Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Geçen gün Prof. Dr. Hasan Aydın’ın bir değerlendirmesinde, yoğurdun şeker hastalığına iyi geldiği ve özellikle Tip 2 diyabeti önlemeye yardımcı olduğu sözlerini duydum. Bunu (FDA) Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç Dairesi’nin çalışmalarına dayandırıyordu.
Açıkçası ben de bir süredir bu yönde bazı duyumlar alıyordum; ancak bunu saygın bir bilim insanının ağzından duymak çok iyi oldu. Çünkü ben de Tip 2 diyabetle yaşayan milyonlarca insandan biriyim.
Yoğurdun Sessiz Hikâyesi
Evde yapılan, emekle mayalanan o sade yoğurdun sağlığımıza fayda sağlayabileceği düşüncesi beni çok ilgilendiriyor. Çünkü çocukluğumun sofralarını hatırlatan, doğal ve mütevazı bir besinin, uluslararası bilimsel araştırmalara konu olması çok değerli.
Demek ki annelerimizin yıllardır sezgisel olarak bildiği bazı gerçekler, bugün laboratuvarlarda da karşılık buluyor.
Elbette hiçbir gıda tek başına mucize değil. Ama yine de yoğurdun, dengeli bir beslenme düzeninin bir parçası olarak diyabetle mücadelede küçük de olsa bir destek sunabileceğini bilmek ve bilimin bu yönde çalışmalar yapıyor olması, geleceğe dair umutları tazeliyor.
Belki de şifa bazen karmaşık formüllerde değil; soframızdaki sade bir kâsede, evimizin mutfağında mayalanan o beyaz huzurda gizli ne dersiniz?
Peki, bu beyaz lezzet gerçekten şeker hastalığını önlemede etkili olabilir mi?
Bu sorunun yanıtı bence henüz net değil. Beslenme bilimindeki büyük araştırmalarıyla tanınan FDA’nın bu konuda olumlu beyanları var. Fakat “yoğurt kesin diyabet önler” tezinden ziyade, “düzenli yoğurt tüketimi bu hastalığı önlemede faydalı olabilir” düşüncesi üzerinde duruluyor.
İnsülin, glikoz ve diyabet
Yanlış beslenme sonucu ve biraz da genetik olan “Şeker” ya da “Tip 2 Diyabet”, günümüzün en yaygın kronik rahatsızlıklarından biri. Neredeyse ülkemizdeki her 4-5 kişiden biri bununla mücadele ediyor.
Hastalık, vücudumuzun temel enerji kaynağı olan glikozun hücrelere girmesini sağlayan insülinin etkinliğinin azalmasıyla başlıyor. Kan dolaşımında biriken bu glikoz, kalp damar hastalıklarına, böbrek sorunlarına ve diğer komplikasyonlara zemin hazırlıyor.
Bu sürecin önlenmesinde, yaşam tarzı ve beslenme büyük rol oynuyor.
Yoğurt ve Tip 2 Diyabet ilişkisi
Yoğurt, sadece fermente edilmiş bir süt ürünü değil; içinde canlı kültürler, probiyotik bakteriler, protein, vitamin ve mineraller barındırır. Bu içerikler, bağışıklık sistemini desteklemekle kalmaz; aynı zamanda glikoz metabolizmasıyla ilgili ipuçları veriyor.
Birçok bilimsel çalışma, yoğurt tüketimi ile Tip 2 diyabet riski arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor.
ü 2014 yılında yayımlanan bir araştırma, haftada 4,5 porsiyon yoğurt tüketen kişilerde Tip 2 diyabet riskinin %28 oranında daha düşük olduğunu söylüyor.
ü Bazı geniş derlemelerde de günlük yaklaşık 80–125 g yoğurt tüketen bireylerde bu riskin %14 daha düşük olduğu vurgulanıyor.
ü ABD’de yapılan üç büyük çalışmanın meta-analizinde de yüksek yoğurt tüketiminin Tip 2 diyabet riskini azaltabileceğine dair tutarlı bir ilişki olduğu belirtiliyor.
Bu bulgular, yoğurdun içerdiği faydalı bileşenlerin metabolik süreçleri olumlu etkileyebileceğini düşündürüyor.
FDA gözüyle yoğurt
2024 yılında FDA, yoğurt üreticilerinin ürün ambalajlarında özel bir açıklama yapmasına izin veriyor.
“Düzenli olarak yoğurt yemek, (haftada en az 2 fincan) Tip 2 diyabet riskini azaltmaya yardımcı olabilir; bu ifade sınırlı bilimsel kanıtla desteklenmektedir.”
FDA bu beyanıyla, yoğurt ile diyabet riski arasında bir ilişki olduğunu kabul etmekle beraber bu etkinin doğrudan neden-sonuç ilişkisi olarak kanıtlandığını da söylemiyor.
Yani yoğurt, diyetin bir parçası olarak faydalı olabilir, ancak tek başına bir mucize oluşturmaz.
Sağlıklı beslenmede bağırsaklarımızın rolü
Yoğurdun faydalarından biri de probiyotik bakteriler ile ilgili. Bağırsaklarımızda yaşayan trilyonlarca bakteri, sindirimden bağışıklığa, metabolizmadan hormonal dengeye kadar birçok sürece katkıda bulunuyor. Probiyotikler de bu mikroflora dengesini destekliyor
Ayrıca yine bir klinik çalışmasında, probiyotik yoğurt tüketimi, Tip 2 diyabetli bireylerde uzun dönemde kan şekeri kontrolü (HbA1c) üzerinde olumlu eğilimlere yol açıyor.
Yoğurt, bu hastalık üzerinde her zaman güçlü bir koruyucu etki sağlar mı?
Uzmanlara göre, yoğurt yüksek protein, düşük glisemik indeks ve canlı kültürler sayesinde daha dengeli glikoz yanıtı sağlayabilir; bu da tokluk hissini artırır ve insülin duyarlılığını olumlu yönde etkileyebilir.
Bu yüzden yoğurdu sade tüketmek, yüksek şekerli meyveli çeşitlerden kaçınmak ve dengeli bir besin profiliyle birlikte değerlendirmek önemli.
Sonuç olarak,
Bilimsel çalışmalar yoğurt tüketimi ile Tip 2 diyabet riski arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor. FDA, bu ilişkiyi yeterli ancak sınırlı bilimsel kanıtla onaylayarak nitelikli bir sağlık iddiası olarak kabul ediyor.
Kaynaklar
2. https://www.sciencedaily.com/releases/2014/02/140205184736.htm?
3. https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/28615384/
...Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Hüseyin Gün ve Merdan Yanardağ’ın yargılandığı ‘siyasi casusluk davasının’ önümüzdeki günlerde hazırlanacak ek iddianame ile genişlemesi bekleniyor.
Ortaya çıkan iddianamedeki en önemli tartışma konusu, “Sayılan faaliyetler casusluk tanımına uyuyor mu” sorusu oldu. Buna mahkemeler karar verecek.
Ancak savclığın bugüne kadar yaptığı diğer operasyonlar ve bu iddianamedeki suçlamalara toplu olarak bakmak gerekiyor.
Siyasi casusluk davasındaki temel suçlama;
- Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla İstanbullunun verilerini darkwebe yüklemek ve yabancı istihbarat elemanlarıyla paylaşmak,
- İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı sonrası CHP’yi ele geçirmek ve Cumhurbaşkanlığı’na aday olmak biçiminde özetlenebilir.
“Bunun adı siyaset yapmaktır” diyenler doğru söylüyor ancak tüm bu faaliyetleri ‘casus kullanarak yaparsanız’ durum değişiyor.
‘Casuslardan yardım alarak algı kampanyası yürütmek ve yönetimi ele geçirme suçlamasının karşılığı’ nedir? Savcılar tüm yaşananları ‘siyasi casusluk’ olarak değerlendiriyor.
Soruşturmada yeni isimler
Aynı soruşturma kapsamında CHP Genel Merkezi Bilgi İşlem sorumlusu Orhangazi Erdoğan, İBB görevlileri şüpheliler Melih Geçek ve Naim Erol Özgüner‘in tutuklulukları devam ediyor.
Soruşturma kapsamında etkin pişmanlıktan faydalanan bir şüphelinin, kendisine verilen talimat uyarınca söz konusu verileri 2024 yerel seçimlerinde kullanmak üzere CHP Genel Merkezi'nde veri sorumlusu olan Orhan Gazi Erdoğan'dan aldığını beyan ettiği kaydedildi.
65 milyonun bilgileri paylaşılmış
YSK'den gelen cevapta, CHP Genel Merkezinin talebi doğrultusunda 21 Eylül 2023'te verilen kararla güncel yurt içi ve yurt dışı seçmen kütüklerinin parti genel merkezine gönderildiğinin bildirildiği belirtildi.
Şüpheli Erdoğan’ın ifadesinde, şüpheliler Melih Geçek ve Naim Erol Özgüner'e veri paylaşımı yaptığı, bunları link veya rar dosyası olarak gönderdiği hususunu kabul ettiği biliniyor.
Yani sadece İstanbul’un değil 65 milyon seçmenin kayıtları, güvenlik ve istihbarat kurumlarını İstanbul’daki lokasyonları da casusların eline geçmiş olabilir. Savcılar bu bilgiler ışığında soruşturmayı genişletmeye hazırlanıyor.
Casusluk suçlaması CHP Genel Merkezine uzanır mı?
Siyasi casusluk suçlaması ‘bu dosyada bir şey yok’ diyerek geçiştirilebilecek bir dosya değil. Bakalım Cumhuriyet Halk Partisi bu kez savunmasını nasıl kuracak?
Yeni sorular da gündeme gelecektir? Resmi verilerin paylaşımı ile ilgili CHP personeline talimat veren yöneticiler var mı? Varsa casusluk suçlaması ile karşı karşıya kalırlar mı? Bunları zaman içinde göreceğiz.
DEPREM BÖLGESİNE YENİ YATIRIMLAR YOLDA
6 Şubat 2023 yüreklerimizi yıkan depremin yaşandığı günlerdi. 53 bin insanımızı kaybettik. 100 binin üzerinde kişi yaralandı sakat kaldı. Binlerce konut yıkıldı. İlk günlerin paniği kısa sürede atlatıldı. Üçüncü yıla girdiğimizde bölge ve vatandaşlar devletin şefkat eliyle toparlandı. Yatırımlar ve çalışmalar devam ediyor.
Türkiye Cumhuriyeti devleti pek çok devletin altından kalkamayacağı bir inşaat faaliyeti başlatarak 455 bin konutu üç yılda tamamladı.
Altyapısı enkaz kaldırma çalışmaları bunlar devam ederken yapılan yardımlar çadır kentler, konteynır kentler hepsi düşünüldüğünde inanılmaz bir performans ortaya kondu. Sadece konut olarak da düşünmemek gerekiyor yapılanları, eğitimden sağlığa, psikolojik destekten, kamu binalarına yol yapımına kadar resmen toplu bir seferberlik var.
Yapılanı görmemek mümkün mü?
Muhalefet ise sanki hiç bir yatırım yapılmamış, hiç bir yara sarılmamış gibi yanlış bir tutum içinde. Temelde yaptıkları vatandaşın yarasını kanatmaktan, umutsuzluğa itmekten başka bir yaklaşım değil. Siyasette her şey mübah mıdır tartışma konusu ama evlerini, yakınlarını kaybetmiş, canını zor kurtarmış insanlara süren desteği görmezden gelmek başka bir şey olsa gerek. Sürekli bütçe hesabı yapılıyor. Hayata dokunan her hangi bir olumlu katkının parasal olarak ölçülemeyeceğini göremiyorlar. Bu hesap da güven vermiyor zaten…
Yapılan açıklamalar, aklınıza gelen bütün sorunlar çözülene kadar çalışmaların süreceği yönünde. Ayşe teyze evine kavuşana, esnaf Hasan abi dükkanını açana kadar…
Türk milleti de büyük bir dayanışma göstererek depremin acılarını sarmak için elinden gelen fedakarlığı yaptı.
Üç yılın sonunda kayıplar için üzüntümüz sürse de millet olmanın bilinciyle ayağa kalkmayı bildik. Kayıplarımıza Allah’tan rahmet dilerken emeği geçenlere teşekkürlerimizi sunmak bir vatandaşlık borcudur.
Deprem konutlarından faiz alınacak mı?
455 bin konut tamamlandı ama depremzedeler bunları nasıl ödeyecek konusu tartışılmaya devam ediliyor. Bir yandan yatırımlar ve çalışmalar devam ediyor.
Dikkat çeken açıklama Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’dan geldi.
Bakan Kurum, arsa ve altyapı harcamaları bedava olmak üzere inşa edilen konutlarda yüzde 50 indirim yapacaklarını duyurdu.
Evlerine kavuşan depremzedeler iki yıl ödemesiz, faizsiz 18 yıl olacak şekilde eşit taksitlerle konutların geri ödemesini yapacak.
KUTU: DEPREM KONUTLARI 2 YIL ÖDEMESIZ 18 YIL FAİZSİZ
Türkiye’de deprem bölgelerinde inşa edilen konutlar ve taksit tutarları şöyle:
- Deprem konutlarının inşa maliyetinin yüzde ellisini devlet karşılıyor ödemeler 18 yıllık taksitler halinde yapılıyor.
- 23 Ekim 2011’deki Van depreminden sonra 3+1 konut alan hak sahipleri aylık 345 TL taksit ödüyor.
- 24 Ocak 2020’deki Elazığ depreminden sonra 3+1 konut alan hak sahiplerinin aylık taksit ödemesi 1350 TL
- 24 Ağustos 2020’de Giresun’da meydana gelen sel felaketinden sonra 3+1 konut alan hak sahiplerinin aylık taksit ödemesi 1460 TL
- 30 Ekim 2020’deki İzmir depreminden sonra 3+1 konut alan hak sahiplerinin aylık taksit ödemesi 1620 TL (Evler teslim edilmesine rağmen bazı hak sahiplerinin ödemeleri henüz başlamadı)
...Rizespor deplasmanından 3 gol ve 3 puanla dönen Galatasaray’da yeni transfer Noa Lang, ligdeki henüz ikinci maçında sergilediği performansla dikkatleri üzerine çekti. Dün akşam Barış Alper Yılmaz’a asist yapan ve bir şutu da direkten dönen Hollandalı futbolcu, takım içindeki rekabeti iyiden iyiye kızıştıracak gibi görünüyor. Sağlıklı bir Sane ihtimalini de düşündüğümüzde, Okan Buruk’un forma tercihleri konusunda işi hiç de kolay olmayacak. Sezonun ilk yarısında yedek kulübesinde hamle oyuncusu sıkıntısı yaşayan Galatasaray’da, artık tercihler çok daha fazla konuşulacak.
Sacha Boey’in de geri dönmesiyle birlikte takımın kalitesi daha da arttı. Rizespor karşısında son 15 dakikada oyuna dahil olan Sacha’nın maç eksiği olduğu net bir şekilde görüldü. Savunma yönünde ciddi bir sorun yaşamazken, hücumda ve geri dönüşlerde biraz ağır kaldı. Ancak bu durumun oynadıkça düzeleceğini düşünüyorum.
Barış Alper Yılmaz mücadeleye sağ kanatta başladı. Yine istekli ve mücadeleci oyununu sahaya yansıttı; gol ve asistle takımına katkı sağladı. Yunus Akgün oyunun her anında vardı ve golünü de kaydetti. Osimhen ise biraz sönük görünse de attığı gol, gerçekten şapka çıkarılacak cinstendi. Lang dışında Sara ile Icardi’nin jeneriklik şutları da direkten döndü.
Galatasaray, Rizespor karşısında zorlanmadan kazanmış gibi görünse de orta sahada zaman zaman ciddi boşluklar verdi. Özellikle atılan gollerden sonra Rizespor, sarı-kırmızılı ekibin kalesine çok kolay geldi. Lemina’nın eksikliği bu noktada bariz şekilde hissedildi. Galatasaray’ın hücum hattında neredeyse hiçbir problem yok; ancak savunmanın da aynı seviyede olması gerekiyor.
Şunu da unutmamak lazım: Yeni transferler Nagha ve Can’ı henüz izleme fırsatı bulamadık. Her iki futbolcu da gelecek vadeden isimler.
...Amerika Baskısı Küresel Kırılmanın Habercisi mi?
“Trump, asrın uyanığı. ABD’yi ekonomik olarak batmaktan kurtarmaya çalışıyor. Kasayı doldurmaya çalışıyor. Bu analizim bugün dünyanın karşı karşıya kaldığı Trump politikalarının özüdür.
Bu cümle, bugün Washington’da atılan her adımı, imzalanan her kararı ve atılan her diplomatik çentiği anlamak için anahtar bir cümledir. Çünkü Trump’ı ideolojik bir figürden çok, küresel bir şirketin iflas masasına oturmuş agresif CEO’su gibi okumak gerekir. Onun dünyasında ahlak, değerler, müttefiklik hukuku ya da insan hakları söylemi; bilanço tablosunun dip notlarıdır. Asıl metin, kasadır. Kasa doluysa dünya düzeni vardır; kasa boşalıyorsa dünya yanabilir.
Trump’ın siyaseti, Amerikan devlet aklının klasik jeopolitik reflekslerinden ziyade, sert bir ticari realizm üzerine kuruludur. ABD artık dünyaya demokrasi ihraç eden “fedakâr süper güç” rolünden, dünyanın cebini soymaya çalışan “alacaklı patron” rolüne geçmiştir. Bu dönüşüm, Washington’un iç politikasını yansıtmakla birlikte, Orta Doğu’dan Karadeniz’e, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyayı doğrudan etkilemektedir.
ABD Borçla Nereye Kadar Yürüyebilir?
Trump Alacaklı/Tahsilatçı Gibi Davranıyor
Amerikan ekonomisi yıllardır devasa bir borç yüküyle ayakta durmaya çalışıyor. Küresel sistem, doların rezerv para olması sayesinde ABD’nin açıklarını tolere etti. Fakat artık dünya değişiyor. Çin yükseliyor, küresel ticaret rotaları kayıyor, enerji merkezleri yeniden tanımlanıyor. Trump, bu kırılmayı sezdiği için klasik “küresel liderlik” masalını rafa kaldırdı. Onun siyaseti, “Dost da olsan bedelini ödeyeceksin” cümlesiyle özetlenebilir.
NATO’dan Ortadoğu’ya, Körfez ülkelerinden Uzak Doğu’ya kadar herkese şu mesaj verildi:
“Amerikan şemsiyesinin bedeli var. Bedava güvenlik yok.”
Bu, ABD’nin dünyaya bakışında bir kırılmadır. Müttefiklik, ortak değerler üzerinden değil; kâr-zarar hesabı üzerinden tanımlanmaya başlamıştır. Bu yaklaşım, küresel sistemi istikrara değil, pazarlık masasına mahkûm eden bir anlayıştır.
Ortadoğu: Güvenlik Değil, Fatura Kesilen Coğrafya
Trump’ın Ortadoğu politikası, bölgeyi istikrara kavuşturmak için olamaz; asıl amaç, bölgeyi finansal ve stratejik bir kaynak olarak kullanmak üzerinedir. Körfez ülkeleriyle yapılan silah anlaşmaları, yalnızca savunma iş birlikleri üzerinden okunmamalıdır. Bunlar, Amerikan kasasını doldurmak için düzenlenmiş devasa ticari sözleşmelerdir.
Filistin meselesi ise bu yaklaşımın en çıplak örneğidir. Kudüs’ün statüsü, bölge barışı ya da uluslararası hukuk; Trump’ın masasındaki dosyalarda, ekonomik çıkarın gerisinde kalmıştır. İsrail, ABD için sadece ideolojik bir müttefik değil, bölgedeki stratejik muhasebeci gibidir.
Bu tablo, Ortadoğu’da kalıcı barışın önünü açmak bir yana kalıcı kırılmaların önünü açmaktadır. Çünkü Trump’ın dünyasında çatışma çözülmesi gereken bir sorun olmaktan ziyade pazarlıkta kullanılabilecek bir araçtır.
Suriye ve İran: Türkiye’nin Kapısındaki Fay Hatları
ABD’nin Suriye politikası, sahada terör örgütleriyle kurulan geçici ortaklıklar üzerinden yürüdü. Trump, bu ortaklıkları bile bir maliyet kalemi olarak gördü. “Bu savaşın bedelini kim ödüyor?” sorusu, Amerikan dış politikasının ana ekseni hâline geldi.
İran ise Trump için ideolojik bir düşmandan çok pazarlık masasında sıkıştırılacak bir ekonomik hedeftir. Yaptırımların amacı, İran’ı diz çöktürmekten öte bölgesel denklemde- sözüm ona - Türkiye, Körfez ve Avrupa’yı da Washington’un şartlarına mahkûm etmektir.
Bu tablo Türkiye açısından hayati riskler barındırır. Suriye’nin parçalanması, etnik ve mezhepsel fay hatlarının derinleşmesi; en ağır sonuçlarını Türkiye’nin sınır güvenliği, göç yükü ve terör tehdidi üzerinden üretmektedir. İran’a yönelik baskının artması ise bölgeyi daha kırılgan, daha patlamaya hazır bir zemine taşımaktadır.
Bu yüzden mesele, yalnızca Trump’ın kişisel politikaları değil; ABD’nin bölgeyi maliyet düşürme alanı olarak görmesidir. Bedelini ise coğrafya ödüyor.
Türkiye: Pazarlık Masasında Olan Ülke
Trump döneminin dünyasında Türkiye, yalnızca bir NATO müttefiki değil; aynı zamanda pazarlık masasında sürekli test edilen bir aktördür.
Doğu Akdeniz’de enerji paylaşımı, Suriye’de güvenlik dengeleri, Karadeniz’de Rusya-ABD rekabeti ve Kafkasya’da yeni jeopolitik hatlar… Tüm bu başlıklar, Türkiye’yi küresel hesapların merkezine yerleştiriyor.
Trump’ın “kasayı doldurma” siyaseti, Türkiye için iki anlam taşır:
Risk:
Türkiye’nin jeopolitik konumu, sürekli baskı unsuru olarak kullanılabilir. Yaptırım tehditleri, ekonomik manipülasyonlar ve diplomatik dalgalanmalar, bu dönemin doğal araçlarıdır.
Fırsat:
ABD’nin klasik değerler söyleminden uzaklaşması, Türkiye’ye çok kutuplu bir dünyada daha esnek hamle alanı açar. Rusya, Çin, Orta Doğu ve Türk dünyasıyla kurulan dengeli ilişkiler, Türkiye’yi yalnız bir aktör olmaktan çıkarır.
Ancak bu fırsatın karşılığı, akılcı, uzun vadeli ve milli çıkar merkezli bir dış politikadır. Duygusal tepkiler değil; soğukkanlı strateji gereklidir.
Sonuç: Kasayı Dolduranlar, Düzeni Bozar
Trump, ABD’yi ekonomik olarak ayakta tutmak için kasayı doldurmaya çalışıyor. Fakat bu kasaya giren her dolar, dünya düzeninden koparılan bir tuğla gibidir. Çünkü küresel sistemin ayakta kalması yalnızca para ile olmaz; aynı zamanda hukuk, güven ve öngörülebilirlik de gereklidir.
Kasayı doldururken düzeni yıkarsanız yarın o kasayı koruyacak bir dünya bulamayabilirsiniz.
Türkiye açısından mesele şudur:
Bu çağ, büyük güçlerin kasalarını doldurmak için küçük ve orta ölçekli ülkelerin kaderini pazarlık konusu yaptığı bir çağdır.
Türkiye, bu masada ne yalnız kalmalı ne de edilgen olmalıdır.
Coğrafyanın bedelini ödeyen değil, coğrafyanın aklını yöneten bir ülke olmak zorundayız.
Çünkü bu yeni dünya düzeninde “uyanık” olmak yetmez; uyanık kalacak bir akla sahip olmak gerekir
...Türkiye Gazetesi’nin arşivi, bizim için sadece bir "arşiv" değil. Bunu lafın gelişi söylemiyorum.
Çünkü arşiv dediğiniz şey, geçmişin üzerine kapak kapatıp onu rafa kaldırmaktır. Bizim elimizdeki ise yarım asırdır bu ülkenin nabzını tutmuş, yaşayan bir hafıza. Hafıza ise taşınmaz; hafıza çalıştırılır.
Bir medya grubunun en büyük varlığı stüdyosu, kamerası ya da kullandığı cihazlar değildir. En büyük varlık, hafızadır. Hafıza yoksa, her gün sıfırdan konuşursunuz. Her gün aynı hataya tekrar yürür, aynı tartışmayı her sabah yeniden icat edersiniz.
Biz bugün, o sarı sayfalardaki ruhu uyandırmak, tozlu raflardaki kelimeleri bugünün zihniyle konuşturmak istiyoruz. Meseleyi "eski gazeteleri tarayıp dijitale aktarma" kolaycılığıyla görmüyoruz. O işin mekanik kısmı. Asıl mesele; bu ülkenin 55 yıllık birikimini, bugünün idrakine taşıyabilecek bir akla dönüştürmek.
Dijitalleşme denilince herkes hızdan bahsediyor: "Saniyeler içinde sonuç." Doğru, ama eksik. Hız, eğer bir anlam üretmiyorsa sadece gürültü üretir. Bizim hedefimiz arşivi sadece hızlandırmak değil; arşivin içindeki anlamı görünür kılmak.
Geliştirdiğimiz özgün sistemlerle, 1970’lerin bir köşe yazısındaki samimiyeti alıp, bugünün karmaşasına bir cevap olarak önünüze koyuyoruz. Bir araştırmacının elli yıl önceki bir analize ulaşması kıymetlidir; ama o yazının bugünle bağını kurabilmesi bir "idrak inşa" etmektir.
Kendi Teknolojini Üretmek:
Bu yüzden dışarıdan "paket çözümler" satın alıp işin içinden çıkmıyoruz. Bu hafızayı, başkasının süzgecinden geçirmek istemiyoruz. Çünkü başkasının süzgeci bu ülkenin kelimelerine yabancı kalır; bizim hikâyemizi sadece bir "veri" sanır. Halbuki veri sadece hesap ister, hikâye ise sorumluluk.
Biz, kendi yazılım ekibimizle, kendi kodlarımızla tarihimize sahip çıkıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, hafızasını kaybedenler başkalarının cümleleriyle düşünmeye başlar. Kendi cümlelerimizi korumak, bizim için bir teknoloji projesi değil, bir medeniyet davasıdır.
Bir Gün Bir Genç Çocuk...
Bu işin en güzel tarafı şu: Bir gün bir genç, üniversite sıralarında bir araştırma yaparken Türkiye Gazetesi’nin 1980’lerdeki bir sayfasına girecek. Ve orada şunu görecek: Bu ülke dün de konuştu, dün de aradı, dün de tartıştı. İşte o an, bugünün gürültüsüne kapılmayacak. Hafızanın verdiği o vakar ve sakinlikle geleceğe bakacak.
Biz bir doküman yığını taşımıyoruz; bu ülkenin hafızasını geleceğe taşıyacak bir akıl kuruyoruz. Yarın, bu çağın en büyük serveti petrol değil, geçmişim veri olarak kullanılması olacak. Ve o hafızaya sahip çıkanlar, doğru geleceği kuracaklar.
Köklerimize sahip çıkarak göğe yükselmek dileğiyle...
Önümüzdeki hafta yeni bir başlıkta buluşmak üzere.
Artık yapay zekanın hayatımıza girmesiyle yakın arkadaşımız olmuş durumda. Bazen ödev yaptırıyoruz bazen dilekçe yazdırıyoruz bazen ise psikolog olarak kullanıyoruz. O kadar çok iç içeyiz ki bazen vermememiz gereken bilgileri de verebiliyoruz. “Bir şey olmaz” diye başlayan cümleler sonunda pişmanlık oluşturabilir.
İlk öncelikle sizin dijital parmak izniniz olan T.C. kimlik numarası, pasaport bilgileri, nüfus cüzdanı seri numarası size özel kalmalı ve kesinlikle paylaşılmamalıdır. Yapay zekâya gerçek kimlik bilgisi verilmez.
Finansal bilgiler de en önemli kategoride yer alır. Kredi kartı numarası, IBAN, banka hesap bilgilerine erişim halinde dolandırıcıların ağına düşmüş olursunuz.
Açık açık herhangi bir şifrenizi vermeniz durumunda büyük risk altında olursunuz. Örneğin; E-posta şifresi, sosyal medya girişleri, e-Devlet bilgileri gibi.
Konum bilgileriniz
Ev adresinizi hiç farkında olmadan vermiş olabilirsiniz. Her bilgi başka bir bilgiyle birleştiğinde anlam kazanabilir. Bazen bir yeri tarif ederken belirttiğiniz detaylar ev adresinizi ortaya çıkarır.
Çocukların dijital güvenliği
Çocuklarla ilgili bilgiler en mahrem tutulması gereken konu. Çocuklara ait isimler, okul bilgileri, fotoğraflar, sağlık durumları gizil tutulmalı. Çünkü çocukların dijital güvenliği yetişkinlere aittir.
Şirket içi yazışmalar da gizli kalmalı
Çalıştığınız şirketin bilgilerini de geçirmemeye dikkat etmeniz gerekir. Şirket içi yazışmalar, müşteri listeleri, sözleşmeler ya da düzenlemesini istediğiniz belgeleri yüklemeniz oldukça tehlikelidir.
...Karla kaplı bir Anadolu ilçesine lüks cipiyle gelen adam, içinde kimsenin olmadığı tek katlı bir eve girdiğinde zihninde anıların canlanmasına izin vermedi.
Ne bir cip sahibi oluşu ne bu aracı büyük bir kentten kilometrelerce uzak bu ilçeye getirmenin verdiği kıvanç umurundaydı.
Uzun süredir kimsenin girmediği bu evin odasını, kapının önünde bulabildiği odunları doldurduğu sobayla ısıtmaya çalışırken yol yorgunluğu da açlığını unuttururcasına gözlerini kapamaya zorluyordu.
İyice kendinden geçmiş bir hâldeyken odanın penceresinde bir tıkırdama duydu. Korkuyla uykusundan çıkıp pencereye doğru yöneldiğinde perdeyi açıp cama sığınmış bir siyah kedi gördü. Belli ki bu dondurucu soğukta üşümüş, yanan ışığı görünce de pencereye sığınmıştı.
İçinde bir şeyler kıpırdar gibi oldu adamın. Artık bu dünyada uzun süredir kimsesiz oluşu, bir aile sıcaklığından mahrum yaşayışı ama her şeye rağmen paradan yana asla sıkıntısının bulunmayışı…
Kedi onu gördüğünde biraz daha kendisini acındırmaya çalışırcasına cama yaslanıp miyavlamasını artırdı.
Adamın aklına bu karla kaplı Anadolu ilçesindeki garip yalnızlığı geldi. Bu kediden ne farkı vardı? Ama işte bu kediciğin sığınacak bir çatısı yoktu, o ise soğuk da olsa bir çatı altında, dededen kalma yarım asırlık tek katlı bir ev içindeydi. Kedi, bir umut ona doğru yüzünü çevirerek acındırma gayretini biraz daha zorladı. Niye bakıyordu da harekete geçmiyordu bu adam?
Kedi, camın kenarında dursa da pencerenin aydınlığında ısınsa yetmez miydi? Gerçek nüfusu 10 bin bile olmayan bu ilçeye kaçış nedenini hatırlayınca cama vurarak kediyi uzaklaştırmaya çalıştı.
Kedi bu kez gerçekten acınacak bir hâl içinde korkup sinerek “Peki, öyle olsun, ben de giderim işte!” der gibi ardına birkaç kez bakarak uzaklaştı.
* * *
Bir caminin ikindi çıkışında cenaze namazı için hazırlanmış cemaat, şiddetli yağan yağmurdan kurtulup da namaz için bir saf tutabildiği için kendisini şanslı hissediyordu.
Bir zamanlar diğer insanlar gibi ayakta durabilen ve gezebilen kişi şimdi “cenaze” olarak anılıyor, namazını kıldıracak imamsa cemaate doğru konuşuyordu:
“Ben yakinen tanırdım. Çok çileli bir hayat yaşadı. Ömrü hastalıklarla boğuşmakla geçti hatta son rahatsızlığı epey bir izdihamlı oldu.”
Cemaatin içinden birisi “izdihamlı” sözünü kenarda tuttu. Ne demekti bu? Bu adam nasıl bir hayat yaşamıştı da şimdi ikindi vaktinin ardından cenaze namazı kılınacak hâle gelebilmişti?
İmam, sözünün arkasında olduğunu belli edercesine bir kez daha tekrarladı: “Evet izdihamlı… Ben kendisine hakkımı helal ediyorum, siz de ediniz…”
Tanıyan, tanımayan herkes haklarını helal etti. Bir ömür defteri daha kapanmıştı işte. İmamın namazdan önceki sözlerini bitti sanan cemaat yanılmıştı, işte devam ediyordu:
“İnanıyorum ki bu fani dünyada çektiği acılar, ona cennetin kapısını aralamıştır.”
Şiddetini artıran yağmurda usul gereği kılınış tarifi yapılan cenaze namazına durulmuştu. Namazdan sonra tabut, cenaze arabasına konurken cemaatten birinin telefonu çalıyor. Cevaplanan telefonun ucundaki ses şöyle diyor:
“Yıllar sonra memleketime geldim. Burada her yer karla kaplı. İlk akşam odayı soba yardımıyla ısıtmaya çalışırken pencereye bir kedi geldi. Galiba soğuktan üşümüş olacak ki benim içeri almamı bekledi ama ben onu kovdum. Günlerdir her yerde arıyor ama bulamıyorum, ne dersin, bu durumu nasıl telafi etmeliyim?”
Arkadaşı, az önce cenaze namazı kılmanın ve imamın konuştuklarının etkisinde cevaplamaya çalıştı:
“O kedi, pencerene gelen cennetti, içeri alsaydın girişi garantilemesen bile kapısını aralayacaktın. Şimdi onu aradığın her dakikada kendine de teselli bulacaksın. Belki kediyi bulamayacaksın ama arayışta olmak ve arayış sırasında içinde kıvrandığın acı, vicdan azabını hatta seni bekleyen tüm cezaları hafifletecek.”
Bu sözler karşısında cevap vermedi, telefondan meşgul sesi geliyordu. Bu sözleri söyleyen adam, önünden giden cenaze arabasının ardından bir Fatiha daha okudu, oradan geçen siyah bir kediye de gülümsemeyi ihmal etmedi.
6 ŞUBAT
11 ilimizi etkileyen 6 Şubat 2023’teki Kahramanmaraş merkezli 2 büyük depremin üzerinden 3 yıl geçti. Viraneye dönen kentlerimizde yıkılan binaların yerine yenilerinin yapılması için çalışmalar sürerken harabeye dönen yürekleri inşa etmek yapı dikmekten çok daha zor.
İnsanlarımız en yakınlarını yitirmenin ağır yükünü ömürlerinin sonuna kadar taşıma gibi kolayı olmayan bir imtihanı yaşıyorlar.
Yıkılan beton ve giden maddiyat, yerine bir şekilde konur. Devlet de millet de bunu yapacak güçtedir. Ancak resmi verilere göre giden 53 bin 537 canın bu felakette yitmesinin telafisi yoktur.
Yıkılan binalarla ilgili çoğu dava sürüyor. Can veren insanlarımızın hesabını, ocağına acının düştüğü ailelerden başka kimse sormuyor.
Acıyı yaşamayanlarsa meydana gelen depremleri takip ederken usulsüz, hatalı yapılan ve kolonu kesilen binalarda yitirdiğimiz insanlarımızın davasıyla ilgili gelişmeleri merak bile etmiyor.
Firari bir müteahhidin yakalanması ve tutuklanması haber sitelerinin öylesine kaydettiği sıradan bir veri gibi görünüyor.
Yüreği güzel ama acılı insanlarımız “Allah bir daha böyle felaket yaşatmasın.” diyorlar. Haklılar, inanan, inanmayan herkes bu duaya amin diyecektir.
Tarihimizdeki acılar denizinde artık bize düşen, aynı hataları yapmamak, sorulması gereken hesabı sormak ve kanunu da 40 yamalı bohçaya çevirmeden benzer felaketlere maruz kalmamak için tavize açık olmayan bir anlayışı oluşturup hayata geçirmektir.
Elbette her şey Hakk’tan ama tedbir de kuldan. 6 Şubat’takiyle birlikte bugüne kadar ülkemizdeki depremlerde yiten canlara rahmetle…
Özdemir Asaf’tan:
Aralarından geçiyorum
Hiç kimse el-ele değil
Herkes kendine dönmüş diyorum.
Birkaçının içine bakıyorum
Hiç kimse kendisiyle barışık değil.
...
Orta Doğu, yeniden küresel jeopolitik bir deprem hattının merkezi halinde.
ABD ile İran arasında bir savaş mı, yoksa diplomasi mi sorusunun yanıtı aranırken Türkiye kritik bir kavşakta yer alıyor.
ABD’nin askeri seçenekleri masaya yatırdığı bir dönemde İran’ın hamleleri, sadece bölgesel güç dengelerini değil, Türkiye’nin dış politika ajandasını da doğrudan etkiliyor.
ABD ordusu İran’a nükleer programı ve bölgesel milis faaliyetlerini sınırlamak için askeri baskıyı artırırken, İran'ın da eli boş durmuyor.
Trump yönetimi diğer yandan diplomasi kapısını açık bıraksa da 'ciddi sonuçlar' tehdidini yineliyor...
Çok yönlü strateji izleyen İran, müzakereye açık olduğunu ifade etse de ABD ile İstanbul’da yapılması planlanan görüşmelerin Umman’a taşınması talebi, diplomatik masadaki güç mücadelesini ortaya koyuyor.
Türkiye, bu karmaşık denklemde yine ön planda.
Diplomaside arabuluculuk rolü, Ankara’yı yalnızca bölgesel bir aktör olmaktan çıkarıp küresel bir müzakere noktası haline getiriyor.
İstanbul’da yapılması planlanan görüşmelerde farklı ülkelerden üst düzey hükümet yetkililerin katılabileceği de iddia ediliyor.
Bu süreçte Türkiye’nin arabulucu çabaları ve diplomatik ağırlığı, bölgesel barışın anahtarı olarak gösteriliyor.
Türkiye’nin Washington ile Tahran arasında köprü işlevini güçlendirmesinin, ekonomik ve güvenlik açısından Ankara’ya önemli avantajlar sağlayabileceğine işaret ediliyor.
ABD–İran gerilimi, küresel enerji piyasalarını da doğrudan etkiliyor.
Hürmüz Boğazı gibi kritik enerji koridorlarında yaşanacak bir tıkanma, petrol fiyatlarını yukarı çekebilir ve Türkiye'de ciddi maliyet artışlarına neden olabilir.
İstanbul’daki görüşmeler, sadece Tahran ve Washington arasında bir müzakere değil; Türkiye’nin dış politikadaki konumunu yeniden tanımlayacağı bir dönemeç.
Türkiye’nin ABD-İsrail denklemindeki rolü, bölgesel istikrarın kırılma noktası olabilir.
...Dünya bu hafta yine karışık. Savaş haberleri, ateşkes çağrıları, diplomasi trafiği, belirsizlikler, müzakereler… Küresel gündem yine istikrarsızlık üretiyor. Ukrayna’dan Gazze’ye, Kızıldeniz’den Afrika’ya kadar uzanan bir hatta dünya hâlâ sarsıntı içinde.
Bu tabloyu Türkiye’den izlediğimizde mesele sadece dış politika değil, doğrudan ekonomik bir mesele haline geliyor. Çünkü Türkiye gibi üretim, ihracat, turizm, lojistik ve ticaretle büyüyen bir ülke için küresel istikrarsızlık doğrudan cebe dokunur.
Savaş, uzakta olsa bile: enerji fiyatını artırır, navlun maliyetini yükseltir, sigorta giderlerini şişirir, ticaret yollarını pahalılaştırır, turizmi tedirgin eder ve tabi yatırımcıyı beklemeye alır. Bunun faturası da doğrudan Türkiye ekonomisine çıkar.
Tam da Türkiye ekonomisinin denge kurmaya, güven toplamaya, istikrar üretmeye çalıştığı bir dönemde dünya yine belirsizlik üretiyor. Dezenflasyon süreci, finansal disiplin, yatırım güveni, ihracat dengesi gibi alanlarda toparlanma arayışı varken, küresel dalgalar bu süreci zorlaştırıyor.
Ama işin bir de başka boyutu var.
Türkiye artık sadece “etkilenen ülke” değil. Aynı zamanda denge kuran ülke olmak zorunda. Coğrafya bunu dayatıyor. Enerji yolları burada, ticaret koridorları burada, kriz hatları burada. Dünya karıştıkça Türkiye’nin önemi artıyor ama riski de büyüyor.
Bu yüzden Türkiye açısından mesele sadece “dünya ne yapıyor?” değil,
“Türkiye bu dalgalanmada nasıl sağlam durur?” meselesidir.
Bugün Türkiye ekonomisinin ihtiyacı olan şey: sert sloganlar değil, kısa vadeli hamleler değil, günü kurtaran politikalar değil, uzun vadeli güven üretimidir.
Çünkü ekonomi güvenle çalışır. Yatırımcı güvenle gelir. Piyasa güvenle açılır. Tüketici güvenle harcar. Üretici güvenle üretir.
Dünya karışıkken Türkiye’nin en büyük gücü, içeride istikrar üretebilmesidir. Hukukta öngörülebilirlik, ekonomide şeffaflık, kamuda disiplin, piyasada adalet duygusu… Bunlar sağlandığında dış dalgalar daha az zarar verir.
Bir başka gerçek daha var: Dünya kriz üretirken, bazı ülkeler bundan fırsat da üretir. Tedarik zincirleri değişiyor, ticaret yolları yeniden şekilleniyor, üretim merkezleri kayıyor. Türkiye bu dönüşümün tam merkezinde duruyor. Ya bu süreci fırsata çevirir, ya da dalganın içinde savrulur.
İşte kritik nokta tam burada.
Türkiye için artık mesele sadece büyümek değil, sağlam büyümek.
Sadece üretmek değil, sürdürülebilir üretmek.
Sadece ihracat yapmak değil, değerli ihracat yapmak.
Ve en önemlisi:
Sadece ekonomi yönetmek değil, güven yönetmek.
Dünya karışık olabilir. Dünya istikrarsız olabilir. Dünya kriz üretebilir.
Ama Türkiye içeride güven üretebilirse, dışarıdaki fırtına yıkıcı olmaz.
Çünkü ekonomi sadece rakamlarla değil, duygularla da çalışır.
Güven duygusu varsa, piyasa ayakta kalır.
Umut varsa, yatırım sürer.
İnanç varsa, üretim devam eder.
Son söz şu:
Dünya yine karışıyor.
Ama Türkiye’nin artık karışıklıkla büyümeyi öğrenmesi gerekiyor.
Çünkü bu coğrafyada “sakin dünya” lüksü yok.
Bu topraklarda güçlü olmak, kriz varken ayakta kalabilmek, dalga varken yön tutabilmek,kaos varken denge kurabilmek demektir.
Türkiye ekonomisinin önündeki asıl sınav da tam olarak budur.
...Her şey 1 Ekim 2024 günü MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis açılışında DEM Partili Tuncer Bakırhan ve diğer yöneticilerin ellerini sıkmasıyla başladı. Gerçekten böyle mi? Yoksa bu tokalaşma üzerinde uzun uzun düşünülmüş bir stratejinin sonucu mu?
HDP’nin kapatılması için adeta kampanya başlatan Devlet Bahçeli’nin uzattığı el herkesi şaşırtırken asıl tarihi tersine döndüren sözler grup toplantısında geldi. Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan için umut hakkından söz etmiş “Gerekirse gelsin DEM Parti grubunda konuşsun” şeklinde ezber bozan cümleler kurmuştu. Kimsenin beklemediği bu çıkış en çok da MHP’lileri ve DEM Partilileri şaşırttı.
Hala bu süreci anlamaya çalışıyoruz ve üzerine birçok teori kurmak mümkün… Ancak net olan bir şey var. Türkiye’nin geleceği açısından ezber bozan bir süreç yaşandı ve elini taşın altına koyması gereken herkes gereken refleksi gösterdi…

2023 yılı sonlarında ABD yönetimi Suriye ve SDG konularında kafa karışıklığı yaşıyor ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Biden yönetimindeki Beyaz Saray Türkiye karşıtıydı ama Trump’a yakın olduğu düşünülen bazı çevreler Ankara’ya, “Biz bölgeden çıkmayı düşünüyoruz. Kürtlerin hamisi siz olun” diye özetlenebilecek ham haldeki formülü aktarıyordu.
Suriye kaynaklı terör tehdidi bertaraf edilmeden Türkiye’nin bunu kabul etmesi mümkün değildi. Ayrıca ABD’nin ne yapacağını kestirmek de zordu. Ancak ülkeyi terör belasından kurtaracak stratejik hazırlık o günlerde başladı. Gelecek günleri gören Ankara, kendi stratejisini uygulamaya koydu.
Yeni bir açılım süreci başladı. Ezbere konuşan muhalefetin ilk söylemi, ‘önceki açılım süreçlerini gördük ve ne değişti’ oldu… Aslında her şey değişmişti…Harita değişti, ABD Başkanı değişti kurallara dayalı dünya sistemi değişti..
En önemli aktör olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dışında tek bir adım atılması mümkün değil tabi ki. Olayların gelişimine bakılınca, yürütülen diplomatik hamleler ve iç politikanın seyri bunun en büyük ispatı.
Adım adım planlanmış biz stratejiden devreye alındı.
Terörsüz Türkiye olarak belirlenen sürecin aslında Erdoğan’ın Malazgirt konuşmasıyla başladığı anlaşıldı.
O günlerde muhalefet başta olmak üzere Ak Parti içinden de en çok yükselen itiraz “PKK Türkiye’de kıpırdayamıyor terör zaten bitti. Böyle bir sürece ne gerek var. Kuzey Suriye’de askeri operasyon yapılsın terör belası bitirilsin” şeklindeydi. Pek çok kişi bu sürecin bir Kürt devleti doğuracağını düşünüyor bölünme endişesi hat safhada dile geliyordu.
2024 yılının ortalarında Suriye’ye askeri harekat beklentisi yüksek sesle dile getiriliyordu. Meclis kulisinde yakaladığım Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise, “Biz her gün operasyon yapıyoruz! Operasyonlar hiç durmadı” diyerek aslında PYD /YPG’ye karşı geniş çaplı operasyon yapılmayacağını belirtmişti.
Medyada askeri operasyon gündemi tartışılırken Türkiye içeride hazırlanan planı devreye soktu. Topyekun süreç kademeli olarak yani iç kulvarda MHP, diplomaside Erdoğan, istihbarat ve stratejide yine Erdoğan’ın kontrolündeki MİT ve Dışişleri Bakanlığı….Emniyeti, askeri herkes ‘Hazır ol’ da sürecin sabırla olgunlaşmasını bekledi.
Süreç Esad rejiminin devrilmesiyle daha da hızlandı. Ahmet El Şara’ya açık destek veren Ankara, Nusayri ve Dürzi ayaklanmalarının bastırılmasında Şam yönetimine yardımcı oldu.
Suriye’de güvenlik sağlanırken çok yönlü diplomasi uygulandı. Türkiye içinde İmralı-DEM-Kandil-SDG ile silah bırakma görüşmeleri yapılırken dışarıda Suriye yönetiminin uluslararası meşruiyeti için diplomasi trafiği yürütüldü.
Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki süreçte aynı anda çift yönlü ilerleme sağlandı. Devlet Bahçeli yaptığı her açıklamayla şaşırtıyor çıtayı daha da yukarı taşıyordu. Ve ilk sonuçlar alınmaya başlandı. Öcalan’ın çağrısıyla terör örgütü fesih ve silah bırakma açıklaması yaparken diğer taraftan Suriye üzerindeki yaptırımlar kaldırılıyordu.
Diplomasi satrancında Ankara’nın stratejik hamleleri planlanmıştı. Türkiye bir yandan Suriye ordusu subaylarını yetiştirirken yeni Devlet Başkanı Ahmet Şara’yı ABD Başkanı Trump’la buluşturuyordu ve görüşmeye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan katılıyordu.
Trump kurmaylarına, “Türkiye’nin güvenlik endişelerini giderin” talimatı veriyordu.
Nihayetinde ABD, Suriye üzerindeki tüm yaptırımları kaldırdı. Bu süreci başından beri doğru değerlendiremeyen CHP Genel Başkanı Özgür Özel’le görüşmeyen AB liderleri Şam’da Şara ile biraraya geldi. Yani Şara artık dünyanın tanıdığı Suriye’nin meşru Devlet Başkanıydı.
Ankara bu stratejik hamleleri tamamlarken Ahmet Şara ve Mazlum Abdi’nin imzaladığı 10 Mart mutabakatı uygulanmıyor ve yıl sonu için verilen süre doluyordu. Bu sırada ABD’den beklediği desteği bulamayan SDG, İsrail ile yakınlaştı. Türkiye içinde ise, “Çok geç kalındı terör devleti kuruldu” söylemi yüksek sesle dile getiriliyordu.
Fakat sahadaki gerçeklik muhalefetin söylediği gibi değil Türkiye’nin planladığı gibi gelişti. ABD parasıyla devrimcilik oyununda sona gelindi. Amerikan desteği kesilen SDG gözyaşlarıyla yalvarırken Suriye ordusu haritayı yeşile çevirdi.
Muhalefetin beklemediği bir şey daha gerçekleşti. Ankara’nın Suriye stratejisi başarıyla sonuçlandı ve Ankara 40 yıllık terör bataklığını kuruttu.
Sıcak gelişmeler nedeniyle henüz bu fark edilmese de ülkemizin ve çocuklarımızın geleceği kurtarıldı. Sınırımızda bir terör devleti kurulması ve Türkiye’nin bölünme endişesi ortadan kaldırıldı.
29 Ocak‘ta imzalanan anlaşmayla hem Suriye hem de Türkiye için yeni bir dönemin kapıları açılmış oldu.
Umarım; “1 yılda ne değişti terör yokken niye açılım süreci başlatıldı?” diye soranlar şimdi cevaplarını almıştır. Yani “Bu bir Amerikan projesi” diyenler yanıldı her şey Türkiye’nin etrafındaki kuşatmayı yarmak için Ankara’da tek tek planlamıştı.
Ancak bu aşamaya gelinmesi son noktanın konduğu anlamına gelmiyor. Bundan sonraki süreç dikkatle ve titizlikle yürütülmeli ki kazanımlar kalıcı olsun. Ankara tüm enerjisini ve mesaisini bunun üzerine kurmuş durumda. Konuştuğum; sürece emek vermiş, stresini yaşamış Ankara’daki kaynaklarda bir zafer sarhoşluğu ya da rehavet söz konusu değil. Pür dikkat politikası devam ediyor.
Olumlu her gelişmenin sonuçlarını orta ve uzun vadede gerek çocuklarımızın geleceği gerek ülke kalkınması üzerindeki etkilerini göreceğiz. En azından tüm çaba bu yönde…

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in DEM Parti eş başkanlarıyla yaptığı basın toplantısında kullandığı sözler çok tartışıldı. Özel, “Suriye’de insanlık dramı yaşanıyor. HTŞ’ye kravat taktırmakla rejim kurulmaz” gibi ifadeleri SDG’ye açık destek olarak yorumlanmıştı.
İktidar cenahı Özgür Özel’e tepki gösterirken asıl dikkat çeken çıkış İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’ndan geldi. Bu tepkinin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kurulmak istenen ittifakın sınırları açısından ayrıca önem taşıdığına dikkat çekmek isterim…
Özel yeniden Genel Başkanlığa seçilen Dervişoğlu’nu kutlamak için İyi Parti Genel Merkezini ziyaret etti. Ancak Dervişoğlu, DEM ve SDG’ye mesajları destek veren Özel’in bu sözlerinden hoşnut olmamıştı.

Kulislere yansıyanlara göre Dervişoğlu, CHP Genel Başkanı Özel’i sadece kameraların önünde değil baş başa yapılan görüşmede DEM konusunda uyardı, eleştirilerini sıraladı. Siyasetin durması gereken yeri işaret etti.
DEM’lilerin hoşuna gidecek cümleler kuran Özel, Dervişoğlu’nun yanında bu konulara girmedi. Ama Dervişoğlu içeride söylediklerini kameralar önünde tekrar etti. “İmralı Partisinin Türkiye’nin toplumsal hatlarına döşediği mayınlara ortak olmamak gerekmektedir. Herkes tarafından cumhuriyete dair hassasiyetlerimizin önemsenmesini temenni ediyorum.”
Dervişoğlu’nun Özel’in yüzüne karşı kameraların önünde söylediği sözler CHP’de rahatsızlığa sebep oldu. CHP Genel Başkan Yardımcıları ‘bu kadarı biraz ağır oldu’ siteminde bile bulundu. Cumhuriyeti kurduğunu sık sık tekrar eden CHP yönetimi DEM Partiye destek mesajları verirken Cumhuriyete sahip çıkma ve bunu CHP’lilere hatırlatma görevi İYİ Parti tarafından yerine getirildi.
Bu durumun siyasi okuması şöyle….CHP seçimlere giderken ittifakı kiminle kuracağını bilmiyor ve bu tutarsız söylemleri nedeniyle de her iki cephe arasında bir çekim merkezi olmaktan gittikçe uzaklaşıyor.
...



