Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Başlığı görüp “Yahu Ay’da da mı gecekondular başladı?” diye düşünenler olabilir.
Rahat olun.
Bu yazı tarih içerikli değil. 1969’da ne oldu, kim indi, kim inmedi tartışması hiç değil.
Ay’da çarpık kentleşme derken ne takvimden bahsediyor, ne de bizim genlerimize işlemiş beton sevgisinden.
Yani yok, "Şuraya da bir rezidans diksek”, “Manzarası krater ama yatırımcıyı kaçırmaz”, “Bir AVM koyalım, Ay halkı alışır” kafasında değilim.
Yani en azından, henüz. Vakti zamanında nft arazi yatırımımız hariç :) Şaka şaka orada da müteahhitdik zaten .
Şaka bir yana o henüz kelimesi beni tedirgin ediyor.
Çünkü biz dünyada bir şeye henüz diyorsak, genelde beş yıl sonra “nasıl bu hale geldi?” diye soruyoruz.
Ay neden birden bu kadar kıymetli oldu? Uzay romantik bir masal olmaktan çıktı. Uzay artık jeopolitik bir alan ve Ay da bu oyunun merkezi.
Çünkü Ay, uzayın lojistik merkezi. Yerçekimi düşük, kaynak potansiyeli var, enerji üretimi için ideal, derin uzay görevleri için mükemmel bir sıçrama tahtası.
Ay’a hakim olan, sadece Ay’a değil, geleceğin uzay ekonomisine hakim oluyor. O yüzden bugün Ay’a gidenler bilim insanları değil sadece.
Arkasında devletler, konsorsiyumlar, savunma sanayileri, özel şirketler var. Peki; ay kimin?
Henüz kimsenin. Ama bu cevap geçici. Kağıt üzerinde Ay hiç kimsenin. Bu konularda uluslararası anlaşmalar var. “Hiçbir ülke Ay’ı sahiplenemez” deniyor.
Ama pratikte işler hep kağıt üzerinde kalır. Çok uzağa gitmeye gerek yok, Dünyada da böyle olmadı mı?
Önce keşifler yaptık, sonra üsler kurduk, sonra geçici kullanım, güvenlik gerekçesi vb derken burası artık stratejik alan.
Bir bakmışsın; Ay’da sınırlar konuşuluyor. Ay’da burası benim çalışma alanım tabelaları dikiliyor. Bayraklar belki sembolik, ama hak iddiaları hiç sembolik olmaz.
Çarpık kentleşme burada başlamıyor mu zaten? Çarpık kentleşme dediğimde aklınıza sadece imar ve binalar mı geliyor?
Asıl çarpıklık, kimin karar verdiği belli olmayan alanlarda başlıyor. Ay’da kim karar verecek? Hangi ülke nerede üs kuracak? Hangi şirket hangi krateri kullanacak? Hangi kaynak kime ait olacak?
Bugün bu soruların net olarak cevabı yok. Ama cevap arayanlar var, sessizce.
Arge bütçeleriyle, savunma projeleriyle, Bilim başlığı altında. Ve insanlık olarak bizim geçmiş performansımız pek iç açıcı değil.
Ay’ı da dünyaya mı benzeteceğiz? Ne yalan söyleyeyim en çok korktuğum şey bu.
Ay’a giderken hep şunu söylüyoruz: “Yeni bir başlangıç.”, “İnsanlık için yeni bir sayfa.”, “Daha bilinçli, daha ortak, daha adil.”
Ama dünyaya bakınca içimden şu geçiyor: Yemem?
Biz dünyada ne yaptık? Kaynağı hoyratça kullandık, alanları paylaştık, sınır çizdik, beton döktük.
Sonra da “burası yaşanmaz oldu” deyip başka yerlere göz diktik.
Şimdi Ay’da su bulunca ne olacak? “Ortak miras” mı diyeceğiz, yoksa “ilk gelen alır” mı?
Güneş enerjisi tesisleri kurulunca “hepimizin” mi olacak, yoksa birkaç gücün mü? Ay’da çarpık kentleşme betonla değil, zihniyetle olur
Ay’da gecekondu olmaz belki. Ama hak gaspları, görünmez sınırlar, erişim eşitsizliği olur.
Ve bu, beton dökmeden yapılan bir çarpık kentleşmedir.
Bugün “uzay herkesindir” diyenlerin, yarın “güvenlik gerekçesiyle erişim kısıtlandı” demesi hiç sürpriz olmaz.
Çünkü tarih bunu defalarca yazdı. Ders alabilecek miyiz inanın ben de bilmiyorum. Sanırım ay, insanlık için bir test alanı olacak.
Teknolojik değil, etik bir test.
Oraya giderken yanımıza sadece roket almıyoruz. Zihniyetimizi de götürüyoruz. Açgözlülüğümüzü, rekabetimizi, kontrol arzumuzu da.
Eğer Ay’da da dünyadaki reflekslerle hareket edersek, orada kuracağımız ilk şey bir üs değil, yeni bir problem olur.
Umarım bu kez farklı olur. Umarım Ay, bize dünyada yapamadığımızı öğretir. Umarım yukarı çıkarken, aşağıda yaptığımız hataları yanımıza almayız.
Ama insanlık tarihine meraklı biri olarak şunu da söylemeden edemem: Biz genelde yeni yerlere eski alışkanlıklarımızla gideriz.
Hem daha durun hele, bunun Ay'ı var, Mars'ı vaaar...
ve tabi insanı var!
Toprağın hafızası ve dijital eşik
Rivayete göre toprağa düşen ilk tohumla başlamış olan insanlık tarihi veya medeniyet, o tohumun fazlasını takas etme arzusuyla ticari olarak şekillenerek bugüne kadar geliyor.
Hep dediğimiz gibi gastronomi, karın doyurmaktan ibaret değil; bir coğrafyanın ruhunu, iklimini ve insanının karakterini bir tabağa sığdırmak demek. İşte o tabağın yerel sofralarda kalması, toprağa ve üreticiye yapılan en büyük haksızlık bence
Yerel üretimin küresel yolculuğu
Köylümüzün, çiftçimizin, butik üreticimizin alın teri; o eşsiz zeytinyağları, kurutulmuş meyveler veya yüzlerce coğrafi işaretli lezzetler neden sınırları aşmakta tereddüt ediyor?
E-Ticaret güvenli mi, yoksa gelecek mi?
Birçok yerel üretici için e-ticaret siteleri, uçsuz bucaksız ve tekinsiz bir okyanus gibi görünebilir. "Ürünümü gönderirsem paramı alabilir miyim?", "Müşteri beni bulur mu?", "Verilerim güvende mi?" gibi sorular, Anadolu insanının temkinli doğasının bir yansıması.
Ancak modern dünya, bu soruların yanıtlarını teknolojik protokollerle veriyor. Bugün e-ticaret siteleri, birer pazar yeri olmaktan çok aynı zamanda güvenin dijital kalkanları. SSL sertifikaları, 3D Secure ödeme sistemleri ve blokzincir tabanlı lojistik takip sistemleri, ticareti eskisinden çok daha şeffaf kılıyor.
Bir vizyonun doğuşu: “İhracatın Kahramanları”
Türkiye’nin üretim potansiyelini dijital dünyaya entegre etmek bir tercih değil, bir mecburiyet. Bu mecburiyeti anlatmaya çalışan Güvenilir Ürün Platformu, Başkanı Celal Toprak ve Genel Sekreteri Elif Aşlamacı Attepe önderliğinde muazzam bir devrim gerçekleştiriyor.
Celal Toprak, yılların getirdiği tecrübe ve bitmek bilmeyen enerjisiyle, her zaman "güvenilir ürünün" ülkenin en büyük yumuşak bir gücü olduğunu savunuyor. Elif Aşlamacı Attepe ise bu vizyonu stratejik bir planla birleştirerek, Anadolu’nun en ücra köşesindeki üreticiyi bile birer "ihracat kahramanına" dönüştürmeyi hedefliyor.
Bu yürüyüşte yalnız da değiller. Türkiye’nin e-ticaret devlerinden Hepsiburada ve küresel ticaretin kapısı Alibaba.com gibi birçok şirket bu projeye omuz vererek yerel üreticinin arkasında devasa lojistik ve teknolojik bir güç oluyorlar.
Bursa’da bugün üretici, BTSO çatısı altında buluşuyor
Bugün, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (BTSO) tarihi bir buluşmaya ev sahipliği yapıyor. Yüzyıllar boyu İpek Yolu’nun en önemli duraklarından biri olmuş bir şehir olan Bursa, "Dijital İpek Yolu"nun merkezi olmaya aday.
Toplantının açılışını yapacak olan BTSO Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Burkay, her fırsatta vurguladığı "Bursa büyürse Türkiye büyür" mottosunu, bugün e-ihracat özelinde yeniden şekillendiriyor. Burkay’ın vizyonu, geleneksel sanayiyi dijital dönüşümle birleştirmek üzerine.
BTSO, Güvenilir Ürün Platformu ve Alibaba.com iş birliğiyle düzenlenen bu etkinlikte; çiftçimize, yerel üreticimize şu mesaj veriliyor: "Yalnız değilsiniz. Arkanızda koskoca bir ekosistem var."
Toplantıda teorik bilgilerin yanında "Nasıl e-ihracat yapılır?", "Ürün optimizasyonu nedir?", "Yurtdışı pazarlarda nasıl öne çıkılır?" gibi can alıcı sorular da bizzat uzmanlar tarafından yanıtlanıyor.
Bir başarı manifestosu: Hacı Ali Küçüksakarya ve AYSELIZA
Sözün bittiği yerde örnekler başlar. İhracatın Kahramanları projesinin en somut ve ilham verici figürlerinden biri, Alibaba.com deki ticari başarısıyla Hacı Ali Küçüksakarya. Onun hikâyesi, bir şirketin ticari büyümesinden ziyade e-ticaret zihniyetinin bir zaferi sanki.
AYSELIZA İç ve Dış Ticaret Limited Şirketi’nin kurucusu olan Küçüksakarya, e-ticareti bir "kalıcı değer üretme" platformu olarak görüyor. Akademik başarısını (Selçuk ve Dokuz Eylül Üniversiteleri’ndeki üstün başarısı ve kredisini erken tamamlayarak bir yıl erken mezun olması) iş hayatına disiplin olarak yansıttı. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki eğitimi, ona küresel pazarların dilini ve kültürünü öğretti.
Bugün bir Alibaba Gold Supplier (AGS) Eğitmeni ve E-ticaret Uzmanı olarak, kendi markasını büyütmekle kalmıyor; diğer firmalara da dijital pazarlarda nasıl konumlanacaklarını öğretiyor.
Hacı Ali Bey’in stratejisinde üç temel var.
1. Veriye Dayalı Strateji: Hislerle değil, pazar analiziyle hareket etmek.
2. Sürdürülebilirlik: Bir kez satmak değil, markayı kalıcı kılmak.
3. Güven: Müşterinin beklentisini doğru analiz ederek sadakat oluşturmak.
İngilizce, Türkçe ve Almanca dillerinde kurduğu akıcı iletişimle, Anadolu’nun ruhunu Avrupa’dan Amerika’ya kadar taşıyan Küçüksakarya, Konya’daki toplantıda da yeni girişimcilere en büyük sermayenin "disiplin ve doğru rehberlik" olduğunu bizzat anlattı.
Gastronomi ve çiftçimiz için yeni bir şafak
Yerel üreticilerimiz için artık "Kabuğunu kırma" vakti. Bir zeytin üreticisi, kendi ilçesindeki markete bağımlı kalmamalı. E-ihracat sayesinde, Bursa’nın dağ köylerinden toplanan bir ürün, üç gün sonra Berlin’de veya New York’ta bir gurmenin sofrasında yer alabilir.
Güvenilir Ürün Platformu, BTSO ve İhracatın Kahramanları projesi işte bu köprüyü kuruyor. Çiftçimizin yapması gereken tek şey, ürününün kalitesine güvenmek ve bu dijital dönüşümün bir parçası olmaya cesaret etmek.
Unutmayın; toprak cömerttir, ama dijital dünya o cömertliği tüm dünyaya duyuracak kadar güçlü. Bursa’da bugün yakılan bu meşale, sadece Bursa’yı değil, tüm Anadolu’yu aydınlatacak bir e-ihracat devriminin ateşleyicisi olabilir.
...Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde stratejik sabırla kuşatmayı yarıp bölgede dengeleri değiştiren Türkiye, ABD ile göz hizasında görüşen tek ülke konumuna geldi.
Ankara, Suriye’de sonuç alan stratejisini Amerikan başkanlık seçimleri öncesi başlatmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, hem görevden ayrıldığında hem de kampanya sürecinde ABD Başkanı Trump’la iyi ilişkilerini sürdürdü. Biden’la hiçbir konuda ilerleme sağlanamazken Trump’ın
gelişiyle Türkiye ABD ilişkileri ivmelendi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Ukrayna krizi, Azerbaycan Ermenistan, İran ve Hamas başlıklarında arabulucu sorun çözücü olarak Trump’a yardımcı oldu.
Ankara izlediği kazan kazan hedefiyle örtüşen diplomatik stratejiyle henüz bir yılını doldurmadan Trump’ı ve Washington’u ikna etmeyi başardı.
İki ülke ilişkilerinde en zehirli başlık sonradan SDG ismini alan YPG/PKK konusuydu. Odağını uzakdoğuya kaydırmayı hedefleyen Trump, Türkiye ile ilişkileri olması gerektiği gibi stratejik ortaklık düzeyine çıkardı.
Tarihler 2025 yazını gösterirken muhalefet, ‘Suriye’de terör devletine söz verildi’ diye olumsuz propaganda yaparken ABD Başkanı Trump kurmaylarına şu talimatı veriyordu;
“Suriye’de beni Türkiye ile karşı karşıya getirmeyin. Türkiye’nin güvenlik endişelerini gidermeyen bir formül önermeyin.”
Trump Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı öncelerken CENTCOM ilk defa Mazlum Abdi’ye şunu söylüyordu. “Amerika’nın koruması desteği ilelebet devam etmeyecek, akıllı ol Ankara’nın endişelerini gider.”
Bu diyaloglar ve Suriye ordusunun ilerleyişi sayesinde Türkiye varoluşsal tehdit gördüğü PKK konusunu 2026’nın ilk aylarında çözdü. PKK’nın Rojava hayali ise ‘çöp oldu.”
ABD ile krizdeki ilişkiler onarılırken stratejik ortaklık yeniden canlandırıldı. ABD için tehdidin artık Ortadoğu’da olmadığını anlatan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, gelinen durumu şu sözlerle özetlemişti:
“ABD Ortadoğu’dan çekildiğinde bölgede barış ve istikrarı sağlayabilecek tek bölgesel gücün Türkiye olduğunu Amerikalı dostlarımızın anladıklarını düşünüyorum. Bu durumun ülkemizin bölgesel ve stratejik etkinliğini artıracağına inanıyorum.”
Suriye’deki gelişmelerden memnuniyet duyan ve terör sorununu büyük oranda çözen Ankara, içeride ‘Terörsüz Türkiye’ vizyonunu sürdürecek. Terör örgütü PKK’dan kopuşları hızlandıracak yasal adımların ilerleyen dönemde atılması bekleniyor.

Görüştüğüm Ankara’daki kaynaklar gelinen aşamayı büyük bir fırsat olarak görüyor:
“Türkiye bölgenin en büyük ekonomik ve askeri gücü. Bu gerçek Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar için geçerli bir durum. Bölgenin her anlamda çekim merkeziyiz. Bölgedeki toparlanma devam ettiği sürece Suriye, Irak, Ermenistan tüm komşularımızın yüzünü döneceği yer Türkiye olacaktır. Şimdi komşularımızla ekonomik entegrasyon dönemi. Suriye’nin toparlanması, Irak’la imzalanan kalkınma yolu projeleri ülkemiz ve bölgemiz için önemli fırsatlar içeriyor”
Bu sözlerin kısa özeti ise, “Türkiye yıllardır beklenen büyüme sürecine girdi artık kimse durduramaz” cümlesinde saklı gibi görünüyor.
İç savaş sırasında ülkeyi terk eden milyonlarca Suriyeli mültecinin geri dönebilmesi için uygun yaşam ve ekonomik koşulların sağlanması büyük önem taşıyor.
Konutlara ilave olarak ülkede yollar, enerji santralleri ve iletişim hatlarının yeniden inşası için geniş çaplı yatırımlar yapılacak.
Türkiye’nin desteğiyle ekonomik yaptırımlar kaldırılırken petrol doğalgaz ve tarım gibi öz kaynaklar artık ülke ekonomisine akacak.
Yapılan uluslararası analizlere göre, Suriye'nin yeniden yapılanma ve inşa maliyetinin yaklaşık 400 milyar doları bulabileceği, bu maliyetin yüzde 65'inin konut sektöründen kaynaklanacağı tahmin ediliyor.
Öz kaynaklarını Esed döneminde büyük ölçüde kaybeden Suriye’nin yeniden inşa sürecinde uluslararası kuruluşların ve bölgesel güçlerin sunacağı finansal ve teknik desteğe ihtiyacı var. Bu desteğin sağlandığı konusunda önemli işaretler görünüyor. Suriye’nin yeniden inşasında Türk işadamları için önemli imkanlar bulunduğu biliniyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde adım adım gelinen aşama Cumhuriyet dönemi dış politikasının en büyük başarısı olarak karşımızda duruyor.
Türkiye’nin bundan sonraki stratejisi ise, Suriye ve Irak başta olmak üzere komşularla ekonomik ilişkileri geliştirmek. Karşılıklı ticaret ve işbirliğini artırmak.
Zoru başarıp dengeleri lehine çeviren Türkiye şimdi bağları sıklaştırma stratejisi izleyecek. Türkiye, yakaladığı rüzgar ve uyguladığı stratejiyle bölgede etkisini artırarak büyüyecek.
Görünen o ki “Türkiye Yüzyılı” yeni başlıyor.
Yıllar süren iç savaşın ardından Suriye’de SDG’nin tasfiyesiyle tarihi bir viraj dönülüyor işler rayına oturmaya başlıyor. Gelinen aşamada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT Başkanı İbrahim Kalın tarafından ilmek ilmek örülen strateji çalıştı ve Ankara bölgede aleyhine olan dengeleri değiştirmeyi başardı.
Çok değil 5 yıl geriye gittiğimizde güney sınırımızda kurulmak istenen terör koridoru tehlikesi en güçlü şekilde dile getiriliyordu. Karşımızda ABD, Rusya, İran, Suriye Esad rejimi ve adı SDG olarak değiştirilen PKK vardı.
15 Temmuz darbe girişimine rağmen Suriye’ye askeri operasyonlar yapan Türkiye, sınırındaki terör koridorunu parçaladı.
Esad rejimi Rusya ve İran’ın bombardımanı altında İdlip’te sıkışan muhalifleri ölümden kurtaran Ankara’ydı. İçeride muhalefet Esad’a mektup yazıyor ‘Türk askerini geri çekmekten ve kayıplar için tazminat ödemekten’ bahsediyordu.
2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giderken gündemdeki ana başlık sığınmacılar konusuydu.
Türk Amerikan ilişkilerini zehirleyen en önemli başlık; ABD’nin Suriye’de PKK’ya verdiği açık destekti. Donald Trump’ın ikinci kez seçilmesi sonrası Erdoğan-Trump ilişkisi Türkiye için avantaja döndü.
Stratejik akıl ve sabırla üretilen plan devreye alındı.
İçeride 21 Ekim’de Devlet Bahçeli’nin konuşmasıyla Terörsüz Türkiye süreci başlatıldı, Suriye’de ise hem ABD hem de SDG üzerinde baskı kuruldu. Bundan yaklaşık bir yıl önce 8 Aralık 2024’te Esad rejimi çöktü yerine Ahmet el Şara başkanlığındaki yeni yönetim geldi. Yeni Suriye yönetimini her alanda destekleyen Türkiye’nin birinci önceliği Ahmet Şara’ya uluslararası meşruiyet kazandırmaktı.
Ancak bu sırada Türkiye içinde, “SDG PYD’ye askeri operasyon yapın terör sorununu harekatla çözün” baskısı gündeme getiriliyordu.
Ankara’nın önceliği ise askeri operasyon değil Şara’ya uluslararası meşruiyet kazandırmaktı.
Türkiye, Esad’ın devrilmesi sonrası 911 km’lik en uzun kara sınırına sahip olduğu Suriye’de bütün gücüyle sahadaydı. Rusya ve İran bölgeden çıkmak durumunda kalmış Şam yönetimine en büyük desteği Ankara vermişti.
Rusya Ukrayna ile uğraşıyor İran ise kendi derdine düşmüşken konjonktür Türkiye lehineydi. Ama boş durmayanlar vardı. İsrail
önce Lazkiye’de Nusayrileri ardından Suveyda’da Dürzileri ayaklandırdı. Suriye yönetimi Türkiye’nin açık desteğiyle bu kalkışma girişimlerini bastırdı.
Uluslararası konjonktür hiç bu kadar Türkiye’nin lehine olmamıştı. içerideki siyasi atmosfer (CHP’li belediyelere operasyon yapılmasına rağmen) olumluydu Meclis’teki siyasi partiler Terörsüz Türkiye masasına oturmuştu.
Bir yandan ‘Terörsüz Türkiye süreci ilerlerken diğer yandan Ankara Washington hattında iletişim hiç kesilmedi..
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tecrübesi ve etkili ilişkileri Türkiye’yi öne çıkardı. ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın açıklamaları kamuoyunda zaman zaman tepki çekse de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dahilinde, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Barrack’la iletişimi en iyi şekilde sürdürdü. Barrack Türkiye için önemliydi.
O sırada tarihler 2025 yazını gösteriyor ve ABD Başkanı Trump kurmaylarına şu talimatı veriyordu; “Suriye’de beni Türkiye ile karşı karşıya getirmeyin” diyordu.
Ardından Trump Ahmet Şara’yı önce Suudi Arabistan’da ardından Beyaz Saray’da kabul etti o görüşmeye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da katıldı. Bu görüşmelerde Türkiye’nin büyük etkisi vardı.
Böylece Şam yönetimi DEAŞ’la mücadele koalisyonuna dahil edildi Sezar yaptırımları dahil tüm yaptırımlar kaldırıldı. Sıra da SDG PKK’ya destek veren AB ülkeleri vardı. Trump’ın ardından AB liderleri de Şara’yı Şam’da ziyaret etti. Artık ABD ve AB’nin muhatabı Şam yönetimiydi.
Satranç tahtasında son hamle SDG’ydi. 10 Mart mutabakatının süresi dolarken Türkiye, ABD ve Şam, SDG-YPG’ye entegrasyon baskısını artırdı. İsrail’e ve ABD’deki Siyonistlere güvenen SDG YPG zamana oynamaya çalıştı ama kaybetti.
ABD desteğini geri çekerken Türkiye destekli Suriye Ordusu önce Halep’i kontrol altına aldı ardından iki günde SDG YPG’yi kontrol ettiği alanlardan çıkardı. Uzun süredir temas kurulan Arap aşiretleri de SDG’den ayrılıp Şam yönetimine tabi oldu.
Gelinen son noktada ABD Başkanı Trump, SDG ile yolları ayırdıklarını açıkladı. Tom Barack ise yeni partnerlerinin Ahmed Şara yönetimindeki Şam yönetimi olduğunu duyurdu.
Aynel Arap ve Haseke’ye hapsolan SDG’ye verilen 4 günlük sürenin sonuna gelindi. SDG’nin kurduğu Rojava hayali iki günde çöpe döndü. Gözyaşlarıyla yalvarmalar ve provokasyonlar işe yaramadı.
Şimdi ya Şam yönetimine entegre olacaklar ya da Kandil’in baskısıyla harakiri yapacaklar.
...İş anksiyetesi son zamanlarda son zamanlarda sıkça duyduğum konulardan biri. Askında çoğu zaman stres deyip geçtiğimiz durumlar, yaygın ve sürekli hale geldiğinde iş anksiyetesini oluşturur. Küçük bir hatayı günlerce kafaya takmak, “Ya yanlış yaparsam” korkusuyla yoğun dönemlerden geçmek sebep olur. Defalarca kez ek postaları kontrol etmek, oluşabilecek olaylar üzerinden felaket senaryoları yazmak, sürekli suçlu ve hata yapmış gibi hissetmek genellikle gerginlik olarak vücuda yansır.
İş anksiyetesi, aslında, işle ilgili duyulan sürekli huzursuzluk hâli. Herkes zaman zaman iş yüzünden gerilebilir; ancak bunun normal bir durum olduğunu kabul edip bu durumu bir felakete çevirmememiz gerekir.
Peki iş anksiyetesi, ile nasıl baş edebiliriz? Bazen iş anksiyetesi kişinin günlük hayatını doğrudan etkileyebilir. Uyku düzeniniz bozulabilir, stres sonrası vücudunuzda çeşitli komplikasyonlar oluşabilir.
İlk öncelikle bu durumun farkına varılmalıdır. Kişinin durumunun artık anksiyete boyutunda olduğunu kabul etmesinin ardından kimsenin kusursuz olmasına gerek olmadığını önceli hale getirmemiz gerekir. Bedendeki olumsuz değişimlerin farkına varılmalıdır.
Bazen ise sen her şeyin yaptığın halde stresinin devam ettiğini hissedersen bu durum sen den kaynaklı olmayabilir. Bu bazen senin değil ortamın problemidir. Baskıcı ve belirsiz kişilerden oluşan ortamlar sizin iş anksiyeti edinmenize olanak sağlar.
...Son günlerde dijitalin dünyanın koridorlarında yeni bir kısaltma kelimeyle karşılaşıyoruz. Onun adı: GEO. Evet, herkes birbirine aynı soruyu soruyor: "SEO’nun devri bitti mi, artık GEO mu konuşacağız?"
Bu soruyu soranların yüzündeki o telaşlı ifadeyi aslında tanıyorum. Onlar daha çok bir şeyi kaçırma korkusu, trenin gerisinde kalma endişesi taşıyorlar. Ama kimse meselenin teknik bir harf değişiminden çok daha derin, çok daha "insani" bir yere evrildiğini dile getirmiyor. Söz konusu bu tartışmaya ben sadece bir yayıncı veya bir yönetici olarak bakamıyorum çünkü işin vebalini ve geleceğini düşünen biri olarak bakmak zorundayım.
Bulunmanın yetmediği bir eşikteyiz!
Bakın, Avrupa’yı yıllardır izliyorum. Siyasetinden medyasına kadar her alanda müthiş bir "tanımlama" merakı var. Raporlar kusursuz, analizler derin, kavramlar pırıl pırıl. Ama iş o raporun dışına çıkıp bir irade sergilemeye gelince, koca bir hantallık başlıyor. Kimse "doğru" olanın dışına çıkıp "gerçek" olanla yüzleşmek istemiyor. İşte SEO dediğimiz o geleneksel yapı, biraz bu güvenli limana benziyor. Kuralları belli, algoritması ölçülebilir, sınırları çizilmiş... Bir nevi konfor alanı.
Peki, GEO dediğimiz bu yeni dalga bizlere ne demek istiyor?
Sadece görünür olmayı değil, "anlamlı" olmak zorundasınız diyor. Yani eskiden bir anahtar kelimeyi doğru yere yerleştirip arama motorunun kapısını çalabiliyordunuz ve o kapı size açılıyordu. Ama bugün dünya başka bir yere gidiyor. Yapay zeka motorları artık sizin "ne dediğinize" değil, "kim olduğunuza" ve "neyi temsil ettiğinize" de bakıyor. Dolayısıyla sadece bulunmak yetmiyor; referans verilmek, güvenilmek ve o bilginin sorumluluğunu taşımak gerekiyor.
Tıpkı iş dünyasındaki o meşhur tipler gibi... Hani işi alana kadar kapınızda yatan, "her şeyi hallederiz" diyen ama imza atıldıktan sonra sırra kadem basanlar var ya; işte sadece SEO odaklı içerikler de biraz onlara benzemeye başladı. Aramada en üstte çıkıyor ama içine girdiğinizde ne bir ruh var ne de bir cevap. Sorumluluktan kaçan, sadece "tıklanma" peşinde koşan bir kurnazlık.
Oysa biz TGRT Haber’den Türkiye Gazetesi’ne, Türkiye Today’den tüm dijital iştiraklerimize kadar başka bir ağırlığın peşindeyiz. Bizim için dijital varlık, sadece bir trafik verisi değil; bir toplumun hafızasına atılan imza demek.
Şimdi soruya geri dönecek olursak, SEO mu, GEO mu cevabına söyleyecek en kısa sözüm şudur: Dijitalde görünmek ayrı, ağırlık ayrı bir olaydır.. Bu sebeple cevabım da ne o, ne de öbürüdür. Zira; dijitalin bu uçucu, her an silinebilir ve her an manipüle edilebilir doğasının tam ortasına "insani bir ağırlık merkezi" koyabilmektedir bana göre... Çünkü yapay zeka sizin içeriğinizi tarayıp bir cevap oluştururken, o cevabın arkasındaki otoriteyi ve samimiyeti de bir şekilde hissetmek zorundadır. Bu da teknikle değil, ancak ve ancak tutarlılıkla mümkün olur. Olmalıdır!
Şu koca dünyamız biliyoruz ki daha da karmaşık bir yer haline öyle ya da böyle gelecek, getirilecek. Aramalar daha karmaşık, cevaplar daha kestirme olacak bu kesin. Fakat ayakta kalanlar, sadece Google’ın algoritmalarına göre hizalananlar değil, bir duruşu, bir derdi ve en önemlisi de bir mesuliyeti taşıyanlar olacaktır. Bunu yakın bir gelecekte hep birlikte göreceğiz inşallah...
Zaten bizim derdimiz de ekranlarda sadece bir yer kaplamak olmadı hiçbir zaman. Tam tersine ekranın karşısındaki topluma: "burada güvenilir bir akıl var" dedirtebilmek derdinde ve sorumluluğundayız. Gerisi zaten sadece harflerden ibaret.
Haftaya tekrar görüşmek üzere, sağlıcakla kalın…
...Bir süredir yazılarımı aksatıyorum. Bunu fark etmiş olanlar vardır, olmayanlar da vardır; hiç sorun değil.
Ama ben farkındayım.
Ve şunu en baştan söyleyeyim: Ben bilmiyor muyum dakikada altı aylık köşe yazısı yazdırabileceğimi?
Elbette biliyorum.
İstersem bir tuşa basarım, önümüzdeki yılın tüm başlıkları hazır olur. Hatta kelime sayısı tutar, imla hatası olmaz, trend kelimeler bolca serpiştirilir.
Ama işte…
İçimden gelmedi. Elim gitmedi. Açıkçası yazamadım.
Bu yüzden TGRT Haber’e sabırları için teşekkür ederim. Sabretmeye de bilirlerdi!
Bir de abidik, gubudik gibi başlıklara katlandıkları için. Her editörün kaderi değildir böyle yazarlarla yaşamak.
Ama galiba aslolan da burası değil mi? Son zamanlarda kendime şunu soruyorum: Köşe yazarlığı, yapay zekadan sonra gereksiz bir şey mi oldu?
Düşünün…
Haber siteleri artık haber yazmak zorunda değil. Veri var, algoritma var, otomasyon var. Kim ne dedi, nerede oldu, kaç kişi etkilendi…
Hepsi makine için çocuk oyuncağı. Analiz mi? Yapar. Özet mi? Anında. Karşılaştırma mı? Excel’den hızlı.
O zaman, biz neden hala yazı yazıyoruz?
Daha doğrusu… Bizden neden yazı bekleniyor?
Belki de cevap şu: Yazının kendisi için değil, yazamama hali için.
Makine yazabilir. Ama yazmak istememeyi anlayamaz. İçinden gelmemesini taklit edemez. Ruh hali "bugün olmaz” demez.
Yapay zeka hiç “elim gitmedi” demez. Hiç “bugün susmak daha doğru” demez. Hiç “yanlış hissettiğim bir şeyi doğruymuş gibi yazmayayım” demez.
İşte köşe yazısını hala değerli kılan yer burası galiba.
Köşe yazarlığı belki de artık bilgi verme işi değil. Çünkü bilgi bol. Hatta fazla bol. Taşmış durumda.
Köşe yazarlığı artık insan halini gösterme işi olabilir. Tereddüdü, kararsızlığı, çelişkiyi, duyguyu, hatayı…
Yani algoritmanın sevmediği her şeyi.
Ben bugün yazamadım. Çünkü duygularım net değildi. Çünkü söyleyeceğim şeyin doğru olmasından çok, samimi olması gerekiyordu.
Ve samimiyet bazen susmayı gerektirir. Makine bunu bilmez. Çünkü makine kusursuz olmaya programlıdır.
İnsan ise kusurlarıyla var olur.
Belki de köşe yazısı dediğimiz şey, form değiştirmeli, haftada üç yazı değil, ayda bir dürüst metin olmalı.
Belki fikirden çok hal anlatmalı, sonuç vermemeli, soru bırakmalı. Belki de köşe yazarlığı yerini başka bir şeye bırakacak: Düşünce günlüğüne.
Zihinsel notlara. Yarım kalmış cümlelere.
Yapay zeka çağında herkes pürüzsüz. Herkes tutarlı, mantıklı, herkes doğru.
Ama insan doğru olmak zorunda değil. İnsan bazen dağınık olur bazen fikri değişir, bazen dün savunduğunu bugün sorgular.
Bu bir zayıflık değil. Sadece insanlık...
Belki de bu yüzden bu köşe hala var. Ben yazabildiğim günlerde yazıyorum, yazamadığım günlerde susuyorum.
Ve galiba bu köşeyi değerli yapan şey de bu. Sonuçta bir algoritma gibi davranmamam. Ya da bir makine gibi üretmemem.
Duygularımın olması. Hatalarımın ve kusurlarımın olması gerekmez mi?
Ancak artık kusursuzluk çağını geçtik. Şimdi kusurlarla güzel olabilen bir döneme giriyoruz. Yapay zeka bize her şeyi daha iyi yapmayı öğretecek belki,
ama neden yaptığımızı hatırlatamayacak.
O yüzden yazı yazıyorum. Bazen aksatarak, saçma başlıklar atarak, bazen de içimden gelmediği için susarak.
Ve sanırım bu çağda en devrimci şey şu: İnsan kalabilmek.
TGRT Haber’e bir kez daha teşekkürler.
Sabırları, alan açtıkları ve hala bizden makine olmayan bir şey bekledikleri için.
Belki de mesele yazı değil.
Belki mesele hala insan olmamız.
Afrika Kupası’ndan döner dönmez Şampiyonlar Ligi’nde Atletico Madrid mücadelesine çıkan Osimhen, farkını bir kez daha net olarak gösterdi. Galatasaray’da son dönemde işler yolunda gitmezken, dün gece taraftarın oluşturduğu harika atmosferle Atletico’ya mağlup olmadı. Neredeyse galibiyet bile geliyordu.
Kırılma anı
Osimhen’in bireysel çabasıyla pozisyonu üretmesi ve Sara’ya çıkardığı top, maçın en net kırılma anıydı. Oblak’tan dönen topu Eren tamamlayamadı. Zamanlama hatası galibiyeti kaçırttı. Sara’nın erken dönmesi de Galatasaray’ı pozitif anlamda etkiledi. Yedek kulübesinde bulunması bile ayrı bir özgüven veriyor. Jakobs’un uçaktan iner inmez kadroya dahil olması ve süre alması da önemliydi.
Hatalar ön plana çıktı
Fakat dün gece Barış Alper beklentilerin çok altında kaldı. Birçok pozisyonu harcadı. Okan Hoca en sonunda oyundan alarak Eren–Jakobs kanadını oluşturdu. Eren de zaman zaman kritik hatalar yaptı. Yenilen golde Davinson ve Eren başroldeydi. Her şeye rağmen bu 1 puan Galatasaray’a ilaç gibi geldi. Cimbom, kötü gidişata bu 1 puanla “dur” dedi.
Uğurcan Çakır’ı da es geçmemek lazım. Dün gece harika kurtarışlara imza attı. Özellikle Griezmann’ın frikiğini aynı güzellikle çıkardı. Okan Hoca ve takım için bu beraberlik büyük motivasyon olacaktır.
Üniversite yıllarında okuduğum kitapla epey bir sarsılmıştım. 1941 yılının Haydarpaşa Garı'ndaki bir öğleden sonrayı anlatarak başlayan eser, şiir diliyle yazılmış bir roman gibiydi. Ondan ötürü bu eseri "mazmun roman" diye tanımlayanlar da olmuştu.
Kitabın sarsıcı tarafıysa bizim okullarda öğrendiğimiz Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki sorunsuz, mutlu bir ülke görüntüsünün çok uzağında hastalık ve yoksulluktan inleyen, 2. Dünya Savaşı döneminde vatandaşın ekmeği karneyle aldığı, bürokratların ve siyasilerin yolsuzluk ve rüşvetle iş yürüttüğü, halkın çoğunluğunun köylerde yaşadığı bir ülkeyi resmetmesiyle kendini belli ediyordu.
Edebiyatımızda Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nı geçebilecek bir esere henüz rastlamadık ama koca şairin anlattığı yılların manzarasıyla bugünkü genel durumu kıyaslarsak sevgili ülkemizdeki sorunların farklılaştığını görürüz.
Bugünün Türkiye’sinde çözüm bekleyen ancak hâlen bir arpa boyu yol alamadığımız konuların vicdan sahibi insanları yaralayıp tepkilerin büyüdüğü bir ortamla karşı karşıyayız.
* * *
Suça eğilimli çocukların cinayeti bir oyuna çevirdiğini ve doğru dürüst bir yasal düzenleme yapılmadığını en son Atlas Çağlayan isimli çocuğumuzun öldürülmesiyle gördük.
Yetmez gibi evladını yitiren aileye tehdit mesajları atan insan müsveddeleriyle karşılaştık. Yakalanıp tutuklanmalarıyla “Adalet işliyor.” dedik ama Atlas’ı katledip 15 yaşında cani olabilen bir çocuğun bugünkü İnfaz Kanunu’na göre en fazla 7 yıl ceza alıp sonra hiçbir şey olmamış gibi özgürlüğüne kavuşacağı gerçeğiyle de kahrolduk.
* * *
Evet, Türkiye’nin bugün 1930’lu 40’lı yıllardan çok daha farklı sorunları var. İçişleri Bakanı’mızın “Gereği Yapıldı” duyurusuyla paylaştığı operasyonlarla ülkemizde bir pıtrak gibi yayılan uyuşturucu çeteleri, sanal kumar ve bahis oynayarak tüm varlıklarını yitirip canlarına kıymadan son bir video çekerek mafya liderinden yardım isteyen vatandaşlar, eski-yeni eş, sevgili, erkek arkadaş elinde öldürülen kadınlar, bazı belediyelerin ihalelerinde yolsuzluk ve rüşvet ağı kurulduğu iddiaları üzerine devam eden soruşturmalar, içinde ünlü isimlerin de olduğu uyuşturucu, bahis, fuhuş gibi operasyonlar, trafikte araç içinde çeteler tarafından infaz edilenler…
Hiçbir suç işlemese, hayatını yanlışa bulaşmadan sürdürmeyi bir ideal bilse bile bir insanın sürekli bu gelişmelerin olduğu ülkede umutsuzluğa düşmeden yarınlara güvenle bakması ne kadar mümkündür?
Meclis’ten geçen 11. Yargı Paketi’yle 50 bine yakın mahkûmun serbest kalması bir ülkede suç işlemeye eğilimi olanları suçtan nasıl uzak tutar ve o ülkenin hakiminin, savcısının bir suçlu karşısında nasıl bir ağırlığı kalabilir?
1 yıl önce Van Gölü’nde cansız bedeni bulunan üniversite öğrencisi 21 yaşındaki Rojin’in babası Nizamettin Bey “Kızım intihar etmedi, cinayete kurban gitti.” deyip adalet için Meclis kapısında açlık grevi başlatmaya hazırlanıyorsa ve hâlâ bu olaydaki şüpheler giderilemediyse ailesinden uzakta okuyan kız öğrencilere, o kızların ana babalarına nasıl bir güvensizliğin ve korkunun yansıdığını tahmin edebiliyor muyuz?
* * *
Sevgili ülkemde işleyen sistemde dürüst, namuslu, ahlaklı, çalışkan insanın başına gelmedik bela kalmazken ne kadar namussuz, dolandırıcı, kısa yoldan zenginleşmek için yapmadığı kepazelik kalmayan, eli kana bulanık tipler köşe başlarını tutup güçlenmişse birilerinin bakmaktan ziyade artık görmesi gerekir.
Yok, görmemekte ısrar edip bundan önce istikrarlı bir şekilde olduğu gibi “Önümüzdeki seçimi kurtaralım yeter” gibi sığ bir anlayışa kapılırlarsa bir gün bu bataklık onları ya da yakınlarını da içine çekip hiç ummadıkları bir zamanda yutuverir.
Ve gün gelir bu işin sonu, ülkedeki en aklı başında olanları bile bireysel silahlanmaya götürüp kendi adaletini sağlamaya doğru iter. Ondan sonra da her şeyini çarçur edip borç batağına saplanan vatandaşın Allah’ın emaneti olan canına kıymayı düşünecek kadar büyük bir günaha batıp mafyadan medet beklemesi gibi olaylar haber bile olmaz, sıradanlaşıverir.
ÜLKEYİ ÇİÇEKLENDİRENLER DE VAR
Ülkemizde hep de kötü şeyler olmuyor. Ancak bu güzel ve iyi şeyler kötüler kadar örgütlü olmayıp bireysel takıldıkları için hem duyması hem de haberinin yayılması çok zor oluyor.

Kastamonu Çatalzeytin’in köyünde imamlık yapan Rıfat Şahin'in karlar altında “Hey canlarım be, gelin buraya” diyerek seslendiği kedileri soğuk havada beslemeye çalışırken çekilen videosu izleyenlerin içini ısıtıyor.
* * *
Balıkesir Edremit’te yaşayan Şadi Arslan, okuluna otobüsle giden lise öğrencisi kızı için durak yapıyor. Durağın yaşlılarca kullanılma ihtimaline karşı da içine bank koyuyor.

Baba Arslan “Kızım haftanın 7 günü yollarda. Yağmuru var, kışı var. ‘Bir durak yapayım da en azından ıslanmasın, soğuktan korunsun.’ düşüncesiyle yola çıktım.” derken durumu fark eden Balıkesir Büyükşehir Belediyesi aynı yere daha iyi bir durak yapıyor.
* * *
Sivas’taki Burhan Haksever İlkokulu’nda öğretmen ve idareciler kasiyersiz kantin yapıyor, “Dürüstlük Dolabı” denilen bölmelerden istediği ürünü alan öğrenciler, üzerlerinde yazan parayı oraya bırakıyor.
Okulun müdürü Kenan Sarı “Kimsenin olmadığı yerde çocuklarımızın gösterdiği davranışın gerçek dürüstlük olduğunu çocuklarımıza anlatmaya çalıştık.” diyerek uygulamanın ilk haftasında kasanın 800 lira fazla verdiğini söylüyor.

Kantinden yararlanan 4. Sınıf öğrencisi Esmanur ise “Aslında görevlinin durmasına gerek yok çünkü herkesin içinde bir görevlisi var, o da vicdanı.” sözleriyle büyük bir ders veriyor.
* * *
Sosyal medyada “Bir Adım Öne Çık” akımına katılan bir baba ve kız, bisiklet sahibi olma, pizza yeme, anne-babanın okuldan eve götürmesi gibi sorulara adım atarak cevap verirken babanın en arkada kalmasına dayanamayan kız çocuğu ağlayarak babasına sarılıveriyor.
Evet, bunlar da bu ülkede oluyor ve sessiz sakin zuhur ediyor, gürültü çıkarmıyor. Bu ülkede güzel insanlar da var. Birtakım güzel insanlar avucuna un konduğunda leziz, bereketli ekmekler yapacaklarını kanıtlıyorlar böylece. Selam olsun hepsine, iyi ki varlar!
BAYRAK VE PROVOKATÖR
Suriye’de ordunun başlattığı harekât, terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG’yi dağıtıp köşeye sıkıştırırken sonunda örgütün bozduğu ateşkesin ardından tekrar operasyonların devreye girmesiyle 4 günlük bir ateşkeste anlaşmaya varıldı.
Bugüne kadar besleyip palazlandırdığı örgüte ABD’nin “Seninle şimdilik işim bitti.” manasındaki mesajıyla da Suriye’deki sürecin barışçıl ilerlemesine dönük sinyaller belirdi.
Ancak ordu bu kadar başarılı olmuşken Suriye’deki Kürtlerin dahi yaka silktiği örgütten Haseke Valiliği ile Savunma Bakan Yardımcılığı için aday göstermesini istemek ve Fırat’ın doğusunda hakimiyet alanı vermek ileride yeni sorunlara neden olmayacak mı? Hani Suriye’nin toprak bütünlüğü, nerede iki başlı olmayan yönetim anlayışı?
Hâl böyleyken Terörsüz Türkiye sürecini unutmuşa benzeyen DEM Parti, grup toplantısını Nusaybin’de yaptı. Toplantının ardından Suriye sınırına yönelenler Kamışlı’da Türk bayrağını indirip sınırdan geçmeye teşebbüs ettiler.
Kalabalıkları oraya toplayan DEM Partililerden “derinden” üzüldüklerine dair bir açıklama gelirken olayla ilgili 35 kişi tutuklandı, 14 şüpheli gözaltına alındı, 50 kişi için yakalama kararı çıkarıldı.
Bayrağı indiren ve PKK ile YPG’yi kendilerinden sayan Kürt halkı mı peki? Bu alçaklığı yapanlar, her ülkede bulunabilecek tıynette bir avuç hain ve satılıktan başka kimse değildir.
Sosyal medyada işi Kürt ırkçılığı hatta faşistliği noktasına getirip Suriye'deki tüm olayları sözde “Kürtçülük” adı altında yorumlayarak terör örgütlerini Kürtlerin temsilcisi olarak gören bir kitle var. Adalet Bakanlığı'nın başlattığı soruşturma, bu sosyal medya teröristlerinin ensesinde.
Sosyal medyayı terör propagandası için kullanıp "Kürtçülük" kılıfıyla ülkesini seven, namuslu Kürt vatandaşlara en büyük saygısızlığı yapanlara inat hem ülkemizde hem de Suriye’de bulunan aklı başında bir Kürt’ün ne Türk bayrağıyla bir alıp veremediği var ne de örgüte sempatiyle bir bakışı.
Yaşananlara, Kürt ırkçılığıyla yaklaşanlar, kaçırılıp terörist yapılan evlatları için Terörsüz Türkiye sürecine rağmen hâlâ DEM Parti binaları önünde umutla nöbet tutan Kürt aileleri bu hesapta nerede konumlandıracak o zaman?
* * *
Terörsüz Türkiye sürecinde Kandil’den gelen teröristler temmuz ayında Süleymaniye’de silahları yakmıştı. Suriye’deki operasyonlar sırasında “Bahoz Erdal” olarak bilinen Fehman Hüseyin’in Suriye’ye geçmesi ve Ahmed Şara’nın, YPG’nin Kandil’den talimat aldığını açıklaması, süreçle ilgili soru işaretlerini hayli artırdı.
Bu işin sonu nereye varır, Suriye’deki durum nasıl şekillenir ve Türkiye’ye yansıması ne yönde olur? Bir dolu yorum var ama Ferhat Abdi Şahinlerin, Bahoz Erdalların, Murat Karayılanların, Duran Kalkanların Kürt halkının kaderini tayin etmeye çalışması, yıllardan beri en büyük acıları yaşayan bir halka hakaret değil de nedir?
Abdurrahim Karakoç’tan:
Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,
Hele boz dumanlar çekilsin de gör.
Her haftası bayram, her günü düğün,
Hele yaylalara çıkılsın da gör.
(…)
Anlamaz, bilmezsin sen bizim halkı,
Sevgiyi bulasın, yakına gel ki...
Kalıplar gerçeği göstermez belki
Gönül perdeleri sökülsün de gör.
...Suriye sahasında silahlar birkaç günlüğüne sustu ama hesaplar bitmedi…
Suriye ordusunun, Fırat Nehri’nin batısındaki bölgelerde terör örgütü YPG’ye karşı başlattığı geniş çaplı operasyonların ardından ilan edilen 4 günlük ateşkes, sahadaki gerçeğin üstünü örtmüyor.
Bu, zamandan kazanmak isteyen SDG’nin yeni bir taktik manevrası…
Son günlerde yaşanan çatışmalar, Suriye’de Şara hükümeti ile SDG arasındaki mutabakatın aslında ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu bir kez daha gösterdi.
Suriye ordusu, operasyonlar kapsamında Rakka'nıın kuzeyinde yer alan ve SDG’nin kontrolündeki Aktan Hapishanesi’nde denetimi ele geçirdi.
Fırat Nehri’nin doğusundaki ilerleyiş sırasında Haseke’nin güneyinde bulunan Kabur Barajı da Suriye ordusunun kontrolüne geçti.
Bu gelişmeler, sahada üstünlüğü net biçimde ortaya koydu.
Ancak perde arkasındaki tablo daha karanlık.
Operasyon bölgelerinde YPG unsurlarının kaçmaya çalışan sivilleri katlettiği bilgileri ortaya çıktı.
Bu sivil katliamları, örgütün yıllardır pazarladığı 'DEAŞ’la mücadele eden güç' algısının çöktüğünü gösterdi.
Resmi açıklamalara göre ateşkes; SDG’nin işgal ettiği bölgelerin Suriye devletine entegrasyonu için ayrıntılı bir plan hazırlanması ve taraflar arasında istişare yapılmasını kapsıyor.
YPG, hep yaptığı gibi şimdi de zaman kazanma stratejisini devreye soktu.
Amaç; sahadaki baskıyı azaltmak, güçlerini yeniden toparlamak, ABD ile temaslarını derinleştirmek ve entegrasyon adı altında özerk yapıyı koruyacak bir statü elde etmek.
Bu ateşkes adımı, YPG’nin yeni hamlesinin ta kendisi.
Bu süreçte YPG, ateşkesi kullanarak hem askeri varlığını tahkim etmeyi hem de masada siyasi kazanım elde etmeyi planlıyor.
İlan edilen ateşkes, bir çözüm değil; net şekilde yeni bir kırılmanın habercisi.
Sahada kazanılan alanlar, masada kaybedilirse… Suriye bir kez daha aynı tuzağa düşer.
Bu ateşkes, SDG’nin nefes alma molasıdır.
Silahlar sustu belki ama hesaplar hala masada duruyor!
...Herkes suça sürüklenen çocukları konuşuyor.
Ama kimse bu çocukların yetiştiği aileleri konuşmuyor.
Bakın özellikle aile diyorum. Çünkü çocuk dediğimiz şey boş bir levha değil; ilk tohumu evde alır. Şiddeti, ihaneti, aldatmayı, ahlaksızlığı… Ne varsa. Eskiler boşuna dememiş: “Ne görürsen onu öğrenirsin.”
Adeta bir karma, bir döngü içindeyiz.
Evde annesinin babasını ya da babasının annesini aldattığını gören bir çocuk, aldatmaya meyilli büyür.
Evde şiddeti, küfrü, aşağılanmayı normalleştiren bir ortamda yetişen çocuk; vicdanı değil, öfkeyi öğrenir.
Bu yüzden “ille de ahlak, ille de edep” demiş zat-ı muhteremler. Çünkü aile temeli çürükken çocuklardan vicdan beklemek, çölde su aramak gibidir.
Ben bir önceki yazımda “ehliyet” demiştim.
Evet, ehliyet.
Ehliyet almadığımız her alanda savurganlık başlar.
Saldırganlık başlar.
Sapma başlar.
Anne-babalık da ehliyet ister.
İnsan yetiştirmek, bir canı şekillendirmek basit bir içgüdü işi değildir.
Bugün dışarıda cinsiyet ayrımı yapmadan söylüyorum ciddi bir öfke var.
Ciddi bir doyumsuzluk.
Ciddi bir yozlaşma.
Bu bir felaket senaryosu değil.
Bu, yaşanmışlığın, tecrübenin konuşmasıdır.
Ve tecrübeden ders almayan her birey, o dersi yeniden yaşamak zorunda kalır.
Bundan henüz bir buçuk yıl önce; kasapta çalışmak isteyen, eve bıçak modelleri getiren bir çocuk iki kız çocuğunu katletmedi mi?
Aile ne demişti?
“Biz ne yapabiliriz?”
Pardon?
Bir çocuk psikopat eğilimler sergileyecek, bu kez sessiz kalınacak.
Anne-baba susacak.
Çevre susacak.
Hatta hata sinyalleri veren doktora rağmen susulacak.
Sonra ne olacak?
Biz televizyonlarda akran zorbalığını konuşacağız.
Çocuk cinayetlerini tartışacağız.
“Çocuk katiller” başlıkları atacağız.
Peki sorun çözülecek mi?
Hayır.
Bu işin çözümü anayasa değil.
Mahkeme değil.
Tutuklama hiç değil.
Bunun tek bir çözümü var:
Toplumu sil baştan eğitmek.
Ama bu kez okuma yazmadan önce…
Ahlak öğretmek.
Edep öğretmek.
Vicdan öğretmek.
Merhamet öğretmek.
Çünkü insan olmayı öğrenmemiş bir çocuğa matematik öğretmenin, teknoloji öğretmenin, kariyer hayali kurdurmanın hiçbir anlamı yok.
Temel yoksa, bina çöker.
...



