Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
ABD ile İran arasında patlak veren savaşın 12. gününde Orta Doğu semalarında hala füze bombardımanları yaşanıyor.
Karşılıklı tehditler yükselirken tüm dünya tek bir soruya kilitlenmiş durumda: Savaşta Trump'ın dediği gibi gerçekten sona mı gelindi, yoksa daha yeni mi başlıyor?
Washington ve Tahran cephesinden gelen açıklamalar tam anlamıyla kafa karıştırıcı.
Bir yanda ABD Başkanı Donald Trump, savaşta sona gelindiğini belirterek ''büyük ölçüde tamamlandığını'' söylüyor.
Diğer yanda İran yönetimi, ''saldırı olmadığı sürece savaşı sonlandırabiliriz'' mesajı veriyor.
Ancak sahadaki tablo, bu sözlerle pek örtüşmüyor...
Trump’ın savaşın bittiği yönündeki açıklamaları ilk bakışta diplomatik bir yumuşama gibi görünüp İran'ı hedef tahtasına koydursa da perde arkasında farklı bir strateji olduğu aşikar.
Washington’un temel hedefi basit: İran’ı müzakereye değil, teslimiyete zorlamak.
Bu yüzden Trump bir yandan ''İran ile görüşebilirim'' diyerek diplomasi kapısını aralık bırakırken, diğer yandan sert mesajlar vermeye devam ediyor.
En çarpıcı açıklama ise Hürmüz Boğazı üzerinden geldi.
Trump açık konuştu: ''Eğer İran Hürmüz Boğazı’nda petrol akışını durduracak bir hamle yaparsa, ABD şimdiye kadarki saldırılardan 20 kat daha sert bir askeri operasyon başlatacak.''
Bu sözler aslında savaşın henüz bitmediğinin en açık göstergesi.
Yani Trump, kendi kendini yalanlamış oldu.
Tahran cephesinde de ton daha sert.
İran yönetimi ''Kesinlikle ateşkes peşinde değiliz'' sözleriyle net bir mesaj verdi.
Bu açıklamalar, ABD – İran savaşının kısa sürede sona ermeyeceği ihtimalini güçlendiriyor.
Savaş daha da büyür ve İran Hürmüz Boğazı'nı gerçekten kapatırsa petrol fiyatlarında çok sert yükselişler yaşanmaya devam edecek.
Savaşın uzun soluklu senaryosunda, Rusya - Ukrayna savaşına benzer yıllarca sürecek yeni bir Orta Doğu krizi alarm verebilir.
...Galatasaray, daha önce grup aşamasında mağlup ettiği Liverpool’a aynı tarifeyi bir kez daha uyguladı. Çeyrek finale yükselmek için İngiliz ekibiyle bir 90 dakika daha oynayacak olan sarı-kırmızılılar, Avrupa’da tarih yazmaya devam ediyor.
Osimhen yine takımının değişmez parçası oldu. Eylül ayında oynanan mücadelede Liverpool’u boş geçmeyen yıldız futbolcu, bu kez yaptığı asistle takımına önemli bir katkı sundu. Hatta dün attığı bir gol de ofsayta takıldı. Osimhen için duygusal yönü ağır basan bir maçtı. Mücadele öncesinde onun için özel bir koreografi düzenlendi. Nijeryalı yıldız da sahada her zamanki gibi savaşarak karşılık verdi.
Galatasaray, karşılaşmanın ilk dakikalarında zaman zaman pas hataları yapsa da Lemina’nın etkili kafa vuruşuyla golü buldu ve Liverpool’un dengesini bozdu. Lemina, sahada kaldığı süre boyunca enerjisini bir an olsun düşürmedi ve oldukça iyi bir performans sergiledi.
Jakobs–Lang hattı ise Liverpool savunmasının adeta korkulu rüyası oldu. Özellikle Jakobs, bu sezonki en iyi oyunlarından birini ortaya koydu. Hem savunmada hem de hücumda zamanlaması neredeyse kusursuzdu. Onun bu performansı, Lang’ın da oyuna olumlu katkı vermesini sağladı.
Sane’nin cezalı olduğu haftada forma şansı bulan isimler ise bunun karşılığını fazlasıyla verdi. Okan Buruk’un Singo tercihi de adeta nokta atışı oldu. Fizik gücü ve bire birlerdeki etkili oyunuyla dikkat çeken Singo, sahada önemli bir rol üstlendi.
Sara’nın performansı ise her geçen hafta daha da yukarı çıkıyor. Brezilyalı futbolcu sergilediği oyunla milli takıma da göz kırpıyor. Galatasaray’ın dün gece sahadaki aklı yine oydu. Uğurcan Çakır’ın kurtardığı net pozisyonların mimarı olan Sara, son haftalarda birçok maçta takımını ipten alan isimlerden biri haline geldi.
Okan Buruk ise İngiliz ekiplerine ders vermeye devam ediyor. Bu sezon Arne Slot’u ikinci kez mağlubiyetle tanıştırdı. Şimdi hedef Anfield’da Liverpool’a üçüncü yenilgisini yaşatmak. Sarı-kırmızılılar son dönemlerde Tottenham ve Manchester United gibi İngiliz devlerini de tek tek dize getirmişti.
Şimdi gözler rövanşta.
İngiltere’de görüşmek üzere…
Son 23 yıldır belli aralıklarla farklı sebeplerle iranda bulundum ve çok ciddi gözlemlerim oldu. Özellikle İran’da bulunduğumda beni en çok etkileyen şeylerden biri, toplumun gündelik hayatında mersiye kültürünün ne kadar güçlü bir yer tuttuğuydu. Sokaklarda, camilerde, meydanlarda ve hatta küçük mahalle toplantılarında bile insanların gözyaşları içinde Kerbela’yı anlattıklarına şahit oluyordum. Bu sadece bir dini tören değildi; bir hafıza, bir kimlik ve bir direniş bilinciydi.
Bugün dünyanın konuştuğu Kerbela Olayı, İran toplumunun zihninde sadece tarihte kalmış bir trajedi değildi. Kerbela, İran’da yaşayan milyonlarca insan için adaletsizliğe karşı direnişin sembolüydü. Kerbela’nın merkezindeki isim ise peygamber torunu Hz.Hüseyin'dir. O, İran toplumunun kolektif hafızasında yalnızca bir tarihsel şahsiyet değil; zulme boyun eğmeyen bir ahlakın temsilini ifade etmektedir.
İşte gelmek istediğim noktada budur. İrana geçmişte yaptığım bu gezilerimde bir kaç defa Aşura günlerinde özel anlarına tanıklık ettim. Bir kaç defa Mersiyelerinde bulundum. İran’da özellikle Aşura günlerinde yapılan mersiye törenlerine katıldığınızda şunu çok net görürsünüz: İnsanlar sadece geçmişte yaşanan bir olaya ağlamazlar. Onlar aynı zamanda “zalim karşısında susmama” fikrini yeniden üretirler. Çocuklar bu hikâyelerle büyür, gençler bu anlatılarla kimlik kazanır ve toplum bu anlatılarla dayanma gücü elde eder.
İşte Batı’nın çoğu zaman anlamakta zorlandığı şey tam da budur.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından yapılan saldırılar karşısında İran toplumunda görülen direncin sadece askeri veya siyasi bir mesele olduğunu sananlar büyük bir yanılgı içindedir. Çünkü bu direncin kökleri askeri doktrinlerde değil, kültürel ve tarihsel hafızada yatmaktadır.
Mersiye kültürü, İran toplumuna şu fikri öğretir:
“Zulme karşı verilen mücadele, kazanılsa da kaybedilse de onurludur.”
Bu nedenle İran’da ölüm korkusu ile siyasi baskı arasında kurulan ilişki, Batı’daki toplumların alışık olduğu psikolojik denklemlerden farklıdır. Kerbela anlatısı insanlara şunu söyler: “Sayısal üstünlük değil, haklılık önemlidir.”
Bu kültürel arka planı bilmeden İran’ın bugün sergilediği direnç anlaşılmaz.
Modern savaş analizleri çoğu zaman füze menzillerini, savunma sistemlerini veya ekonomik yaptırımları konuşur. Oysa toplumların savaşlardaki dayanma gücünü belirleyen en önemli unsur çoğu zaman kolektif hafızadır. İran’da bu hafızanın adı Kerbela’dır; dili ise mersiyedir.
Batılı stratejistler İran’ı analiz ederken çoğu zaman sadece devlet yapısına bakıyor. Oysa İran’ı anlamak için önce o toplumun duygusal ve kültürel kodlarını anlamak gerekir. Çünkü bazen bir toplumun direncini belirleyen şey tanklar değil, yüzyıllardır anlatılan bir hikâyedir.
İran’da dinlediğim bir mersiyede şu cümle tekrar tekrar söyleniyordu:
“Kerbela bitmedi, sadece zaman değişti.”
Bugün Ortadoğu’da yaşanan çatışmaları anlamak isteyen herkes için bu cümle aslında çok şey anlatıyor.
Çünkü bazı toplumlar için tarih geçmişte kalmaz.
Bazı toplumlar için tarih yaşayan bir bilinçtir. Ve o bilinç, gerektiğinde bir milleti beklenenden çok daha güçlü bir direnişe dönüştürebilir.
Gastronomi, çoğu zaman direkt yemekle ilişkilendirilmeyebilir. Gerçek anlamda toprağın bereketi, üretimin emeği, kültürün hafızası ve toplumun dayanışmasıyla şekillenen çok katmanlı bir alan. Bir başka ifadeyle gastronomi, mutfakla beraber; tarlada, arı kovanında, değirmende, kooperatifte ve pazarda doğar. Bu zincirin en görünür ve en güçlü halkalarından biri ise kadındır.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında kadınlar gastronominin uygulayıcıları, kurucuları, dönüştürücüleri ve taşıyıcıları olarak sahneye çıkıyor. Girişimci Kadın, kimi zaman bir arı kovanının başında, kimi zaman bir taş fırının önünde, kimi zaman da bir kooperatif çatısı altında üretimin hikâyesini yeniden yazıyor.
Bu dönüşümün temelinde ekonomik motivasyondan çok özgür irade, kültürel miras ve toplumsal sorumluluk yer alıyor.
Kadın girişimci kavramı sermayeden çok cesaretle, ölçekten çok anlamla, kârdan çok iz bırakmakla ilgili. Kadın, bulunduğu yere değer katan, üretirken dönüştüren ve kazandığını toplumla paylaşmayı bilen bir iradeyi temsil eder.
Türkiye’de kadınların girişimcilikteki payı son yıllarda artış gösterse de hâlâ yeterli değil bence. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2002 yılında yaklaşık %13,1 olan kadın girişimci oranı 2024 yılında %18,2’ye yükselmiş durumda.
Kadın, bireysel başarının yanında toplumsal kalkınmanın da bir anahtarı olarak görülmeli. Özellikle kadının kültürel mirasla kurduğu organik bağ, gastronomi alanında çok daha belirgin. Çünkü yemek bir kültür aktarımıdır.
Kadın girişimciler, çoğu zaman büyük bir sermaye ile değil; küçük ama kararlı adımlarla başlıyor.
· Mardin mutfağını dünyaya tanıtan isimlerden biri olan Ebru Baybara Demir, yerel üreticilerle kurduğu güçlü dayanışma ağı ve sürdürülebilir mutfak yaklaşımıyla gastronominin toplumsal kalkınma aracı olabileceğini gösteren en etkileyici örneklerden biri.
· İstanbul Güngören’de Buse Pehlivanlar’ın babasıyla birlikte açtığı restoran ise gastronomide aile emeğinin ve kadın liderliğinin güzel bir örneğini sunuyor.
· Aydın’da Pelin Görgün Evran ve kardeşinin “Ne Varsa Ege’de Var” yaklaşımıyla kurduğu üretim hikâyesi ise yerel gastronominin modern girişimcilikle nasıl buluşabileceğini gösteriyor.
· Mardinli Şef Nevim Ölçenoğlu, Mardin mutfağının kadim tariflerini modern gastronomi anlayışıyla buluşturup, taş sokakların tarihini tabaklara taşıyan şeflerden biri.
· Ankara’da Zehra Ayhan’ın kurduğu “Ninda Ekşimayalım” markası ise yaklaşık yirmi yıl önce ailesinde yaşanan sağlık sorunları onu doğal ve katkısız başarılı bir gıda üretimine yönlendiriyor
Türkiye’de gastronominin en güçlü üretim alanlarından biri arıcılık. Bu alanda kadın girişimcilerin hikâyeleri de dikkat çekici.
· Kadın girişimci Aslı Elif Tanuğur Samancı’nın öncülüğünde İstanbul Teknik Üniversitesi ARI Teknokent’te yürütülen bir Ar-Ge projesiyle kurulan Bee’o Propolis, arıcılık konusunda ülkemizin yüz akı bir marka.
· Ağrı’nın Taşlıçay ilçesine bağlı İkiyamaç Köyü’nde Emekli sınıf öğretmeni Suzan Sürmeli, eşiyle birlikte başladığı küçük arıcılık faaliyetini zamanla Türkiye’nin farklı şehirlerine ulaşan bir üretime dönüştürüyor.
Türkiye’de gastronomi alanındaki en önemli dönüşümlerden biri de kadın kooperatifleri aracılığıyla gerçekleşiyor.
Türkiye’nin farklı bölgelerinde kurulan yüzlerce kooperatifin yerel ürünleri şehir pazarlarına ulaşabilmekte ve dolayısıyla kırsal kalkınma desteklenmektedir. Ticaret Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de farklı bölgelerde faaliyet gösteren birçok kadın kooperatifi bir araya gelerek üretim ve pazarlama alanında iş birliği ağları kuruyor.
Ordu’da kurulan 19 kadın kooperatifi ve Adana’da da kadın kooperatiflerinin oluşturdukları birlik gibi oluşumlar sayesinde kadın üreticiler ürünlerini doğrudan tüketiciyle buluşturabiliyor. Benzer şekilde İstanbul Erguvan Kooperatifi, Domaniç Kadın Girişimci Kooperatifi, Maraş Koza, Mezopotamya Kadın Girişim Kooperatifi gibi birçok girişim Anadolu’nun yerel ürünlerini ekonomiye kazandırıyor.
Türkiye’nin farklı bölgelerinde faaliyet gösteren birçok kadın üretici, gastronomiyi tarımsal üretimle birleştirerek sürdürülebilir bir model ortaya koyuyor.
· İlknur Tunç’un butik zeytinliğinde üretilen zeytinyağı ve zeytin ürünleri, küçük ölçekli ama nitelikli üretimin gastronomide nasıl değer oluşturduğunu gösteriyor.
· Gluten intoleransı yaşayan Hafize Kayış’ın kurduğu Ema Gourmet markası ise ürettiği ürünlerle özel beslenme ihtiyaçlarına yönelik olmanın önemini vurguluyor.
Gastronomi: bir yemekten çok daha fazlası
Kadın, gastronomide katkısı yüksek sosyal bir dönüşüm oluşturuyor. Bir kadın üretici çoğu zaman kendi işini kurmakla birlikte bulunduğu çevreye yeni fırsatlar açıyor. Kooperatif kuruyor, yerel üreticiyi destekliyor ve gençlere ilham kaynağı oluyor. İşte Türkiye’nin dört bir yanında yükselen kadın girişimciler aslında sessiz ama güçlü bir dönüşümün de habercisi.
Anadolu’nun bereketli topraklarında kadın eliyle büyüyen üretim hareketi aslında bir gastronomi hikâyesinden çok daha fazlası.
...Kamuoyunda İBB davası olarak bilinen 402 sanıklı Ekrem İmamoğlu Suç Örgütü davası bugün Silivri’de başlıyor.
3 bin 800 sayfalık iddianamede; 143 suç eylemi, 160 milyarlık kamu zararı, 16 şikayetçi iş insanı, itirafçılar, rüşvet verenler, örgütün şeması, somut deliller ve daha fazlası ne ararsanız bulabilirsiniz.
Eylemler, İmamoğlu’nun 2014’te Beylikdüzü Belediye Başkanı seçilmesiyle başlıyor ve günümüze kadar geliyor.
CHP yönetimi “Arkadaşlarımız tertemiz” dese de ilginç olan kısım; İmamoğlu’na çok yakın ve her şeye tanık olan isimlerin itirafçı olması.
Aslında her şey CHP İstanbul İl binasının satın alınması sırasında ortaya çıkan para kuleleriyle başladı. İddiaların hedefindeki isimler para kulesi görüntülerine açıklama getiremedi. Ardından genişleyen soruşturma Boğaziçi’ne, reklam şirketlerine ve hafriyat alanlarına uzandı.
Havada uçuşan İstanbullunun milyonları, keyfini sürenler ‘Sistemin Adamları’ idi.
Her şeyi inkar ettiler, sütte leke var bizde yok dediler, itiraflara iftira dediler ama nihayetinde o gün geldi çattı.
Artık deliller, belgeler ve kanıtlar konuşacak. Bugüne kadar susan İmamoğlu ne yapar dersiniz? Bence susmaya ve inkara devam edecektir. CHP ve İmamoğlu susabilir ama günü geldiğinde 40. Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla konuşacak.
İmamoğlu’nun siyasi bir savunma yapması bekleniyor. Suçlamaların içeriğine girmeden, iddialara yanıt vermeden, yapılan operasyonların ‘siyasi’ olduğunu, kendisinin Cumhurbaşkanı adayı olmasından kaynaklı tutuklandığını ifade etmesi bekleniyor. Suçlamalara yanıt vermeden nasıl aklanacak göreceğiz.
Siyasi tarihe geçecek yolsuzluk
Diploma davasına ve hakkındaki suçlamalara rağmen Cumhurbaşkanı adaylığındaki ısrarının devam etmesi ve CHP’yi de peşinden sürüklemesinin siyasi tarihe geçeceği kesin.
Tüm bunların sonunda yolsuzluk iddialarıyla lekelenen CHP kendisini bu algıdan arındırabilecek mi? Herkes gibi CHP’lilerin de yanıt verilmesini beklediği asıl soru bu..
İddianamede Kim kimdir?
EKREM İMAMOĞLU: Halkın kaynaklarını kendi siyasi hırsları için kullanmakla suçlanıyor. Sistemin kurucusu, örgütü kuran ve yöneten kişi.
FATİH KELEŞ: İmamoğlu yapılanması içinde ona en yakın ve en eski tanıyan kişi olarak biliniyor.
Savcılara göre Keleş, İmamoğlu’nun “gizli kasası” ve örgütte “ikinci adam” konumunda.
İBB’deki önemli ihalelerin kimlere verileceğinde söz sahibi olduğu gibi kimden ve hangi işten ne kadar rüşvet alınacağını da belirlediği iddia ediliyor.
MURAT ONGUN: İmamoğlu’nun en yakınındaki isimlerden medya ayağının sorumlusu. Milyonlarca liralık ihalelerin verildiği Medya AŞ ve Kültür AŞ’de tek söz sahibi olduğu iddia ediliyor.
Resmi kayıtlara göre belediyedeki görevlerinden 350 bin lira maaş aldığı, buna karşın aylık yaklaşık 300 bin lira kira ödeyerek Acarkent’te lüks bir villada oturuyor.
MURAT GÜLİBRAHİMOĞLU: Cebeci’deki hafriyat döküm sahalarının yöneticisi. Kamuoyundakismiyle “İstanbul’un Hafriyat Kralı”
Özel jetler ve çeşitli ilişkileriyle de gündeme gelen Gülibrahimoğlu halen firari durumda.
ADEM SOYTEKİN: “İnşaat kalfası” olarak başladığı kariyerinin İmamoğlu ile tanışmasının ardından farklı bir boyuta ulaştığı belirtilmektedir. Savcılara göre Beylikdüzü döneminden itibaren birçok rüşvetin aracısı veya tarafı olarak biliniyor.
İtirafçı isimlerden biri.
YAKUP ÖNER: İBB’nin Boğaziçi İmar Müdürlüğü biriminde mühendis olarak görev yapıyordu. Boğaziçi’ndeki rüşvet iddialarının merkezindeki isim.
ALİ NUHOĞLU: İflas aşamasında olduğu bir dönemde İmamoğlu ve ekibinin müdahalesiyle işlerinin hızla büyüdüğü ileri sürülüyor. İBB’nin Kiptaş ve İsfalt şirketlerinden milyonlarca liralık ihale aldığı ifade edilmektedir.
Boğaz sırtlarında yer alan ve değeri milyonlarla ifade edilen bazı villaların değerinin çok altında bir bedelle İmamoğlu’nun şirketine devrettiği biliniyor.
ERTAN YILDIZ: Soruşturmadaki en önemli itirafçılardan biri. İmamoğlu ile Beylikdüzü döneminden beri birlikte çalışıyor.
Doğrudan İmamoğlu’nu suçlayan ve İBB’deki yolsuzluk ağıyla ilgili detaylı bilgiler veren ilk isim.
İddialar ilk ortaya atıldığı günden beri soruşturmanın siyasi olduğunu ileri süren CHP, Silivri’ye kamp kuracak.
CHP yönetimi, yargılamalar kesintisiz devam edeceği için milletvekillerinin duruşmalara katılımını sağlamak için nöbet çizelgesi hazırladı.
Sadece vekiller değil il ilçe örgütleri ve belediyeler de orada olacak.
İlk duruşmanın yapılacağı 9 Mart Pazartesi günü Silivri’deki organizasyon için Tekirdağ il örgütü ve İstanbul’un 39 ilçe yönetimi görevlendirildi.
İlk duruşmaya grup başkanvekili, genel başkan yardımcıları, PM ve YDK üyeleriyle birlikte 81 il başkanı katılacak.
Her gün devam etmesi beklenen duruşmalar için hazırlanan nöbet listesi milletvekillerine gönderildi.
...İran ile ABD ve İsrail arasındaki savaşın 8 günü sonrası, tahminlere göre:
ABD ve İsrail,İran'da yaklaşık 4500 saldırı gerçekleştirdi.
İran ise 350 saldırı yaptı, bunlardan yaklaşık 905'i füzeydi.
ABD ve İsrail'in İran üzerinde hava üstünlüğüne sahip olmasına rağmen İran'dan gelen saldırılar devam ediyor ve bazı ABD üslerinde hasar oluşuyor.
Başlangıçta saldırıların etkisi sınırlıydı (Batı ve Körfez ülkeleri hariç), ancak daha sonra İran daha gelişmiş füzeler kullanarak dört AN/TPY-2 THAAD radarını hedef aldı ve bölgedeki hava savunma sistemini aksatmayı başardı.
Patriot füzelerinin yoğun tüketimi, bunların tükenebileceği endişelerini uyandırıyor.
Öte yandan, ABD-İsrail hava ve deniz kampanyası yoğun bir şekilde devam ediyor.
İran'daki çoğu üs yıkıldı, Deniz Kuvvetleri ciddi kayıplar verdi ve askeri ve siyasi liderlik açıkça etkilendi.
Haftalık bombardımanların ardından ABD ve İsrail'in İran üzerinde neredeyse tam hava üstünlüğü elde ettiği açıktı, ancak bu savaşın sonu anlamına gelmiyordu.
İran'a yapılan saldırılar çoğunlukla hassas oldu ve İran'daki çoğu hedef vuruldu, füze rampaları sürekli hedef alındı ve İran'ın karşılık verme kabiliyeti aşağılandı.
Öte yandan, geniş İran toprakları ve dağlık yapısı, karşı saldırılara olanak veriyor.
İran'ın ana hedefi şimdi savaşı sonlandırmak için yeterli baskı oluşturulmasıdır.
Bu strateji dahilinde:
Hürmüz Boğazı'nı kapatmak
Körfez'deki petrol ve gaz tesislerini hedef almak
Sivil havaalanlarını ve ulaşım rotalarını hedef almak
ABD ve İsrail üslerini ve gemilerini hedef alması
Savaşın başlamasından bir hafta sonra İran, kendisini bir geri dönüşü olmayan noktada buluyor ve ekonomik ve su ve enerji altyapısına saldırarak savaşın maliyetini artırmayı hedefliyor.
Öte yandan, Amerikalılar ve İsrailliler, savaşa devam etmek için yeterli mermiye sahip olursa devam edeceklerdir.
İran'da, devrim muhafızları hala büyük bir güce sahip ve yüz binlerce savaşçıya sahip.
Önümüzdeki hafta kritik olacak:
ABD-İsrail koalisyonunun yeterli mermisi var mı savaşa devam etmek için?
İran, füzelerle ve saldırılarla karşılık vermeye devam edebilecek mi?
Ülke içinde bir rejim karşıtı hareket başlayacak mı?
Öte yandan, bölge büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya ve özellikle petrol, ticaret ve istikrar açısından Körfez ülkeleri etkilenecek.
ABD ayrıca Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmayı ve petrol rotalarını güvenli hale getirmeyi hedefliyor.
Bu amaçla, USS Gerald Ford uçağı taşıma gemisi, Süveyş Kanalı'ndan geçip Doğu Akdeniz'e doğru ilerliyor, Fransa'nın Charles de Gaulle uçağı taşıma gemisi ise Doğu Akdeniz'de ve Kıbrıs'ta koruma sağlıyor.
Fransa ayrıca, RAF ile işbirliği yapan Almanya, Hollanda ve İspanya ile birlikte NATO komutasında Doğu Akdeniz'de bir güç oluşturuyor.
Ayrıca, bir başka ABD uçak gemisi daha, George Bush komutasında güçleri güçlendirmek için gönderildi.
Öte yandan, Britanya, ABD ve İsrail'in bölgeye giriş yapmadığı için eleştiriliyor, ancak büyük sayıda RAF uçağı bölgeye gönderildi.
Bu sezon Süper Lig’de ilk derbi galibiyetini alan Okan Hoca, Sane’ye gösterdiği toleranstan dolayı az kalsın galibiyeti de kaçıracaktı. Son haftalarda düşüşte olan yıldız futbolcu, sorumsuz tavırlarıyla tepkileri üzerine çekti. Her ne kadar Osimhen’in attığı golde asiste imza atsa da kaybettiği toplar ve gördüğü kırmızı kartla takımını 10 kişi bıraktı. Sane’nin bir an önce kendine gelmesi gerek. Okan Hoca’nın maça hamlesi yine çok gecikti. İlk yarının en kötüsü olan Sane oyundan alınmadı. Galatasaray, Sane’nin bu oyunuyla zaten 10 kişi oynuyordu. Yıldız futbolcu kırmızı kart gördükten sonra bunu daha net anlamış olduk. Zorlu Liverpool maçı öncesi Okan Hoca, Sane’ye bir ders vermeli. Bu performansla kesinlikle sahada olmamalı. Vurdumduymaz tavırlarından vazgeçmeli. Derbide kaybettiği toplar nedeniyle takım arkadaşları sürekli Sane’nin açığını kapatmak zorunda kaldı.
Zorlu Beşiktaş deplasmanından galibiyetle dönen sarı-kırmızılı takımda atan ve tutan sahneye çıktı. Osimhen yine ön alan baskısını doğru zamanda yaptı. Gol pozisyonunda çok iyi bir kafa vuruşuyla Galatasaray’a galibiyeti getirdi. Uğurcan Çakır ise Beşiktaşlı futbolculara geçit vermedi. Çakır, Galatasaray’a transfer olduğu günden beri Muslera’yı aratmadı. Dün gece de takımını ayakta tuttu. Maçta birden fazla kırılma anı yaşandı. Barış Alper Yılmaz’ın net penaltı pozisyonu görmezden gelindi. Ayağa basmalar ise kartsız kaldı. Ozan Ergün berbat bir derbi yönetti.
...Dünya yine geriliyor. Haritalar ısınıyor. Başkentler açıklama yapıyor. Füze menzilleri grafiklere dönüşüyor. ABD bir şey söylüyor, İsrail başka bir şey yapıyor, İran karşılık veriyor. Herkes “meşru”, herkes “haklı”, herkes “zorunlu” diyor. Ve biz ekran başında izliyoruz. İnsan-Mış gibi.
Garip bir çağdayız. Savaş canlı yayın. Diplomasi tweet uzunluğunda. Strateji YouTube analizi. Acı ise istatistik.
Bir ülke “güvenliğim için” diyor. Diğeri “egemenliğim için.” Öteki “direniş” diyor. Hepsi insan kelimesini cümlelerinin ortasına koyuyor. Ama o kelime çoğu zaman özne değil, süs. İnsan-Mış gibi.
Bu gerilim hattında mesele sadece jeopolitik değil. Mesele algı, anlatı, kimin hikayesinin daha iyi paketlendiği. Çünkü artık savaş sadece sahada değil; veri merkezlerinde, medya panellerinde, algoritma sıralamalarında da yaşanıyor.
Bir video düşüyor. Bir patlama. Bir bina. Bir ağlayan çocuk. Sonra bir uzman çıkıyor ve anlatıyor: “Bu stratejik bir hamle.” Stratejik. Ne kadar steril bir kelime. İçinde kan yok, korku yok, gece yarısı sireni yok. Strateji dediğinde insan kayboluyor.
ABD “istikrar” diyor. İsrail “güvenlik.” İran “onur.” Üçü de insan için konuştuğunu söylüyor. Ama insan kim? Ekranın altındaki kayan yazıda bir sayı mı? Yoksa sabaha karşı sığınakta çocuğunu susturmaya çalışan biri mi? Belki de en sevdiği insanın parçalanmış bedenini kucağında tutarken ne hissedeceğini dahi bilemeyen eş, anne, baba mı?
Teknoloji burada kritik rol oynuyor. Gerçek zamanlı uydu görüntüleri, insansız hava araçları, siber operasyonlar… Savaşın kendisi yüksek teknoloji zaten. Ama daha önemlisi, savaşın anlatımı da yüksek teknoloji. Algoritmalar hangi görüntüyü öne çıkaracağına karar veriyor. Hangi başlık daha çok tıklanırsa o daha görünür oluyor. Böylece empati bile optimize edilmiş olmuyor mu? Ne hissedeceğimize bile karar veriliyor.
Bu çağda insan hakları da bir tür kullanıcı deneyimine dönüştü. Hangi taraf daha iyi anlatıyorsa, o taraf daha insancıl görünüyor. Gerçeklik ile algı arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. İnsan-Mış gibi.
Sürekli maruz kalınca duyarsızlaşıyoruz. Her gün bir kriz. Her gün bir saldırı. Her gün bir kınama. Beyin kendini korumaya alıyor. Bir yerden sonra acı haber değil, içerik oluyor. İçerik tüketiyoruz. İnsan-Mış gibi üzülüyoruz. Sonra kaydırıyoruz. Kedili videoya devam.
Biz gerçekten insan gibi mi tepki veriyoruz, yoksa sadece insan rolü mü oynuyoruz?
Çünkü insan olmak yavaş bir şeydir. Acıyı sindirmek zaman ister. Bir çocuğun korkusunu anlamak için grafik yetmez. Ama biz hız çağındayız. Her şey anlık. Tepki, öfke anlık. Unutma daha da anlık. Hele bizim topraklarda unutmakta üzerimize yoktur.
ABD, İsrail, İran hattında yaşananlar, küresel güç mücadelesi olarak anlatılıyor. Enerji yolları, bölgesel üstünlük, caydırıcılık doktrini… Hepsi doğru olabilir. Ama doğru olmak, insani olmak demek değil.
Belki de en büyük paradoks şu: Teknoloji sayesinde her şeyi görüyoruz ama hiçbir şeyi gerçekten hissetmiyoruz. Gerçek zamanlı görüntü var ama gerçek temas yok. Veri var ama vicdan bağlantısı zayıf.
Yapay zeka çağında yaşıyoruz. Sistemler insan gibi konuşabiliyor. Analiz yapabiliyor. Hatta empati cümleleri kurabiliyor. Ama gerçek empati, risk alır. Gerçek empati taraf tutmaz; insan tutar. Ve bu, jeopolitik hesaplara sığmaz.
Bu yüzden “insan-Mış gibi” ifadesi bu dönemin özeti olabilir. Devletler insan haklarını savunur-Muş gibi. Şirketler barış ister-Miş gibi. Bizler üzülür-Müş gibi.
Belki de önce şu gerçekle yüzleşmek gerek. Güç dengeleri değişirken insan hep kırılgan kalıyor. Teknoloji büyürken vicdan otomatik güncellenmiyor. İnovasyon hızlanırken etik aynı hızda koşmuyor.
Bu gerilim hattı bize bir şeyi hatırlatmıyor mu?
İnsanlık, deklarasyonla değil davranışla ölçülür. “Siviller zarar görmesin” demek yetmez; gerçekten zarar görmemesi için sınır koymak gerekir. “Barış istiyoruz” demek kolaydır; barış için geri adım atmak zordur.
Ve biz, ekran başındaki biz, en azından kendi küçük alanımızda şunu yapabiliriz: Acıyı içerik olarak değil, gerçeklik olarak görmek. Taraf analiz ederken insanı unutmamak. Hız çağında bilinçli olarak yavaşlamak.
Çünkü eğer insanlığı sadece kelime olarak kullanırsak, bir gün o kelime içi boş bir kabuğa dönüşür. O zaman herkes insan-Mış gibi konuşur ama kimse insan gibi davranmaz.
Tarih bize hep şunu gösterdi: Büyük güç mücadeleleri geçer. Haritalar değişir. İttifaklar dağılır. Ama travmalar kalır. Nesiller boyunca.
Belki de bu çağın en radikal hareketi: İnsan-Mış gibi değil, gerçekten insan olmak. Algoritmanın hızına değil, vicdanın ritmine göre hareket etmek.
Zor mu? Evet.
Yavaş mı? Kesinlikle.
Ama gerçek olan hep yavaştır.
Ve belki de bu karmaşanın ortasında en devrimci cümle...
İnsan rol değil, sorumluluktur.
Çoğu kişi aynı soruyu soruyor.
"Çin neden sessiz? Enerji ortağı bombalanıyor. Ticaret yolu yıkılıyor. Neden tepki vermiyor?"
Cevap o kadar basit ki çoğu analist kaçırıyor.
Düşmanın kendi kendini yok ederken araya girmezsin.
Anlatıyorum...
Herkes "ABD ve İsrail İran'ı vurdu" diyor.
Ama İran ne yaptı?
Lütfen dikkatli okuyun.
Birincisi: Hürmüz Boğazı.
Dünya petrol arzının %20'si bu boğazdan geçiyor. Her gün milyonlarca varil. Dünyanın en kritik deniz geçiş noktalarından birisi.
İran kapattı.
Donanmayla değil. Savaş gemisiyle değil. Ucuz drone'larla.
İran tek bir savaş gemisi kullanmadan dünyanın en kritik deniz geçiş noktalarından birini kapattı. Körfez ülkeleri ekonomik olarak çok ağır yara aldı.
İkincisi: Körfez ülkelerini vurdu.
Kuveyt hedef alındı. Irak hedef alındı. Suudi Arabistan hedef alındı. BAE hedef alındı.
Rakamları açıklayayım.
Sadece BAE'ye: 189 balistik füze 941 drone saldırısı düzenlendi.
Bu ülkeler onlarca yıldır Amerika'dan silah aldı. Trilyonlarca dolar harcadı. Patriot sistemleri. THAAD sistemleri. "Dünyanın en gelişmiş hava savunması" dediler.
Ne oldu?
BAE savunma sistemi 189 balistik füzeden sadece 3'ünü düşürdü. 941 drone'dan sadece 121'ini engelledi.
Milyarlarca dolarlık savunma sistemi boş boş baktı.
35 bin dolarlık drone'lar şehrin ortasına düştü.
Ve tüm dünya asıl meseleyi gördü.
35 bin dolarlık drone'u düşürmek için 1.4 milyon dolarlık füze atıyorsun.
Bu rakamı tekrar okuyun. 35 bin dolara karşı 1.4 milyon dolar.
Bunu şöyle düşünün.
Evinize her gün taş atıyorlar. Her taş 1 lira. Siz her taşa 40 liralık mermi harcıyorsunuz. Ama evinizin bazı camlarına taş isabet ediyor. Bazı camları kırıyor. Televizyonunuzu parçalıyor.
Bu savaş sürdürülebilir değil. Ve İran bunu biliyor.
Herkes "Çin hiçbir şey yapmıyor" diyor.
Yanlış.
İran'ın füzeleri Amerikan GPS'i yerine Çin uydularıyla hedef buluyor. Körfez ülkelerindeki kritik hedefler ABD üsleri, veri merkezleri, üretim tesisleri hepsi Çin uydusu ile bulunuyor.
Savaştan önce ne oldu?
Rusya, Çin ve İran Hürmüz Boğazı'nda ortak deniz tatbikatı yaptı.
Çin ringe çıkmadı. Ama rakibi antrenmanda kendisi hazırladı.
Navigasyonu verdi. Teknolojiyi sağladı. Tatbikatla koordinasyonu yaptı.
Sonra kenara çekildi ve izlemeye başladı.
Şimdi Körfez ülkelerinin gözünden bakın.
Onlarca yıldır Amerika'dan silah aldın. Trilyonlarca dolar harcadın. "Güvendesiniz" dediler.
İran 35 bin dolarlık drone'larla havalimanını vurdu. Otelini vurdu. Limanını vurdu.
Ve sonra Amerika sana dönüp ne dedi?
"ABD tahvili almaya devam edin."
Sonuç?
Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve Katar masaya oturdu. ABD ile imzaladıkları kontrat maddelerini inceliyorlar. Yatırım taahhütlerini iptal etmeyi tartışıyorlar. Mevcut varlıklarını satmayı değerlendiriyorlar.
Bu ülkeler birkaç ay önce ABD'ye 2 trilyon doların üzerinde yatırım taahhüdü vermişti.
Şimdi çıkışı tartışıyorlar.
Bunu Çin yapmadı. ABD kendi elleriyle yaptı.
ABD müttefiklerinin tamamını sadece kendi çıkarları için savaşın içerisine soktu. Sattığı silahlar müttefiklerini koruyamadı. Sonra aynı müttefiklere "bize yatırım yapın" dedi.
Matematik artık çalışmıyor. Matematik çalışmayı bırakınca sadakat de kaybolur.
Herkes Amerika'ya bakarken Çin son 10 yılda sessizce neler yaptı?
2023'te Suudi Arabistan Çin'e yuan ile petrol satmaya başladı. Bu tek başına bir ay boyunca manşet olmalıydı. Olmadı.
BRICS genişledi. Suudi Arabistan, BAE ve İran 3 enerji devi aynı blokta toplandı.
Çin SWIFT'e alternatif olarak CIPS'i kurdu. Batı dışı ülkeler artık dolar kullanmadan ticaret yapabiliyor.
Bu hamlelerin hepsi İran'a tek bir bomba düşmeden önce yapıldı.
En sessiz ama en yıkıcı hamlelerden birisi.
Çin kesintisiz şekilde ABD tahvili satıyor.
Çin'in ABD tahvil stoğu zirvede 1.3 trilyon dolardı. Kasım 2025 itibarıyla 682 milyar dolara düştü. 2008'den bu yana en düşük seviye.
Peki o parayla ne alıyor?
Altın.
Şimdi Çin'in asıl hamlesine gelelim.
Afrika. Dünyanın en genç kıtası. 2050'de nüfusu 2.5 milyar olacağı tahmin ediliyor.
Çin 20 yıl önce anladı: Kim Afrika'nın altyapısını inşa ederse 21. yüzyılın sahibi olur.
ABD ne yaptı?
Irak ve Afganistan'da 4 trilyon dolar harcadı. Yıktı. Bombaladı. Sonra çekildi. Geriye kaos bıraktı.
Aynı dönemde Çin ne yaptı?
49 Afrika ülkesine 182 milyar dolar altyapı yatırımı yaptı.
-Kenya'da demiryolu inşa etti.
-Etiyopya'da baraj kurdu.
-Cibuti'de liman açtı.
-Nijerya'da 20 milyar dolarlık petrol ve gaz tesisi kuruyor.
-Kongo'da 10 milyar dolarlık hidroelektrik santral inşa ediyor.
-Namibya'da Afrika'nın en büyük güneş enerjisi santralini kurdu.
-Ruanda'da teknoloji merkezi açtı.
-Kıta genelinde Huawei altyapısıyla telekomünikasyon ağı ördü.
2025'te Afrika-Çin ticaret hacmi 348 milyar dolara ulaştı.
Bunu nasıl yaptı?
Tek kurşun atmadan. Tek rejim değiştirmeden. Tek yaptırım uygulamadan. Tek demokrasi dersi vermeden.
ABD 4 trilyon dolarla yıktı. Çin 182 milyar dolarla inşa etti.
Daha azıyla daha fazlasını kazandı.
Şimdi kendinize sorun: 2040'da 2.5 milyar Afrikalı hangi ülkenin telefonunu kullanacak? Hangi ülkenin ağında internet kullanacak? Hangi ülkenin demiryolunda taşımacılık yapacak?
Cevabı Çin verdi. Altyapıyı kuran kuralı koyar.
Napolyon demiş ki: "Düşmanın hata yaparken asla araya girme."
Xi Jinping bunu 50 yıllık bir doktrine çevirdi.
Çin savaşmıyor. İnşa ediyor.
Çin tehdit etmiyor. Kontrat imzalıyor.
Çin bağırmıyor. Susuyor.
Ve her geçen gün Amerika'nın kendi elleriyle yıktığı ittifakları sessizce devralıyor. Avrupa Çin'e yönelmeye başladı. Körfez ülkeleri Çin'e yönelmeye başladı. NATO içerisinde çatlak oluşmaya başladı.
Amerika her savaşla trilyonlar harcıyor. Cephaneliğini tüketiyor. Enerji piyasalarını karıştırıyor. Sattığı silahların işe yaramadığını kanıtlıyor. Körfez ortaklarını kaybediyor. Tüm Dünya'yı Pekin'in 20 yılda kurduğu sisteme doğru itiyor.
Herkes soruyor: "Çin neden sessiz?"
Çünkü sessizlik stratejinin ta kendisi.
Ve şu an süreç Pekin'in beklediğinden bile hızlı işliyor.
...Bir çiçeğin sadece topraktan biten bir bitki olmadığını, onun aslında bir nizamın ve zarafetin yansıması olduğunu ancak bir insan fark edebilir. Ekranlara hapsolduğumuz şu günlerde, bakmakla görmek arasındaki o hayati mesafeyi giderek kaybediyoruz. Görüntüler netleşiyor, cihazlar hızlanıyor; fakat insanın iç âlemindeki o köklü ve durgun suyun yerini hiçbir veri yığını dolduramıyor.
Yıllar evvel eski bir dergi sayfasında bir metne denk gelmiştim. Henüz vaktin bu kadar daralmadığı o yıllarda, aklın ve kalbin sahasını birbirinden ayıran o keskin çizgiyi çok iyi tarif etmişlerdi. Sorulan soru çok basitti aslında: Bir makine hesap yapabilir ama insan gibi anlam yükleyebilir mi?
Bugün avucumuzun içindeki cihazlar akıl almaz bir süratle işlem yapıyor. En zorlu oyunları çözüyor, devasa bilgileri bir saniyede önümüze seriyorlar. Lakin çok temel bir şeyden mahrumlar; yaptıkları işin nedenini ve o işin bıraktığı hissiyatı bilmiyorlar. Bir bilgisayar için "çiçek" kelimesi, yan yana gelmiş bir dizi karakterden ibarettir. O çiçeğin sabahın ilk saatlerinde nasıl bir koku yaydığını, insana geçmişin hangi hatıralarını hatırlattığını ya da bir annenin avucunda nasıl bir şükür cümlesine dönüştüğünü asla duyumsayamaz.
Bunun sebebi çok açık; makineler sadece sembollerle meşgul olurken, insan mananın izini sürer. Bizim zihnimiz kuru bir mantık silsilesiyle işlemez; tecrübe, seziş ve hepsinden önemlisi bir niyetle şekillenir. Dört yaşındaki bir çocuğun bir masalı dinlerken kapıldığı o tarifsiz heyecanı, dünyanın en güçlü işlemcisine bile kopyalayamazsınız.
Bugün bölge coğrafyasında kurulan o soğuk satranç tahtalarına, enerji yolları üzerinden yapılan hesaplara baktığımda hep aynı şeyi düşünüyorum: Meseleyi sadece rakamlardan ibaret sananlar, insanın ve adaletin o sarsılmaz terazisini hesaba katmıyorlar. Biz bu coğrafyada sadece anlam biriktirmiyoruz; artık o anlamı koruyacak iradeyi de yerli bir idrakle harmanlıyoruz. Semalarımızı bekleyen o akıllı sistemlerimiz, gökyüzündeki çelik kanatlarımız aslında sadece birer teknoloji harikası değil; bu toprakların ruhuyla aklının birleştiği o özgüvenin tecellisidir. Biz gücümüzü sadece makinelerden değil, o makinelere yön veren yerli karakterimizden alıyoruz. Sahada ve masada kurulan her türlü denklemin asıl belirleyicisi, işte bu görünmez ama sarsılmaz duruştur.
Bazen bir haberi analiz ederken, bazen bir dostun derdine ortak olurken şunu görüyorum: Biz verilerle değil, anlamla besleniyoruz. Bir işi kıymetli kılan, arkasındaki o samimi yöneliştir. Bir robot en lezzetli yemeği pişirebilir ama o tabağı size ikram ederken içine o insani sıcaklığı, o gönül rızasını katamaz. Gelecek, vaktini ekranların esiri olarak tüketenlerin değil, aklını kalbinin emrine verenlerin olacaktır. Kendimizi bu suni kalabalıklar arasında tamamen unutmadan evvel, varlığımızın o eşsiz derinliğini yeniden fark etmeliyiz.
Yarınlarda, robotların arasında robotlaşmadan kalabilmek dileğiyle...
Sağlıcakla kalın.
...



