kuzeyinde tahmini 4.000 manda yaşıyor ve bu sürüler, sekiz köyde yoğunlaşmış. Bir zamanlar sahip olunan manda nüfusuyla kıyasla dramatik bir düşüş yaşandığını görüyoruz.
Mandacılık hâlâ yoğurt, kaymak ya da tatlı gibi geleneksel İstanbul mutfağı ürünleri için vazgeçilmez. Ne var ki, şehirle doğrudan bir tedarik zinciri hâlâ eksik: Ercelep’in çalışmasına göre günlük 3.000- 4.000 litre süt üretiliyor, ama şehir merkezine doğrudan ve düzenli bir süt akışı yok.
Mera alanlarının azalması, mandacıları yem bağımlılığına zorlayarak maliyetlerini artırıyor. Oysa yeterli otlatma alanı sağlanabilse, yem maliyetleri azalır; sürdürülebilirliği güçlenir ve mandacılık daha ekolojik bir döngüye kavuşabilir.
Koruma mı, yoksa dönüştürme mi?
Burada en büyük tehditlerden biri kentleşme. Ercelep, mega projelerin sulak alanları parçalayarak mandaların meralarını küçülttüğünü ve ekosistemi tehdit ettiğini söylüyor. Bu eleştirisi bence haklı temellere dayanıyor.
Bu alanlar biyolojik bir rezerv ve kültürel bir değer. Ercelep ve ekibinin saha çalışmaları, haritalama atölyeleri ve yerel görüşmeler sayesinde, mandaların mekânsal dağılımı, meraların yeri ve yerel süt ürünleri pazarının konumu gibi somut veriler ortaya koyuyor. Bu haritalar, aynı zamanda İstanbul’un gıda kuşağıyla su altyapısı arasındaki tarihi ilişkileri de belgeleyerek, sulak alanların kent, gıda ve kültür stratejilerinin parçası olarak görülmesi gerektiğini de gösteriyor.
Mandacılık için gerekli stratejiler
Ercelep’in iki önerisi var
1-Ekonomik Sürdürülebilirlik: Manda sütü ürünlerinin yerelleştirilmesi ve ticarileştirilmesiyle mandacı topluluklara gelir sağlamak, böylece geleneksel bilgiyi ve pratiği desteklemek.
2-Koruma ve Paydaş Katılımı: Sulak alanlara bölgesel, ulusal ya da uluslararası düzeyde koruma statüsü kazandırmak; ekosistemin geleceği için paydaşlarla (yerel halk, yönetimler, koruma kurumları) iş birliği inşa etmek.
Bu stratejiler, İstanbul’un Gıda Stratejisi ile uyumlu biçimde ele alınırsa, mandacı topluluklar ile sulak alan ekolojisi arasında bir “müşterek meralar” vizyonu inşa edilebilir.
Peki, neden önemli bu mandacılık?
Mandacılık, aslında basit bir hayvancılık faaliyeti değil. Suyla, doğayla, insanla iç içe geçmiş çok katmanlı bir pratiği temsil ediyor. Ercelep’in konuşmasında dikkat çektiği husus, İstanbul’un kuzey sulak alanları, boş araziler gibi görünse de hatırlamamız gereken bir geçmişin, korumamız gereken ekolojik ve kültürel mirasın bir parçası.
Mandalar, su kuşları, göletler, eski meralar… Hepsi birer nottur; kaybolurlarsa, İstanbul’un suskun bir senfonisi yarım kalmış olur.
Özetle, bugün bu alanları korumak, biyolojik çeşitliliğe hizmet etmekle kalmaz; gelecek kuşaklara da “hafıza mekânları” bırakmak demektir.
...Milli ara öncesi yaşanan Kocaelispor yenilgisi, sarı-kırmızılı takımı belli ki sarsmıştı. Ancak aradan sonra oynanan Gençlerbirliği maçında da stres seviyesi yüksek bir karşılaşma izledik. Galatasaray her ne kadar rahat gol pozisyonlarına girse de art arda gelen sakatlıklar oyunun dengesini bozdu.
Özellikle Lemina’nın sakatlığı sonrası Yusuf’un oyuna dahil edilmesi, tribünlerde ve ekran başında “Neden?” sorusunu akıllara getirdi. Mücadeleye 16. dakikada giren Yusuf, ikinci yarının başında kenara alındı. Okan Buruk, yaptığı hatayı erken fark ederek değişiklikle oyunun kaderini de değiştirdi.
İlk yarıyı 1-0 geride kapatan sarı-kırmızılılar, İlkay Gündoğan’ın oyuna girmesiyle adeta nefes aldı. Sakatlıktan yeni çıkan İlkay için maç planlamasında yaklaşık 35 dakikalık süre öngörülüyordu. Fakat Yusuf’un tercih edilmesi, riskin yanlış oyuncuyla alındığını gösterdi. İlkay’ın süresinin artırılması, oyun aklı açısından çok daha doğru olurdu. Yusuf, uzun süredir maç ritmi olmayan ve adeta “antrenman oyuncusu” görüntüsündeki haliyle topun hızını sürekli öldürdü. Öte yandan aynı koşullarda sahaya giren Kazımcan’ın asist yapması dikkat çekiciydi.
“Icardi’nin ölüsü yeter” derler ya… İşte tam olarak öyle bir akşam yaşadık. Haftalardır tartışmaların odağında olan Icardi, sahaya çıktı, golünü attı ve herkesi susturdu. Barış Alper’in de patlamaya ihtiyacı vardı; Gençlerbirliği maçının en iyisi oldu ve takımın yeniden itici gücüne dönüştü.
Mücadelenin hakemi Ozan Ergün ise tartışmaların odağındaydı. Barış’a yapılan müdahaleyi görmezden gelerek Galatasaray’ın penaltısını es geçti. Sallai’ye yapılan sert darbeyi de atladı. Ancak Sallai’nin müdahalesinde doğru şekilde kırmızı kart çıkardı. Yine de benzer bir pozisyonun Fenerbahçe–Kayserispor maçında yaşanmasına rağmen Ozan Ergün’ün Asensio’ya ne kart ne de uyarı göstermemiş olması, hakem standardı konusunda soru işaretlerini artırdı.
Galatasaray sonunda kazandı… Ama “İlkay’la kazandı” desek, yanlış olmaz.
...



