Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Gazetecilik, bir iletişim işi değildir yalnızca; bir hakikat düzeninin parçasıdır. Bir toplumda neyin gerçek sayıldığını, neyin görünür olduğunu, neyin konuşulabilir kabul edildiğini belirleyen ortak düzenin içindedir. Bu yüzden gazeteci dümdüz bilgiyi aktaran bir misyonla haber yapmaz; bilginin toplumsal hayata nasıl gireceğini belirleyen kişidir.
Gazetecilik, bilgi ve anlam kurma işidir. Hangi bilginin güvenilir, hangi bilginin yapıcı, hangi bilginin yıkıcı olduğu, her yeni durumda yeniden tartılarak gündeme taşınmalıdır. Gazeteci bu tartının başında duran kişidir; elinde bir terazisi vardır; bir kefesinde hakikat, ötekinde insan.
Türk düşüncesinde “hikmet”, bilginin doğru olmasının yanında yerinde ve ölçüsünde olması demektir. “İrfan”, bilginin insanı olgunlaştırmasıdır. “Adalet”, her şeyi yerli yerine koymaktır. Gazetecilik bu üç kavramın kesiştiği yerdedir.
Gazeteci, bilginin hikmetle buluştuğu eşiği tutar.
Bu yüzden gazetecilik tarafsız değildir ama keyfî de değildir. Gazeteci taraf değildir ama konumludur. Konumu, hakikat ile güç arasındadır; rüzgârın en sert estiği yerde duran bir fener gibidir.
Modern toplumlarda ortak gerçeklik dediğimiz şey, basın sayesinde vardır. İnsanlar aynı olaylara aynı yerden bakabildikleri ölçüde toplum olurlar. Bu ortak bakış bozulduğunda herkes kendi gerçeğine çekilir, toplum sessizce çözülmeye başlar.
Gazetecilik, bu ortak gerçekliği diri tutma çabasıdır.
Gazeteci olanı aktarırken olanın yerini de gösterir. Bağlam kurar. Sebep-sonuç ilişkisi kurar. Olayları birbirine bağlayarak anlam üretir. Parçaları bir araya getirir, dağınık olanı bir bütün hâline getirir.
Bu yönüyle gazetecilik tarihle akrabadır. Ama tarih geçmişi anlatır, gazetecilik bugünün hafızasını kurar.
Gazeteci, zamanın yazıcısıdır.
Gazeteci gerçeği saklayan değildir; ama gerçeği olduğu gibi, süzmeden ortaya koyan da değildir. Çünkü süzülmemiş gerçek yaralayıcıdır. İnsanı sarsar, toplumu parçalayabilir. Bu yüzden gazetecilik bir ölçü ve denge işidir.
Bu denge sansür değildir. Emanettir.
Çünkü bilgi bir emanettir. Yanlış elde, yanlış zamanda verildiğinde zarar verir; doğru elde, doğru zamanda verildiğinde iyileştirir.
Gazeteci neyi gizleyeceğini değil, neyi nasıl açacağını düşünür.
Bu yüzden gazetecilik, bilgiye erişim hakkı kadar ulaştığı bilgiyle nasıl davranılacağını bilme sorumluluğudur.
Bugünün dijital çağında herkes sözde yayıncıdır; ama kimse süzgecinin sorumluluğunda değildir. Herkes üretiyor, ama kimse ayıklama sorumluluğunu taşımıyor. İşte hakiki gazetecilik, tam da burada bilginin vicdanı olmalıdır.
Gazeteci “olanı” değil, “olanın neye dönüşeceğini” gözetir.
Bu yüzden gazetecilik, sadece bir meslek olarak sayılmanın ötesinde bir değer pratiği olan duruş dinamiğidir. Her haber dünyaya dair küçük bir “böyle olmalı” cümlesidir; her satır geleceğe bırakılmış bir izdir.
Gazeteci bunun bilincinde olmazsa propaganda yapar, kışkırtır, yanıltır.
Bilincinde olursa, toplumu korur.
Çünkü gazetecilik, kendi toplumuna billur bir ayna tutabilme yeteneğidir.
Ve bir toplum, ancak kendini doğru değerlendirdiği ölçüde ayakta kalır.
Bütün bu sorumluluğu özümsemiş, gazetecilik etiğine sadık tüm meslektaşlarımın;
10 Ocak Gazeteciler gününü kutlarım.
Son aylarda Avrupa başkentlerinden gelen haberleri, Brüksel’in o bitmek bilmeyen regülasyon raporlarını ve prestijli gazetelerin teknoloji eklerini fırsat buldukça takip etmeye çalışıyorum. Ve gerçekten de Avrupa’da garip bir manzara var: Yani bir yanda dünyayı değiştiren bir devrim (Yapay Zeka) gümbür gümbür geliyorken, diğer tarafta bu devrimi sadece "nasıl sınırlandırırız?" diye düşünen, eli ayağına dolaşmış bir Avrupa kıtası...
Gerçekten merak ediyorum bu durumu. Avrupa neden bu kadar korkuyor yapay zekadan? Neden her şeyi bir kalıba sokmadan, üzerine bin tane kural koymadan hareket edemiyor? Bu bilinçli bir strateji mi, yoksa artık iyice hantallaşan bir zihniyetin son çırpınışları mı?
Esasen teknoloji de Amerika bu işin mutfağında! Onlar; "önce yapalım, kırılırsa tamir ederiz" diyen ve kervanı yolda dizen bir topluluk. Yine, Çin’de durum biraz daha merkezi bir hırsla yukarıdan aşağıya inşa edilebiliyor. Avrupa ise olup bitenleri sadece izliyor, tartışıyor ve sonunda yine bir "yasak listesi" yayınlıyor. Sanki herkesin koştuğu bu maratonda, Avrupa kenarda durmuş koşucuların ayakkabı bağcıklarının standartlara uygun olup olmadığını denetliyor gibi hissettiriyor.
Oysa yaşanan bu durum sadece ekonomik bir kayıp değil, bence zihinsel bir tıkanma da yaşanıyor...
Bu tıkanmanın medya dünyasına yansıması ise daha da dramatik. Bugün Avrupa medyasını okuduğunuzda o meşhur "kaliteyi" görüyorsunuz, evet. Ama ruh nerede? Dijital medyada okuduğumuz her metin buz gibi insanı hiç heyecanlandırmıyor! Yeni bir şey yok. Yeni bir şey üretecek takatleri de yok anlaşılan. Ve her şey gereğinden fazla steril, gereğinden fazla güvenli ve bir o kadar da cansız.
Ruhsuz insanların kadavradan ne farkı varsa, risk almayan, heyecan duymayan, sadece "kontrol etmeye" odaklanmış bir medyanın da o soğuk masadaki bedenden farkı yok bence. Şekil yerinde, anatomi doğru ama Avrupa’nın bu hususta nabzı atmıyor.
Korkarım ki Avrupa, her şeyi kontrol altına alma tutkusu yüzünden kendi geleceğini boğmaya çalışıyor. Kim bilir, belki de kaderleri böyle… Bir teknolojinin sadece risklerine odaklanıp potansiyelini ıskalamak, aslında geleceği başkalarının eline teslim etmek olduğunu binlerce kez dile getirdim. Ve Avrupalılar: "Amerikalılar yapsın, biz denetleyelim" kolaycılığına alışmış bir izlenim sunuyor, bu durum bir süre sonra onları tıpkı Türkiye’nin 20-30 sene önceki hali gibi "tüketici" ve "izleyici" yapacağa benziyor.
Bizim açımızdan mesele sadece hıza yetişmek değil. Hatta bu hızın içinde "insan nefesini", "insan ruhunu" koruyabilmek için bir uğraşı var. Zira, medya sadece bir aktarım aracı değil aynı zamanda bir duruştur. Yapay zeka ile ilgili kuralları yazarken, o teknolojinin ruhunu anlamaya çalışmak yerine sadece sınır çizmeye kalkmak, elinizde kalan tek şeyin ruhsuz bir kurallar silsilesi olacağıdır.
Gelecek, sadece kontrol edenlerin değil, kontrollü bir cesaretle "yeniye" entegre edebilenlerin olacaktır. Biz, o masadaki kadavranın soğukluğunu değil, hayatın o karmaşık ve heyecan verici akışını takip etmeye devam edeceğiz. Çünkü medya, ancak bir ruhu olduğunda gerçektir, ötesi laf-ı güzaf…
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Sağlıcakla kalın…
Sosyal medyada geçtiğimiz günlerde herkes Anadolu Yakası’nda çiçek satan genç kızın güzelliğini konuştu. Kimsenin aklına yapay zeka olabileceği asla gelmedi çünkü o kadar gerçekçi bir kareydi ki. Paylaşım kısa sürede binlerce yorum ve beğeni almıştı. Artık insanlar özellikle sosyal medya kullanıcıları yeni bir şey öğrendi. Bu fotoğraf doğru mu yoksa yapay zekanın ürünü mü? Alışmakta biraz güçlük çekiyoruz.
Yapay zekâ ile üretilmiş görüntüler, artık o kadar gerçekçi ki, ayırt etmek neredeyse mümkün değil. Dolayısıyla “gerçeklik” algımızı da zamanla birlikte çok fazla sorgular hale geldik.
Bir diğer nokta ise etik sorumluluk. Bu paylaşımı yapan kullanıcı haberlerde sürekli kendi yapay zekayla oluşturduğu kareyi görünce herkesi kandırdığını itiraf ederek özür diledi. Buradan da anlaşıldığı gibi sosyal medya kullanıcılarına da büyük sorumluluklar düşüyor. Sosyal medya kullanıcıları olarak, gördüğümüz içeriklerin doğruluğunu sorgulamak, yapay zeka ile gerçeğin ayırt edici özelliklerini bilmek gerekli hale geldi.
Yapay zekanın gelişmesiyle en büyük sorunlardan biri de gerçek mi, yapay mı, bunu ayırt edemediğimiz bir dünyada, doğru bilgiye ulaşmak ve sorgulamak en büyük güç olduk. “Çiçekçi kız” bize sadece kandırılmış olmanın şaşkınlığını değil, sosyal medyada dolaşırken, bir haber okurken ne kadar dikkatli olmamızı bir kez daha hatırlattı.
...Hep bir şeylere yetişme hâlindeyken kaçırılmaması gereken çok kıymetli anlar nasıl da çarçur olup gidiyor ellerimizde?
İstanbul’un işten eve dönüş saatindeki tıklım tıkış bir Marmaray treninde 4-5 yaşlarındaki çocuk geze geze para istiyor insanlardan. Buralı mı yoksa ülkesinden çok uzaklara düşüp vatan nedir bilmeden büyüme sorumluluğuyla baş başa kalan bir aileye mi mensup belli değil.
İnsanlar dikkat bile etmiyor. Böyle çocuklardan bazısı, ellerinde bir enstrümanla iyi kötü bir müzik icra edip öyle para topluyor yolculardan. Çav Bella diyorlar, Kum Gibi çalıyorlar, Nazende Sevdiğim’i duymuşluğumuz var, bizi hüzünlere salan bir Azeri türküsü Ayrılık da bazen kulaklarımızla buluşmuştur böyle anlarda.
Bu çocuklardan kimi de hiçbir şey yapmadan olanca sevimliliğiyle para istiyor. İşte bu çocuk, onlardan. Kimsenin umurunda değil. Elinde tuttuğu küçük karton kutuya birkaç kişi küçük meblağlar atıyor. Bense kapı önünde olanları izliyorum.
Kapının hemen yanındaki oturaktaki genç kız, bu çocuğa bir taş veriyor. Taş şekilli, özel bir şeye benziyor. Çocuk buna paradan daha çok sevinerek gülüveriyor ve o sevinçle diğer yolculara doğru ilerliyor.
Genç kız, bu büyükşehir keşmekeşi içinde önemli bir detayı yakalıyor işte. Bu, bir çocuğun gülümsemesi oluyor. Asık suratlı bir gün de böylece akşam olduğunda çiçekleniveriyor.
Kızın yaptığı bu hareket basit değil ama iş yerinde hoşafı çıkmanın hissiyle bir an evvel evine varmak isteyenler ne o çocuğu ne onun bakışını ne de bu kızın çocuğa verdiği taşı fark ediyor. Kim bilir bu insanlar nelerle boğuşuyor, hangi derdinin üstesinden gelemiyor ya da hangi mutluluğun bulutları üzerinde de gözleri kimseyi görmüyor?
“Siz psikolog musunuz?” diye soruyorum kıza. Gülümseyerek “Evet.” diyor. Sormadan gerekçemi sunuyorum: “Çünkü başka kimse böyle bir incelikle uğraşmaz.” Yine gülümsüyor, az sonra durağında iniyor.
* * *
Artık Marmaray treninden inilmiştir. Yakındaki bir marketin kasasında kuyruk… Bekleyenler arasında 2 çocuk da var. Sırası gelen abla ansızın yandaki raftan birer çikolata alıp kasiyer kıza “Bunları kasadan geçirip çocuklara ver.” diyor.
Gülümsüyor kasiyer, ben de hem ablanın hareketine hem çocuklara hem de kasiyerin gülümsemesine gülümsüyorum. Çocuklar şaşkınlık içinde kadına da biraz ürkek bakarak alıyorlar çikolataları. Bu halleriyle güvercinleri andırıyorlar. Belli ki gün, çiçeklenmek için akşam saatini beklemiş, art arda ne güzel şeyler oluyor böyle!
* * *
Bu 2 olaydan çok önce bir yaz sıcağında genç bir adam dükkân dükkân gezip anket yapmaya çalışıyor. Bakkal ve büfelerdeki içecek dolaplarının fotoğrafını çekip esnafa belirli sorular soracaktır ancak aradıklarını bulamıyor, buldukları da anket yapmak istemiyor.
Tüm kazancı, yapılacak anket başına olacağı için genç adam tedirgindir ve eve dönüş için yol parası da bu işe bağlıdır. Bunalmıştır artık, ter su içindedir. İnsanlar umursamadan geçip gitmektedir.
Sabahtan beri gezmekten ayaklarına kara sular inmiştir. Sanki bugün Knut Hamsun’un Açlık romanının başkahramanı olmuştur.
Yolunun üzerindeki bir çay bahçesine girmeden hemen kıyıcığında dinlenmeye çalışır. Hayatının önceki yılları film şeridi gibi zihninden geçer. Sığınacak bir yerinin olmadığına ve artık yaşamanın da pek bir anlam ifade etmediğine inanmaya başlamıştır.
Kısa duvarlarla çevrili bahçenin içinde oyun oynayan çocuklar mutludur, aileler, masaların başında birtakım içecekler ve sohbetlerle meşguldür. Herkes normal bir hayatın içinde gibi görünmektedir.
Bahçenin dibinde bir tutunamayan vardır ama o şu an herhangi bir habere konu olacak noktada değildir. İşte kahramanımızın tam da canından bezdiği, kendisini çok yararsız hissettiği anda çay bahçesine genç bir kız girmiştir.
Yüzünde ne kadar da mütebessim bir ifade vardır. Anlayana “Hayat güzel arkadaşlar, siz yaşamasını bilmiyorsunuz. Küçük şeyleri büyüterek kendinize nefes almayı bile zehir ediyorsunuz.” demektedir âdeta.
Arkasındaki kadın da onun refakatindedir. Çay bahçesindeki masalardan birisine geçmişlerdir ama tek sandalye kullanırlar. Çünkü kız tekerlekli sandalyededir.
İşte o gün, bir kent belki tüm güleç yüzlerden daha da güler yüzlü ve umutlu olmayı bu kızdan öğrenebilirdi ama öğrenmedi. Çünkü kenttekilerin çok işi vardı.
Kafalarını kaldırmadıkları telefonlarıyla pek çok içeriği beğendiler, arka arkaya 77 tane video izlediler, şarjları bitmeye yüz tuttu. Bankalardan yine para çektiler, kuyumculardan değerli takılar aldılar, berbat demlenmiş çayları pahalı fiyatlarla satan moda pastanelerde birbirini tanıma adı altında bir aşk ihtimalini hunharca tüketip durdular ve kimse görmedi asıl görülmesi gerekeni.
İşte çay bahçesinin duvarına ilişen genç adamdı bu detayı fark eden. Fakat ona da talih gülmemişti işte. Kazımıştı ama kazanamamıştı istikbal vadeden kartları, amortisi bile yoktu beyaz güvercinine kanıp aldığı biletlerde. Ağaçtaki kuşlar, tam da o geçerken üstüne işemiş, yerde ona sevimli sevimli yürüyenleriyse bir kedinin ağzında kanlar içinde kalmıştı. Neydi bu dram ya Rabbi?
* * *
Genç adam tutundu yaşamaya. Hem de sıcak bir yaz gününde bir kadının sürdüğü tekerlekli sandalyesiyle çay bahçesine gelen genç kızın yüzündeki tebessümle.
Şimdi ne zaman dara düşse o güler yüzü, o ümitvar bakışı hatırlıyor ve diyor ki “Bir gün insanlık, kendisine dert-keder vermemeyi, güne ve yarına her zaman inanç ve umutla bakmayı bir yaz günü çay bahçesine gelen o kızdan öğrenecek. İşte o an dünyanın bütün kepazeliği son bulacak, belki bundan 10 dakika sonra da İsrafil düdüğünü çalacak.”
ALLAH’A BIRAKILAN BEBEKLER NEREDE?
Haberlerde “Ailesinin beslemediği bebek öldü”, “Sevgilisiyle tartışıp giden genç kızın cesedi gölette ölü bulundu.” diyor. Bizim sonumuzu bu bebeklerle genç kızlar getirecek bilesiniz.
Eskiden yanlış işler yapanlar ya da yoksulluğa düşenler cami avlusuna bıraktıkları bebeği gözyaşları içinde Allah’a emanet ederler, bulanlar da sevinç içinde besleyip büyütürlerdi. Bebek büyüdüğünde de gerçek anasıyla babasını bulsa bile kendisine bakanı ana baba bellerdi.
Bir zaman sevgililer, her an kırılacak ince güzel, şekilli bir cam bardak gibi görülür ve incitip kırmaktan çekinilirdi.
Aşık Tüccari Dü çeşmim kan ağlamaktan gözlerim yaş incidir / Kadir kıymet bilmeyenler yaren yoldaş incidir sözleriyle seslenir, ondan çok önce de Karacaoğlan Hay ağalar böyle m'olur / Hâli yardan ayrılanın / İner ummana dökülür / Seli yardan ayrılanın derdi.
Sonra günümüzde gelinen noktayı Gülten Akın ablamız şöyle özetledi: Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya
Bize de işte bu can yakan gündemin içinde boğulmadan ayakta kalabilme imtihanı düştü.
MADURO MUDUR O?
Dünya, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Madura ile eşinin ülkesinden ABD güçlerince kaçırılmasını konuşurken New York’ta yargılanmaya başlayan esir konumundaki devlet adamı ile eşinin bu ruh hâliyle ne düşündüğü üzerine pek bir yorum yapılmıyor.
Emperyalizmin yeryüzündeki en büyük temsilcisi Donald Trump’ın “başarılı bir operasyon” diye sunduğu Venezuela çıkarması, Maduro’nun en yakınındakilerinin satın alınmasıyla yapılmış bir görüntü veriyor.
ABD’den Avrupa’ya kadar pek çok ülkede Maduro için gösteriler düzenlenirken nedense Venezuela’daki halk tepkisi çok cılız kaldı.
Maduro’yu iktidardan indirerek ABD’ye uyuşturucu girişini keseceğini öne süren Trump, konuyla ilgili ciddi bir kanıt ortaya koyamazken “ABD’li petrol şirketlerini Venezuela’ya sokacağız.” sözleriyle asıl niyetini açık ediyor.
Maduro, 12 yıldır Venezuela’yı yönetiş şeklini, selefi efsane başkan Hugo Chavez’i ve şaibe karıştırdığı iddia edilen seçimleri New York’taki günlerinde düşünür mü bilinmez ama halkının, Maduro’ya bir tepkisi varsa onun yanına da zaten çoğunlukta bulunan ABD karşıtlığının biraz daha kuvvetlenerek eklenmesi hiç şaşırtıcı olmayacak.
Sözü Rize Ardeşen’den bir esnafa bırakalım. Dünya gündemini sarsan bu olayı şöyle özetlemiş:
“3 tane helikopterle git Venezuela'ya, devlet başkanını al. 50 tane helikopterle gelsen Ardeşen'e, kaymakamın ayakkabısını alamazsın la! Bu nasıl devlet ya? Bu nasıl oluyor abi? Bu millet uyuyor muydu? Helikopter ta ta ta diye geziyor, ne oluyor diye bakmadılar mı ya?”
Fennî’den:
Sakın bir dideyi ağlatma handan olmak istersen
Dokunma hâtır-ı mûra Süleyman olmak istersen.
(Gülmek istiyorsan sakın bir gözü ağlatma / Süleyman olmak istiyorsan karıncanın hatırını incitme.)
...
ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu kısa sürede saf dışı bırakması, Washington’un uzun zamandır saklamadığı yeni stratejiyi açık etti.
Bu bir kriz değildi, önceden yazılmış bir hesabın sahaya yansımasıydı.
Maduro bir sonuçtu, asıl hedef Venezuela’ydı: Petrolü, yeraltı kaynakları, jeopolitik konumu ve enerji hakimiyeti.
Ve elbette bu hamle, Çin–Rusya eksenine verilmiş açık bir gözdağıydı.
Venezuela, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip ülkesi.
ABD için bu sadece enerji meselesi değil; küresel rekabetin sigortası anlamına geliyor.
Rusya–Ukrayna savaşıyla derinleşen enerji krizi, Orta Doğu’daki kırılgan dengeler, Çin’in yükselen küresel etkisi derken…
Tüm bu tablo içinde Washington, masada geriye düşmemek için beklemedi ve saatler içinde kaynağı ele geçirdi.
Bu yüzden Maduro hamlesi sıradan bir operasyon değil, ABD’nin doğrudan güç gösterisidir.
Petrol, nükleer program ve İsrail denklemi ortadayken sıradaki hedef neresi? Yoksa ABD karşıtı blokta yer alan başka bir ülke mi?
ABD’nin verdiği mesaj net: 'Masaya oturmazsanız, masayı deviririz'
...Belki de en büyük eksiklik şudur
İnsan her şeye talip
ama hiçbir şeye ehil değil.
Arkadaşlık, evlilik, ebeveynlik, sevgi…
Bunların hiçbiri rastgele kurulacak bağlar değil.
Bir adabı, bir tartısı, bir bekleyişi olmalı.
Hemen hemen herkes her kapıyı çalıyor,
ama hangi kapıyı neden açtığını bilmiyor.
Toplumu yoran şey kötülük değil yalnızca dengesizlik.
Kimse kendi dengine denk gelmiyor.
Dengine yaklaşan ise “ya daha iyisi varsa” ihtimaliyle geri çekiliyor.
Alternatifler kutsallaştıkça, sadakat zayıflıyor.
Potansiyel büyüyor ama kök salmıyor.
Oysa ehliyet, bir engel değil bir ayna olmalıydı.
İnsan, kim olduğunu bilmeden kimi sevdiğini nasıl bilebilir?
Psikoloji, sosyoloji, felsefe, inanç, tarih, coğrafya, ilgi alanları…
Bunlar sınav için değil, farkındalık için sorulmalıydı.
İnsan neye yatkın, neyi taşıyabilir, nerede yarım kalır
bunu anlamadan kurulan her bağ bir gün yük olur.
İnsanlar yanlış duygulardan yanlış masalardan kalkamıyor.
Çünkü hangi masaya neden oturduğunu hatırlamıyor.
Son yirmi yılda eşleşmeler hızlandı ama derinlik kayboldu.
Bağlar çoğaldı, anlam azaldı.
Belki de toplum büyümemeli bir süre.
Belki herkes biraz kendi içine çekilmeli.
Çünkü düzeltilmeyen eşleşmeler, çoğaltılan hayatlar sadece kalabalık üretir.
Ve belki “kıyamet” dediğimiz şey
bir gün gökten inmeyecek.
Belki kıyamet,
insanın dengeyi tamamen kaybettiği andır.
Herkesin her şey olabildiği
ama kimsenin kendisi olamadığı o an.
Ehliyet, yasaklamak için değil;
insanı kendine geri döndürmek için gereklidir.
Çünkü denge kaybolursa,
sevgi de yolunu şaşırır.
Ve ya sırat köprüsü diye atfedilen olgu dengeyse?
“Normalleşmezsek yüzde 50+1’i bulamayız”
ABD’ye tepki göstermemekle eleştirdiği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in, kapalı grup toplantısında ABD ile karşı karşıya gelmeyeceklerini söylediği öğrenildi. CHP kulislerine göre Özel, Maduro'nun fotoğrafını göstererek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tehdit ederken gerçek düşüncesini ortaya koyuyordu.
Ancak milletvekillerine, “ABD ve İngiltere’nin politikaları sabit olur, liderleri gelip geçicidir. ABD’ye kafa tutmayacağız” dediği öğrenildi.
Avrupalı liderlerin kendisiyle 5 dakika bile görüşmemesinden yakınan Özel’in ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ile de görüşemediği ortaya çıktı. ABD elçisinin kendisini ziyarete gelmediğini milletvekillerine anlatan Özel’in, “ABD Büyükelçisi benimle görüşmeye gelmedi. Alt düzeyde temas kurmak istediler bu kez ben görüşmeyi kabul etmedim” diye konuştuğu öğrenildi.
Dış politikayı polemik konusu yapmakla eleştirilen Özel, milletvekillerine ayrıca, “Tek sesli olalım. Diplomasi zor bir alan, benim sosyal medya paylaşımlarımı takip edin” uyarısında bulunduğu belirtildi.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in uzun konuşmasında en dikkat çeken bölüm normalleşme süreciyle ilgiliydi. Cumartesi günü Manisa’da yaptığı açıklamalara açıklık getiren Özel, “Normalleşmeyi sürdürmeliyiz başka türlü yüzde 50+1’i bulamayız” dedi.
Özel normalleşme konusunu anlatırken şöyle konuştu: “Bizim Cumhur İttifakı tabanıyla sorunumuz yok. Kavga dilini bırakarak normalleşmeyi sürdürmeliyiz. Başka türlü yüzde 50+1’i bulamayız. Normalleşme süreci anketlerde bize yarıyor. Çok olumlu tepkiler alıyoruz.”
Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ilk gözaltına alındığında vatandaşların tepkisinin yüzde yüz olduğunu ancak tepkilerin zamanla düştüğünü anlattı. Sokaktaki tepkinin yüzde yirmilere indiğini söyleyen Özel, mitinglerde ülkenin genel sorunlarına ve gittikleri bölgeye yerel başlıkları öne çıkardıklarını kaydetti. Özel’in bu sözleri İmamoğlu gündeminin geri plana bırakılacağı biçiminde yorumlandı.
Erken seçim talebinden vazgeçmeyeceklerini anlatan Özel, vekil sayısı konusunda iddialı konuştu. “İktidara geliyoruz. Seçimlerde milletvekili sayısını 300’e çıkaracağız. İstanbul’dan 50 vekilimiz olacak.”
Parti içi yaşanan gerilimlere değinen Özel, “Beni üzenler ve benim üzdüğüm arkadaşlarım olmuştur ama hepinizi seviyorum bundan sonra birlikte hareket edeceğiz” diye konuştu. Özel’in adını anmadığı bir milletvekili hakkında ise “hiç sevmiyorum” imasında bulunduğu öğrenildi. Özel’in kastettiği kişinin geçtiğimiz günlerde CHP’den istifa ederek AK Parti’ye geçeceğini açıklayan Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır olduğu belirtiliyor.
Özgür Özel’in sözlerini yorumlayan CHP’ye yakın kaynaklara göre ise, CHP’nin İmamoğlu gündeminden vazgeçmesi ve normalleşme sürecine geri dönmesi mümkün görünmüyor.
...Uzun yıllar boyunca finansal istihbarat, devletlerin gündeminde dar bir başlığın içine hapsedildi: “kara parayla mücadele.” Oysa bugün gelinen noktada bu kavram, çoktan o çerçevenin dışına taştı. Artık mesele yalnızca suç gelirlerini izlemek değil; küresel sermaye akımlarının, algoritmik piyasa davranışlarının, kripto varlık transferlerinin ve siber finansal saldırıların bir devletin ekonomik ve stratejik güvenliğini doğrudan etkilediği bir çağdayız.
Finansal istihbarat, bu yüzden klasik anlamıyla bir “denetim” alanı değil; devlet kapasitesinin merkezine yerleşmiş yeni bir egemenlik alanıdır. Nasıl ki 20. yüzyılın büyük güç mücadeleleri enerji, sanayi ve askeri kapasite etrafında şekillendiyse; 21. yüzyılda güç mücadelesi veri, finans ve zaman ekseninde yaşanıyor.
Türkiye’nin bu yeni denklemde karşı karşıya olduğu soru nettir:
Ekonomik istikrarımızı sadece para politikasıyla mı koruyacağız, yoksa onu destekleyen stratejik bir finansal istihbarat kapasitesi mi inşa edeceğiz?
Hız Devrimi: Finans Artık Zamana Karşı Yarışıyor
Finansal sistemlerin doğası köklü biçimde değişti. Sermaye artık yavaş akan bir nehir değil; milisaniyeler içinde yön değiştiren bir akışkan. Algoritmik işlemler piyasa derinliğini anlık olarak sarsabiliyor. Kripto varlık piyasaları birçok ülkenin milli gelirine yaklaşan hacimlere ulaşıyor. Siber saldırılar yalnızca veri değil, doğrudan para ve güven üretiyor ya da yok ediyor.
Bu dünyada krizler artık patladığında değil, oluşurken yakalanabiliyor. Ama bunun için tek şart var: Devletin, finansal sistemi sadece izleyen değil, onu gerçek zamanlı okuyan bir zihin kurabilmesi.
Finansal istihbarat tam da budur:
Mikro ölçekte banka işlemlerinden başlayıp, makro ölçekte küresel fon hareketlerine uzanan devasa bir veri evreninin bütünleşik analizidir. Döviz pozisyonları, türev piyasalar, kripto transferler, dış borçlanma eğilimleri ve sınır ötesi sermaye akımları ayrı ayrı değil; aynı resmin parçaları olarak okunmak zorundadır.
Bu resmi erken gören devlet, “zamansal üstünlük” kazanır. Yani kriz gerçekleşmeden önce onu fark eder. Bu da 21. yüzyılın yeni güç tanımıdır.
Dünya Nereye Gidiyor?
Bugün büyük güçlerin hepsi finansal istihbaratı klasik güvenlik mimarisine entegre etmiş durumda.
ABD, FinCEN üzerinden milyonlarca şüpheli işlem bildirimini analiz ediyor; bu veriler OFR ve FSOC gibi yapılarla birleştirilerek sistemik risk haritaları üretiliyor. Finans artık yalnızca ekonomi bakanlığının değil, devletin tümünün konusu.
İngiltere, NCA–NECC–JMLIT yapısıyla kamu ile özel sektör arasında yasal veri füzyonu kurdu. Bankalar, devletle birlikte sahada risk avcılığı yapıyor.
AB, 27 ülkeyi AMLA çatısı altında tek izleme sistemine bağlıyor. Çünkü sermaye sınır tanımıyor; istihbarat da tanımamak zorunda.
Çin, merkez bankası bünyesinde risk laboratuvarları kurarak sermaye çıkışlarını yapay zekâ ile tahmin ediyor. Ekonomik istikrar artık ulusal güvenlik doktrininin bir parçası.
İsrail, finansal istihbaratı askeri ve siber istihbaratla entegre ediyor. Çünkü hibrit tehdit çağında ekonomik saldırılar, askeri saldırılardan önce geliyor.
Bu örneklerin ortak noktası şu: Finansal istihbarat artık ayrı bir teknik alan değil; stratejik bir devlet fonksiyonudur.
Türkiye İçin Anlamı: Parayı Kim Okuyorsa Geleceği O Tasarlar
Türkiye açısından mesele yalnızca riskleri izlemek değildir. Asıl mesele, ekonomik kaderimizi başkalarının okuduğu veri setlerine bırakıp bırakmayacağımızdır.
Bugün küresel fonlar Türkiye’yi anlık modellerle analiz ediyor. Risk primi, faiz maliyeti, yatırım akışı bu modellerle şekilleniyor. Eğer biz bu akışı sadece sonuçlarıyla izliyorsak, oyunu başkaları yazıyor demektir.
Bu yüzden Türkiye için bütüncül bir Finansal İstihbarat Teşkilatı (FİT) lüks değil, stratejik zorunluluktur. Bu yapı;
Merkez Bankası, BDDK, SPK, MASAK ve güvenlik birimlerini veri düzeyinde birleştirmeli,
Yapay zekâ tabanlı erken uyarı sistemleri üretmeli,
Ekonomiyi yalnızca sayılarla değil, davranışlarla okumalıdır.
Çünkü finansal saldırılar artık tankla değil, algoritmayla yapılmaktadır.
Sonuç: Yeni Çağın Egemenliği Sessizdir
yüzyılda egemenlik artık yalnızca sınırları korumak değildir. Egemenlik, paranın dilini anlayabilmektir. Zamanı erken okuyabilmek, riski doğmadan görmek, krizi oluşurken yönetebilmektir.
Finansal istihbarat, tam olarak budur.
Ve Türkiye için mesele şudur:
Ya bu yeni çağın okur-yazarı olacağız…
Ya da yazılan senaryonun izleyicisi.
Bu tercih, ekonomik değil; stratejiktir.
Ve gecikmenin bedeli her zaman daha ağır olur.
...Süper Kupa’da Trabzonspor’u farklı mağlup eden Okan Buruk’un öğrencileri, finaldeki rakibini beklemeye geçti. Trabzonspor karşısında dört dörtlük bir oyun ortaya koyan sarı-kırmızılı ekipte bireysel yetenekler ön plana çıktı. İlk 45 dakikada Sara ve Sallai’nin performansı oldukça etkileyiciydi.
İkinci yarıda ise sahneye Sane çıktı ve adeta şov yaptı. Verdiği kilit paslar ve oyunu okuma becerisiyle isminin ağırlığını hissettirdi. Yunus’a yaptığı asist de bunun göstergesiydi. Icardi’nin oyun içindeki hareketliliği, Trabzon savunmasını öne çekerek arkada geniş boşluklar oluşmasına neden oldu. Süper star, geceyi 1 gol ve 1 asistle tamamladı. Barış Alper net gol pozisyonlarını değerlendiremese de skora katkı yaptı.
Cezası sona eren Eren Elmalı, eski takımına karşı gol atmayı başardı. Uzun süredir sahalardan uzak kalan Eren, iyi bir performans sergiledi. Torreira ve Lemina’nın ilk 11’de başlamadığı karşılaşmada orta sahadaki eksiklikler zaman zaman hissedildi. Ancak oyuna dahil oldukları anlarda etkilerini göstermeyi başardılar. Uğurcan ise yaşadığı sakatlığın ardından sahalara çok iyi döndü ve kritik kurtarışlara imza attı.
Okan Buruk’un Trabzonspor’u adeta ezbere bildiği görüldü. Antrenmanlarda çalışılan taktikler sahaya kolayca yansıtıldı. Karşılaşmada birçok kırılma anı yaşandı ancak gecenin kazananı Galatasaray oldu. Samsunspor–Fenerbahçe mücadelesinin galibi, finalde Cimbom’un rakibi olacak.
...AB coğrafyasında tescil hafızası
Bir haritaya sınırlarıyla bakmak bazen insanı yanıltabilir. Oysa coğrafya, çoğu zaman çizgilerden değil; kokulardan, tatlardan, mevsimlerden ve tekrar eden emekten oluşur. Anadolu’nun binlerce yıldır yaptığı da tam olarak budur: Toprağına sinen emeği, belleğe dönüşen tadı ve kuşaktan kuşağa aktarılan bilgiyi korumak.
Bugün bu korunan kadim hafıza,
Türkiye’de 1.806 adet coğrafi işaretli ürünle bu alanda dünyada 2. Sırada. AB’nin resmî sicillerinde ise 44 ayrı Türk ürünü kayıtlı.
Türkiye’de tescil edilen bir coğrafi işaret, tek başına Avrupa’da geçerli değil. AB’de bu ürünün koruma altına alınması için, kendi mevzuatı çerçevesinde ayrıca başvuru yapılması gerekir.
Türkiye’nin AB nezdindeki coğrafi işaret yolculuğu çoğu zaman sanıldığından çok daha teknik, daha sabırlı ve daha zorlu bir süreç. Zira coğrafi işaret, bir pazarlama etiketi değil; sınai mülkiyet hukuku kapsamında yer alan, yerle sınırlı bir koruma rejimi.
AB sicilinde Türkiye
Türkiye’nin bu alanda son yıllarda attığı adımlar dikkat çekici. AB nezdinde 44 ürünü tescillenmiş, 6 ürünü yayında olup tescil süreci devam eden ve 35 ürünü başvuru aşamasında bulunan Türkiye’nin, toplam 85 ürün işlemi var. Reddedilen bir başvuruyu saymazsak.
Bu tablo, Türkiye’nin coğrafi işaretlere bakışının kurumsallaştığını gösteriyor.
Tadın hukukla buluştuğu yer “Coğrafi İşaret”
Coğrafi işaret, en yalın tanımıyla, bir ürünün belirli bir coğrafya ile kurduğu bağın adı. Bu bağ bazen toprağın minerali, bazen suyun sertliği, bazen de insan eliyle şekillenen gelenek. Avrupa Birliği de bu bağı üç ana kategoride koruyor.
Menşe adı (PDO), mahreç işareti (PGI) ve geleneksel ürün adı (TSG).
Ancak AB sistemini asıl belirleyici kılan, korumanın ürünün dışında üretim yöntemini, denetim mekanizmasını ve kolektif yapıyı da kapsaması. 2024 yılında yürürlüğe giren 2024/1143 sayılı AB Tüzüğü, bu yaklaşımı daha da sıkılaştırmış; başvuru hakkını açık biçimde üretici gruplarıyla sınırlandırıyor. Artık ne belediyeler ne ticaret odaları ne de kamu kurumları tek başına başvuru sahibi olamıyor. Ürünü üretenler, o ürünün geleceğini de birlikte yazmak zorunda.
Aslında bu yaklaşım, Anadolu’nun kadim üretim kültürüyle şaşırtıcı biçimde örtüşüyor. Zira Antep baklavası, Ezine peyniri ya da Taşköprü sarımsağı; hiçbir zaman tek bir ustanın ya da tek bir işletmenin eseri değil. Onlar, kolektif emeğin damakta bıraktığı bir iz.
AB’deki bu tesciller Anadolu’nun ürün çeşitliliğini neredeyse bir panorama gibi gözler önüne seriyor.
Gaziantep’ten başlayalım
Antep Baklavası, AB siciline giren ilk Türk ürünü olarak sembolik bir eşik oluşturur. Ardından Gaziantep Menengiç Kahvesi, Antep Lahmacunu ve Antep Fıstık Ezmesi gelir. Bu ürünler, bir kentin mutfak bilgisinin reçeteyle değil de coğrafyayla tanımlandığını gösteriyor.
Zeytin ve Zeytinyağı
Ege’ye geçtiğimizde tablo zeytinle koyulaşır. Milas Zeytinyağı, Edremit Zeytinyağı, Mut Zeytinyağı, Aydın Memecik Zeytinyağı ve Aydın Memecik Zeytini, çeşit adı değil; lezzet kavramının Anadolu’daki karşılığıdır. Aynı şekilde Gemlik Zeytini, Milas Yağlı Zeytini ve Edremit Körfezi Yeşil Çizik Zeytini, sofralık zeytinin dahi yerle tanımlanabileceğini AB hukukuna kaydeder.
Peynirlerde ise, Ezine Peyniri ve Erzincan Tulum Peyniri hayvancılıkla iklim arasındaki hassas dengeyi temsil eder. Tatlı ve hamur işlerinde Bursa Kestane Şekeri, Hatay Kaytaz Böreği, Maraş Tarhanası ve Maraş Çöreği, yerel mutfağın yazılı olmayan bilgisini hukuki metne dönüştürür.
Tarım ürünlerinde
Malatya Kayısısı, Aydın İnciri, Bursa Siyah İnciri, Kırkağaç Kavunu, Safranbolu Safranı, İpsala Pirinci, Osmaniye Yer Fıstığı ve Suruç Narı, mikro iklimlerin ekonomik değere dönüşmesinin örnekleri. Arıcılığın hafızasını ise Bingöl Balı ve Yenice Ihlamur Balı taşır.
Afyon Pastırması, Afyon Sucuğu, Antakya Künefesi, Araban Sarımsağı, Ayaş Domatesi, Aydın Çam Fıstığı, Aydın Kestanesi, Bayramiç Beyazı, Bursa Şeftalisi, Çağlayancerit Cevizi, Giresun Tombul Fındığı, Hüyük Çileği, Manisa Mesir Macunu, Söke Pamuğu, Taşköprü Sarımsağı ve Silifke Yoğurdu ile toplam 44 ürün, AB’de “Türk ürünü” olarak hukuken korunmuş birer coğrafi kimlik.
Tescil bekleyen 6 ürün
Afyon Kaymağı, Isparta Gülyağı, Adana Şalgamı, Manisa Sultani Çekirdeksiz Üzümü, Kayseri Pastırması, Delice Doğal Kaynak Tuzu
35 adet başvuru
Tavas Yanık Koyun Yoğurdu, Urfa Keten Köyneği Fıstığı, Afyon Manda Yoğurdu, Ardahan Çiçek Balı, Konya Yağ Somunu, Kayseri Sucuğu, Denizli Leblebisi, Sinop Kestane Balı, Nizip Nanesi, Kütahya Pazarlar Kirazı, Fethiye Kaya İnciri, Salıpazarı Kestane Balı, Taraklı Uğut Tatlısı, Antep Bulguru, Nizip Mızar Havucu, Antep Muskası, Polatlı Soğanı, Muğla Çam Balı, Elazığ Geven Balı, Tonya Tereyağı, Oğuzeli Nar Ekşisi, Kilis Zeytinyağı, Amasya Çiçek Bamyası, Geyve Ayvası, Bilecik Şerbetçiotu, Kapıdağ Mor Soğan, Çeşme Damla Sakızı, Ağrı Geven Balı, Avşa Ada Karası Üzümü, Milas Çekişke Zeytini, Erzurum Civil Peyniri, Kale Biberi, Kayseri Mantısı, Urla Sakız Enginarı, Konya Bıçakarası
AB’ye yapılan coğrafi işaret başvurularının tamamı, eAmbrosia veri tabanında yayımlanıyor.
Özetle, bugün AB sicilinde yer alan 44 ve gelecek olanlarla beraber tüm Türk coğrafi işaretler, Anadolu’nun hâlâ anlatacak çok hikâyesi olduğunu gösteriyor.
...



