Tgrt Haber

Doç. Dr. Hasan Bardakçı Yazıları

Doç. Dr. Hasan Bardakçı

Doç. Dr. Hasan Bardakçı

hasanbardakci@harran.edu.tr
Reisi'nin ölümü kaza mı, sabotaj mı?

Dün, İran Cumhurbaşkanı'nın helikopterinin trajik bir şekilde düşmesi, dünya gündeminde geniş yer buldu. Bu olay, gerek İran içinde gerekse uluslararası arenada çeşitli spekülasyonlara yol açtı. Ben bu yazıyı yazarken, helikopterdeki İran Cumhurbaşkanı Reisi'nin ve beraberindekilerin de ölüm haberi geldi.

Peki, bu düşüş bir kaza mı yoksa bir sabotaj mı? Bu sorunun cevabını ararken, durumu farklı açılardan ele almak gerekiyor.

Teknik sebepler ve hava koşulları!..

Kaza olan bölgeyi, üniversiteyi Azerbaycan'da okuduğum için ve İran'a da sık sık gittiğim için iyi biliyorum. Özellikle Türkiye'nin Karadeniz bölgesine benzeyen, fakat daha dik yamaçların olduğu ve çok sık sis görülüp, yağmur yağan bir bölgeden bahsediyoruz. Bu noktada ilk olarak, teknik arızalar ve hava koşulları göz önünde bulundurulmalıdır.

Özellikle helikopter kazalarının büyük bir kısmı, teknik arızalar, insan hatası veya olumsuz hava koşullarından kaynaklanmaktadır. İran’ın sivil havacılık altyapısının yaşadığı sıkıntılar ve uygulanan uluslararası yaptırımlar nedeniyle, yedek parça tedarikinde yaşanan zorluklar helikopter bakımını etkileyebilir.

Bu bağlamda, teknik bir arıza ihtimali göz ardı edilmemelidir. Ayrıca, o dünkü hava şartları da analiz edilerek, olumsuz koşulların kazaya yol açıp açmadığı incelenmelidir.

Sabotaj olabilir!

Öte yandan, sabotaj olasılığı da ciddi şekilde değerlendirilmeli. İran, son yıllarda hem iç hem de dış politikada büyük çalkantılar yaşıyor. İçeride, farklı siyasi ve etnik gruplar arasında gerilimler mevcutken, dışarıda ise özellikle ABD ve İsrail ile yaşanan gerginlikler, böylesi bir sabotajın olabileceği ihtimalini akla getirebilir. İran'ın nükleer programı ve Orta Doğu'daki askeri faaliyetleri nedeniyle maruz kaldığı baskılar, bu tür bir eylemin arkasında kimin olabileceği konusunda spekülasyonlara yol açıyor.

Siyasi analiz:

Olayın bir sabotaj olabileceği ihtimali, iç politikadaki iktidar mücadeleleri bağlamında da değerlendirilebilir. İran’ın siyasi yapısı oldukça karmaşık ve çok katmanlıdır. Cumhurbaşkanı, dini lider ve diğer siyasi aktörler arasındaki güç dengesi, zaman zaman şiddetli çatışmalara sahne olabiliyor. Bu bağlamda, olası bir iç hesaplaşma ya da iktidar mücadelesinin bir sonucu olarak da bu tür bir sabotaj gerçekleştirilmiş olabilir.
Uluslararası tepkilere bakmak gerek.

Bu olayın uluslararası yansımaları da önemli bir ipucu sağlayabilir. Eğer kazadan sonra bazı ülkelerden anında sert tepkiler gelmişse veya bazı gruplar olayın hemen ardından sorumluluğu üstlenmişse, bu durum olayın bir sabotaj olduğuna dair kanıt niteliği taşıyabilir. Uluslararası istihbarat raporları ve açıklamalar da bu konuda aydınlatıcı olabilir. Özellikle komşu ülkelerdeki istihbarat bilgileri olayı aydınlatmada işe yarayabilir.

Sonuç olarak, İran Cumhurbaşkanı'nın helikopterinin düşmesinin bir kaza mı yoksa sabotaj mı olduğu sorusu, birçok faktörün dikkatlice değerlendirilmesini gerektiren karmaşık bir konu. Teknik ve çevresel faktörlerin yanı sıra, siyasi ve uluslararası dinamiklerin de dikkate alınması gerekiyor. Olayın aydınlatılması, sadece İran için değil, bölgesel ve küresel istikrar açısından da büyük önem taşıyacaktır. Ayrıca bu tarz olaylarda gerçekler ortaya çıkana kadar, spekülasyonlar devam edecek gibi görünüyor. belkide gerçek asla ortaya çıkamayacak.

20 Mayıs 2024
Artan ihracat rakamları ne ifade ediyor?


Son yıllarda Türkiye'nin ihracat rakamlarında gözle görülür bir artış yaşanıyor. Özellikle Maliye Bakanı Sn. Mehmet Şimşek'in ekonomiyi kontrol etmeye başlaması  ile birçok alanda gözle görülür düzelmeler ortaya çıkmaya başladı. Ekonomik veriler de buna bağlı olarak pozitif yönde evrilmeye başladı. Artış sadece ekonomik bir başarı değil, aynı zamanda ülkenin geleceği için de önemli bir işaret taşıyor.

Öncelikle, artan ihracat rakamları Türkiye'nin ekonomik çeşitliliğini ve rekabet gücünü ortaya koyuyor. Farklı sektörlerdeki firmaların uluslararası pazarlarda başarılı olması, ülkenin ekonomik temellerinin sağlam olduğunu gösteriyor. Bu da Türkiye'nin sadece belirli bir sektöre bağımlı olmadığını ve çeşitli alanlarda rekabet edebilir durumda olduğunun açık bir göstergesi.

İhracattaki artış, Türkiye'nin uluslararası arenada daha fazla tanınmasına ve itibar kazanmasına da katkı sağlıyor. Dünya genelinde daha fazla ülkeye ürün ve hizmet sunmak, Türkiye'nin küresel bir oyuncu olarak konumunu güçlendiriyor ve uluslararası ilişkilerde daha etkili bir rol oynamasını da sağlıyor.

Ayrıca, artan ihracat Türkiye'nin ekonomik büyümesine de olumlu yansıyor. İhracattaki artış, üretim ve istihdamı arttırarak ekonominin canlanmasına katkı sağlıyor. Bu da iç talebi destekleyip, genel refah düzeyini yükseltiyor.

Ancak, artan ihracatın sürdürülebilir olması için uzun vadeli bir stratejiyle desteklenmesi gerekir. Maliye Bakanı Sn. Mehmet Şimşek'in kazandırdığı bu ivme desteklenebilirse Türkiye için son zamanlarda özellikle ekonomideki kötü gidişat olumluya ciddi bir şekilde evrilecek gibi görünüyor. Hükümetin özellikle dış ticaret konusunda kaliteli ürünlerin üretimi, pazar araştırmalarına dayalı stratejilerin belirlenmesi ve lojistik altyapının güçlendirilmesi gibi faktörleri göz önünde bulundurarak ihracatın sürekliliğini sağlamak adına adımlar atması önemlidir.

Yazımı toparlayacak olursam, Türkiye'nin artan ihracat rakamları ülkenin ekonomik büyümesi, uluslararası rekabet gücü ve küresel etkisinin artması açısından önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, bu başarının sürdürülebilir olması ve gelecek için daha da güçlenmesi için gerekli adımların atılması gerekmektedir. Bunun için Hükümetin son dönem politikalarına sıkı sıkıya bağlanması ve her koşulda başarıya ulaşmak için süreci devam ettirmesi gerekiyor. Bu konuda şu ana kadar oldukça başarılı olduğunu söylemeden de geçmek istemiyorum. 
Haftaya görüşmek dileğiyle....

13 Mayıs 2024
Türkiye, İsrail'e "dur" dedi 

Türkiye'nin İsrail ile ticari ilişkilerini sonlandırma kararı, bölgesel politikayı ve ekonomiyi etkileyen önemli bir adım. Başlıkta, "Türkiye İsrail'e 'dur' dedi " dememdeki mantık, bu. Bu kararın İsrail'i hem ekonomik hem de politik olarak zorlayacağı ve Gazze için bir çıkış kapısı olabileceğini düşünüyorum.

Öncelikle, Türkiye'nin İsrail ile olan dış ticaretini sonlandırma kararının, İsrail ekonomisi üzerinde önemli bir etkiye sahip olacağını biliyorum. Türkiye, İsrail'in önemli bir ticaret ortağıydı ve bu ilişkinin sona ermesi, İsrail'in ticaret dengesini olumsuz etkileyecek. Alternatif bulma durumu var ama İsrail bu işten kesinlikle zararlı çıkacak. Özellikle çelik, kimyasal mamüller, tarım ürünleri ve teknoloji alanındaki ihracatında Türkiye'ye bağımlı olan İsrail, yeni pazarlar bulmakta zorlanacak.

Bununla birlikte, Türkiye'nin adımıyla, Gazze için bir çıkış kapısı olma potansiyeli var. Türkiye'nin insani yardım ve ticaret yoluyla Gazze'ye destek verme geçmişi göz önüne alındığında, aradaki ticaretin sonlanması, Gazze'ye yönelik yardımların artmasına ve bu bölgeye olan uluslararası desteğin güçlenmesine katkı sağlayabilir. Bu, coğrafyada İsrail'e karşı güçlü bir ekonomik yaptırımın ön ayağı olabilir.

Ancak, bu adımın İsrail ile Türkiye arasındaki politik ilişkilere de olumsuz etkisi olabilir. İki ülke arasındaki ilişkilerin daha da gerilmesine ve bölgesel istikrarsızlığa yol açabilecek potansiyel bir krize yol açabilir. Bununla birlikte, Türkiye'nin bu adımıyla İsrail'in uluslararası arenadaki konumunu zayıflatabileceği ve Filistin meselesindeki çözüm arayışlarında Türkiye'nin rolünü güçlendirebileceği de göz ardı edilmemelidir.

Sonuç olarak, Türkiye'nin İsrail ile ticaret ilişkilerini sonlandırma kararı, hem İsrail hem de bölgesel politika üzerinde önemli etkilere sahip olabilir. Bu adımın İsrail'i ekonomik ve politik olarak zorlamasıyla birlikte, Gazze'ye olan yardımları artırarak bu bölgeye umut ve destek sağlama potansiyeli bulunmaktadır. Ancak, bu adımın bölgedeki politik ve ekonomik dengeyi nasıl etkileyeceğini yakından takip edip göreceğiz. Sadece Türkiye'nin bu adımla İsrail'in hiç beklemediği baskıyı oluşturmaya başladığını görmek gerekiyor.

7 Mayıs 2024
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Irak ziyareti üzerine...

Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Irak'ı ziyaret etti ve bir dizi temasta bulundu. Bu ziyarette daha çok siyasi konuların görüşüldüğü gibi bir algı oluşsa da ziyaret, temelde Türkiye için gelecekte büyük önem taşıyan bir projenin önemli ayaklarının bir ara geldiği bir buluşmaydı. Bu proje Türkiye-Irak Kalkınma Yolu Projesi olarak lanse ediliyor ve  son yılların en önemli altyapı girişimlerinden biri olarak öne çıkıyor. 

Söz konusu proje, Türkiye'nin ekonomik ve stratejik açıdan önemli bir adımı olarak değerlendirilmekte. Özellikle Çin'in "Kuşak ve Yol Girişimi" ile bağlantılı olarak ele alındığında, proje hem bölgesel hem de küresel düzeyde önem kazanıyor.

Peki nedir bu Kalkınma Yolu Projesi?

Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle Asya ile Avrupa arasında köprü konumunda bulunuyor. Bu durum, ülkeyi bölgesel bir ekonomik güç haline getiriyor ve ticaretin merkezi konumuna yerleştiriyor. Türkiye-Irak Kalkınma Yolu Projesi, bu stratejik konumu daha da güçlendirecek bir proje olarak ortaya çıkıyor. Proje, Türkiye'nin Irak ile olan ticaretini artırarak bölgesel ekonomik entegrasyonu teşvik ediyor. Ayrıca, Irak'ın yeniden inşası ve kalkınması için kritik bir rol oynayarak, bölgede istikrarı destekliyor.

Türkiye-Irak Kalkınma Yolu Projesi, temelde Türkiye ile Irak arasında yapılan bir altyapı projesi. Bu proje, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nden başlayarak Irak'a kadar daha sonraki süreçte ise Avrupa ile bağlanacak bir otoyol ve demiryolu ağı inşa etmeyi amaçlamakta.

Proje, ticaretin ve ulaşımın kolaylaştırılması, ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi ve bölgesel iş birliğinin artırılması gibi hedeflerle yürütülmekte. Bu yol aynı zamanda Türkiye'nin Orta Doğu ile olan ekonomik ve stratejik bağlarını güçlendirerek bölgede daha etkin bir rol oynamasına da katkı sağlamakta.

Ancak Türkiye-Irak Kalkınma Yolu'nun önemi sadece bölgesel değil, aynı zamanda küresel bir boyuta da sahip. Özellikle, Çin'in "Kuşak ve Yol Girişimi" ile ilişkilendirildiğinde, proje, küresel ticaretin ve ekonomik entegrasyonun daha geniş bir parçası haline geliyor. Çin'in bu girişimi, Asya'yı Avrupa ve Afrika ile bağlamayı hedefliyor ve bu bağlamda Türkiye'nin konumu çok kritik bir rol oynuyor. Türkiye-Irak Kalkınma Yolu, Çin'in bu genişlemesine katkıda bulunarak küresel ticaretin ve ekonomik ilişkilerin güçlenmesine yardımcı oluyor.

Dahası, Türkiye'nin bu proje üzerindeki etkisi sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve stratejik açıdan da önemli. Proje, Türkiye'nin bölgesel liderlik rolünü pekiştiriyor ve ülkeyi Orta Doğu'da daha fazla etki sahibi yapıyor. Ayrıca uluslararası alanda itibarını artıran Türkiye'nin proje aracılığıyla, bölgesel istikrarı ve güvenliği teşvik etme yeteneği de artıyor

Sonuç olarak, Türkiye-Irak Kalkınma Yolu Projesi, sadece bölgesel değil, aynı zamanda küresel düzeyde de büyük önem taşıyor. Özellikle Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi ile bağlantılı olarak ele alındığında, proje, Türkiye'nin ekonomik, siyasi ve stratejik açıdan rolünü güçlendiriyor ve küresel ekonomik entegrasyona katkı sağlıyor.

Bu nedenle, proje üzerindeki çalışmaların hızla ilerlemesi ve bölgesel iş birliğinin artması, Türkiye'nin ve bölgenin kalkınması için kritik bir adım olacaktır.

29 Nisan 2024
Orta Doğu'nun iki uslanmazı: İsrail ve İran arasındaki gerilimden kimler ne kazanıyor?

Bu aralar yatıyoruz, kalkıyoruz; İsrail ve İran'ın atışmalarına tanık oluyoruz. Orta Doğu'da uzun süredir devam eden gerilimlerin odak noktası haline gelen İsrail ve İran arasındaki çatışmalar, sadece bölgenin siyasi dengelerini etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda her iki ülkenin iç ve dış politikalarında güçlenmeyi amaçlayan bir dinamizm sağlıyor.

Bu çatışmalar, sadece askeri alanda değil, ekonomik ve stratejik olarak da önemli sonuçlara yol açıyor.

Özellikle bu iki ülkenin çatışması çok farklı amaçlar barındırıyor!

İçinde ekonomik ve siyasi beklentilerin çok olduğu bir çatışma. Bu köşe yazımda bu iki ülke için ayrı birer analiz yapmak istedim. İki ülkenin çok da masum sayılmayacak amaçlar güttüğünü görüyorum.

Önce İsrail'den başlayalım: Bu işten kazancı ne?

İsrail, tüm Filistin topraklarını işgal etmek dışında bir de İran'ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak için bir dizi strateji izliyor. Bu stratejilerin başında, İran destekli gruplara karşı askeri operasyonlar ve bölgesel müttefiklerle iş birliği geliyor.

Bu çatışmalar, İsrail'in askeri güvenliğini sağlamak adına, hükümetin de iç siyasette güçlenmesine katkı sağlıyor. Netanyahu hükümeti, İran'ı bir tehdit olarak göstererek muhalefeti ve eleştirileri baskılamayı belli oranda başarıyor.

Fakat son zamanlarda çok fazla da eleştiriliyorlardı. Bu eleştiriler İran gerilimi ile azalmaya başladı. Yani İsrail hükümeti bu gerilimden sürekli kârlı çıkıyor.

Ayrıca İran tehdidi kullanılarak, hükümet Batılı ülkelerle ilişkilerde diplomatik destek bulma fırsatları da yakalıyor.

Ekonomik olarak ise silah ve savunma sanayiindeki güçlü konumu, bölgedeki gerilimlerden kazanç elde etmesini sağlıyor.

Peki İran'ın bu çatışmalardan kazancı ne?

İran, bölgedeki çatışmaları kendi lehine kullanarak hem içeride hem de dışarıda güçlenmeyi hedefliyor. İsrail'e karşı bölgesel müttefiklerle iş birliği yaparak, bölgede etkin bir aktör olarak konumunu pekiştiriyor.

Ayrıca, İran'ın yönetimine de, bölgesel güç olarak algılanmalarının verdiği güçle, iç muhalefeti bastırma imkanı doğuyor.

Ekonomik olarak ise gerilimin artması, İran'ın bölgedeki enerji kaynakları üzerindeki etkisini artırmasını, buna bağlı olarak da ekonomisini güçlendirmesini sağlıyor.

Gerilimin petrol ve doğal gaz fiyatlarını "her zaman" artırdığı söylemek mümkün.

Sonuç olarak, İsrail ve İran arasındaki gerilim, sadece bölgesel denklemleri değil, küresel siyaseti de etkileyen önemli bir faktör haline gelmiş durumda. Her iki ülke de bu gerilimden çıkar sağlamaya çalışırken, bölgedeki istikrarsızlık ve çatışma ortamının sürmesi, uluslararası toplum için de ciddi tehdit oluşturuyor; özellikle de Türkiye için.

Bu nedenle Türkiye'nin, içerisine uluslararası toplumu da dahil ederek, bu çatışmaları çözme ve bölgede barışı tesis etme yönünde daha aktif rol üstlenmesi gerekiyor.

Ayrıca Filistin konusuna Türkiye'nin duyarlılığını kaybetmemesi çok önemli!

Haftaya görüşmek dileğiyle...

22 Nisan 2024
Vatandaş düşünceli, yapmak lazım!

Son yıllarda Türkiye ekonomisi, vatandaşların alım gücünü olumsuz etkileyen birçok zorluğa maruz kaldı.

Bu bayramda ben de memleketim olan Batman'a gittim. Orada eş-dost birçok kişi ile bir araya gelme fırsatı buldum. Fakat doğrusunu söylemem gerekirse, bu sohbetlerde önemli bazı anekdotlara ulaştım.

Burada, içlerinde tamamı farklı kurumlarda olan bir daire başkanı, bir il müdürü, bir siyasetçi, bir ordu personeli ve bir iş adamının olduğu bir sohbette ilginç bazı tespitler elde etme imkanım oldu. Doğrusu, şimdi bahsedeceğim tespitler hakkında çokça bilgim vardı. Ama en azından önem sırasını öğrenme imkanı buldum. 

Tamamı üst gelir grubu sayılabilecek meslek mensubu bu kişilerden il müdürü, kendi kızını üniversitede okumakta zorlandığını, masrafları fazla diye kızına okulu bırakıp tekrar sınava girip kendi memleketinde okumasını istediğini üzülerek söylüyordu. Daire başkanı artık eve et alırken iki defa düşündüğünü, günlük ihtiyaçları bile karşılamakta zorlandığını ifade ediyordu. Dahası bir ev ya da araba almanın artık ne kadar imkansız olduğunu vurguluyorlardı. Çoğu ev veya arabası olduğuna şükredip, bugün olsa alamayacaklarını söylüyordu.

EKMEK ALMAKTA BİLE ZORLANANLAR VAR

Peki ya bugün çalışmaya başlayan ne yapacak?

Ekmek fiyatının 15 TL'ye ulaştığını, bir emeklinin günlük sadece ekmek tüketirken bile zorlandığını anlatıyordu ortamdakiler... Aslında bu zorlukların üstesinden gelmek için atılacak adımlar mevcut. Özellikle, vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılamasını sağlamak adına devletin müdahale etmesi gereken alanlar olduğunu düşünüyorum.

TOKİ DAHA FAZLA İŞİN İÇİNE GİRMELİ

Gündelik yaşamımızda vazgeçilmez olan ev, araba ve temel gıda ürünlerinin, vatandaşların büyük bir kısmının erişiminde zorluklar yaşadığı alanlar olduğunu biliyorum. Bu ürünlerin fiyatlarının düşürülmesi, vatandaşların alım gücünü artırmak için atılacak bir adım, önemli bir ilk adım olacaktır. Her konuda değil ama ilk ev veya arabasını almak isteyenlere devlet desteği ile uzun vadeli ve ucuz kredi desteği verilebilir.

Bu TOKİ eli ile yapılabilir. Daha uzun vadede daha ucuz ödeme koşulları ile herhangi bir şarta bağlı olmaksızın evi veya arabası olmayan kişilere verilebilir. Bu yapılırken yerli araç alımı da teşvik edilebilir. Sonuçta amaç bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek. Çünkü, AK parti hükümeti döneminde TOKİ'nin bu konuda başarılı çalışmaları geçmişte olmuştu.

ZAMAN KAYBETMEDEN YAPILMALI

Özellikle et, ekmek, su ve süt gibi temel gıda ürünlerinin fiyatlarının indirilmesi, aile bütçelerine ciddi bir nefes aldıracaktır. Bu adım, özellikle dar gelirli ailelerin yaşam standartlarını yükseltecek ve ekonomik olarak daha güçlü olmalarını sağlayacaktır. 500 - 600 TL fiyatlarla kırmızı et almak, yerine gerekirse vatandaşı zorlayan bu tarz gıda ürünlerine özel, ithalatın önü açılarak ülkeye ucuz et girmesi sağlanabilir. Aynı şey süt ve ekmek için de geçerli... Temel gıdaya bile düzgün ulaşamazken, büyük hedefler koymak, vatandaşın endişelerinin anlaşılmadığı algısını ortaya koyuyor.

Devletin bu konuda alacağı kararların ve uygulayacağı politikaların sadece fiyatları düşürmekle sınırlı kalmaması gerekiyor. Aynı zamanda gelir dağılımındaki adaletsizliği gidermek için vergi politikalarında da reformlar yapılması gerekiyor.

Vergi toplamak devletler için  önemli bir faaliyettir. Fakat vatandaşını bu kadar zorlayacak vergiler koymak mı, yoksa az vergi çok emek mi derseniz; ben, az vergiden yanayım.

Dahası toplumun büyük kesiminde kamuda ciddi bir liyakatsizlik olduğu algısı hakim. Bu endişelerin ortadan kalkması gerekiyor. Böylece, daha adil bir ekonomik ve sosyal yapı oluşturulabilir ve herkesin daha iyi bir yaşam standardına sahip olması sağlanabilir.

Bunları yazarken özellikle hükümetin vatandaşların alım gücünü artırmak için acil adımlar atması gerektiğini vurgulamak için bu yazıyı kaleme alıyorum. Çünkü, vatandaş sesinin cumhurbaşkanına ulaştırılamadığını düşünüyor. Devletin, ev, araba, temel gıda ürünleri gibi hayati malzemelerin fiyatlarını düşürme ve gelir dağılımındaki adaletsizliği giderme konusunda kararlı bir şekilde hareket etmesi gerekiyor. Bu, sadece ekonomik olarak daha güçlü bir Türkiye için değil, aynı zamanda daha adil bir toplum için de önemli.

Bu haftaki yazıma burada son verirken, Türkiye’nin başarılı bir ekonomi politikası yürütürken, vatandaşı da kollayan bazı adımlarla öne çıkması gerektiğini belirtmek istiyorum.

Haftaya görüşmek dileği ile.

15 Nisan 2024
"Kayfor 24" ve onun üstüne gelen İsrail kısıtlamaları

Merhaba, değerli okurlarım. Tunceli Munzur Üniversitesi'nin ev sahipliğinde 16-18 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek Türkiye'nin en önemli forumlarından biri olan

Uluslararası Kamu Yönetimi Forumu'na (KAYFOR 24) oturum başkanı olarak katılacağım. 

Bu toplantı öncesi, sizler için bu yazıyı kaleme alıyordum ki önüme, Türkiye’nin bazı ürünlerde İsrail’e

dış ticaret kısıtlamaları

getirdiği haberleri düştü.

Ayrıntıları okurken, benim de panelde değineceğim konular olduğundan, bu yazıda da bunlara biraz değinmek istedim.

Ancak öncesinde şunu vurgulamak istiyorum: Bu forum önemli; çünkü kamu yönetimi disiplini ve kamu yönetimi teşkilatı konularında siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel boyutlarda temel dinamikleri inceleyerek, yeni sorunları ve tartışma alanlarını belirleyecek bir forum bu.

Bu forum ayrıca, politika üretme sürecinden çıkan kurumsal yapıları ve bu yapıların kamu yönetimine getirdiği yeni yaklaşımları tartışmayı da amaçlıyor. İşte tam da bu yüzden bu forum benim için "dış ticaretin bir politika aracı olarak kullanılabileceği konusu"nun tartışılabileceği bir forum olma potansiyeli taşıyor.

Aslında benim de ele alacağım konu tam da buydu zaten. Ve şu soruları tartışmak istediğim bir mecra olması dolayısıyla bu forumu önemsiyorum:

"Kamu yönetimi disiplini dış ticarette kullanılabilir mi?", "Uluslararası politikalar dış ticaret ile şekillendirilebilir mi?"

 

Bu soruların cevabı, hem evet hem de hayır!

Türkiye'nin İsrail'e uyguladığı ticaret kısıtlamaları uluslararası bir tepki yaratabilir mi?

Türkiye'nin İsrail'e getirdiği bu son uluslararası ticaret kısıtlamaları, İsrail'in Gazze'ye uyguladığı politikaları protesto etme amacı taşıyor. Ancak, bu kısıtlamaların sadece ekonomik etkileri değil, aynı zamanda uluslararası alanda baskıları yoğunlaştırma potansiyeli de bulunuyor.

Ticaret kısıtlamalarının İsrail'in Gazze'ye uyguladığı politikaları sorgulama ve değişime zorlama amacı taşıdığı açık. Bu kısıtlamaların İsrail'de kamuoyunu harekete geçirerek, uluslararası baskıların artmasına katkı sağlayabileceğini düşünüyorum.

Ancak, bu tür adımların uluslararası ilişkilerde nasıl bir etkiye sahip olacağı ve hangi sonuçları doğuracağı tartışmalı bir konu. Başarı sağlayabilecekken, geçmiş deneyimler, karşı bir tepki getirme durumu gelişebileceğini de göstermekte.

Özellikle, Türkiye'nin bu tür politikalarla uluslararası arenada nasıl bir rol üstleneceği ve bu adımların hangi stratejik hedeflere hizmet ettiği önemli bir soru işareti olarak duruyor. Buna karşın bu tür adımların uluslararası baskıları yoğunlaştırma potansiyeli taşıdığı da açık bir şekilde görülüyor.

Ben, Türkiye'nin İsrail'e uyguladığı ticaret kısıtlamalarının sadece ekonomik etkilerle sınırlı kalmayabileceğini, uluslararası baskıları yoğunlaştırma potansiyeli taşıdığını da düşünüyorum.

Fakat, bu tür politikaların uzun vadeli etkileri ve sonuçları henüz netlik kazanmış değil. Bu nedenle, uluslararası ilişkilerdeki bu tür adımların dikkatle takip edilmesi gerekiyor.

Kısıtlamalarla beraber uluslararası kamuoyuna baskı oluşturmaya çalışmak, sürecin Türkiye’nin dış diplomasisi açısından da destekleyici olabilir. Özellikle dış ticareti belli konularda kısıtlamaya çalışmak karşıda belli bir baskı oluştururken, imzaladığımız uluslararası anlaşmalar ve bağlı olduğumuz Dünya Ticaret Örgütü nezdinde bazı uyarılar almamıza sebep olabilir. Hatta başka ülkelerin de başka ürünlerinde bize kısıtlama getirmesine sebep olabilir.

Biraz daha açacak olursak, küresel ticaret hacminin arttırılması amacıyla ülkeler tarafından önce 1948 yılında Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) anlaşması imzalanmış, ilerleyen süreçte bu anlaşma yerini 1995 yılında Dünya Ticaret Örgütü'ne (DTÖ) bırakmıştır.

Ülkelerin oluşturduğu bu iki oluşumun amacı, uluslararası ticareti kısıtlayan önlemlerin ortadan kaldırılarak küresel ticaret hacminde artışın sağlanması ve serbest ticaretin ülkeler tarafından benimsenmesini sağlamaktı.

Bu durum karşısında, dış ticarette korumacı politikaları benimseyen ülkeler, başka ülkeleri de alternatif korunma önlemleri almaya itebilir.

Tabii bu durum, Türkiye’nin aleyhine de dönebilir.

Bu yüzden, kısıtlamalarla beraber hızlı bir şekilde uluslararası kamuoyunu İsrail aleyhine caydırıcı kararlar almaya teşvik edecek adımları atmamız gerekiyor.

 

Türkiye'nin Birleşmiş Milletler ve ABD'ye uygulayacağı diplomatik baskılarla İsrail’e geri adım attırmaya çalışması ve uluslararası ilişkilerde İsrail’i yalnızlaştırma politikası gütmesi, bence daha etkili sonuçlar doğurabilir. Bu adımın etkilerini izleyip, göreceğiz… Haftaya görüşmek dileğiyle..

9 Nisan 2024
Yerel seçimlerin ardından çıkartılacak dersler; Çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına..

Son yerel seçimler, Türkiye için önemli bir dönüm noktası oldu. Cumhuriyet halk partisi (CHP) uzun yıllardır elde edemediği bir başarı elde etti. Burada kendi içinde yaşadığı değişimin katkılarından bahsetmek mümkündür. Fakat sonuçlar bana göre muhalefetin başarısından çok iktidarın yanlış tercih ve son dönem gelişmelerinden kaynaklanıyor. Seçim öncesi güneydoğu illerinde yaptığım görüşmeler Ak parti için iyi sonuçların gelmeyeceğinin apaçık bir şekilde ortada olduğunu söylemem gerekiyor... Genel seçimler öncesi ortaya çıkan tablo Ak Parti cephesinde teşkilatlarda ciddi bir değişim olması ihtimalinin arttığını ortaya koyuyor. Bu seçimler, sadece belirli bir siyasi partinin zaferi değil, aynı zamanda toplumun önceliklerine ve beklentilerine dair bir mesajdı. Çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına dememdeki mantıkta budur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın seçim sonrası balkon konuşmasından uyarıyı aldık mesajı vermesi seçim sonrası Ak Parti için iyi bir başlangıç oldu. bundan sonra seçim sonuçlarından çıkarılacak dersler ve ortaya çıkan öncelikler, önümüzdeki dönemin şekillenmesinde belirleyici olacaktır.

Bu önceliklerden birincisi ve en önemlisi, ekonomik kalkınma ve refahın sağlanmasıdır. Seçim kampanyaları boyunca adaylar, ekonominin canlandırılması, işsizlikle mücadele ve gelir dağılımının adaletli hale getirilmesi gibi konuları ön plana çıkardılar. Özellikle emeklilerin ve memurların yaşam koşullarının yüksek enflasyon çok fazla bozulduğunu söylemek doğru olacaktır. Akademisyenler bile bu gün geçim kaygısı ile karşı karşı karşıya iken diğer meslek gruplarını düşünemiyorum. Ancak, seçimler bittikten sonra da bu konuların önceliği devam etmelidir. Halkın gelir ve refah seviyelerinin artırılması için somut adımlar atılmalı, ekonomik istikrar sağlanmalı ve yatırım ortamı iyileştirilmelidir.

İkinci olarak, insan hakları ve adalet konularına daha fazla önem verilmelidir. Yerel yönetimler, halkın temel haklarını korumak, adaleti sağlamak ve toplumsal huzuru temin etmek için önemli bir role sahiptir. Seçim sonrasında, bu konuların göz ardı edilmemesi ve üzerine titizlikle durulması gerekmektedir. Herkesin eşit haklara sahip olduğu, yargının bağımsızlığının güvence altına alındığı bir toplum için çaba gösterilmelidir.

Üçüncü olarak, uluslararası meselelere duyarlılık gösterilmelidir. Filistin meselesi gibi uluslararası konular, sadece bölgesel değil, aynı zamanda küresel bir öneme sahiptir. Yerel seçimlerde bu tür konuların gündeme gelmesi ve doğru adayların seçilmesi önemlidir. Türkiye'nin uluslararası arenada barış, adalet ve insan hakları için aktif bir şekilde çaba göstermesi, toplumun ortak sorumluluğudur.

Sonuç olarak, yerel seçimler sadece siyasi partiler arasında bir yarış değil, aynı zamanda toplumun geleceğine dair bir rehberdir. Ekonomik kalkınma, insan hakları ve uluslararası ilişkiler gibi konuların önemsenmesi, Türkiye'nin daha adil, daha güçlü ve daha barışçıl bir geleceğe doğru ilerlemesini sağlayacaktır. Ayrıca halka rağmen aday tercihleri bunca olumsuzlukla birleştiğinde toplumda ciddi tepkileri beraberinde getiriyor diyerek sözlerimi burada noktalıyorum. Seçimlerin ülkemiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum.

1 Nisan 2024
Seçim sonrası Türkiye'de döviz kurunda ve borsada durum ne olacak? 

Merhaba kıymetli okurlarım. Bu aralar Türkiye'de hangi şehirde yada mekanda olursanız olun. Konu yerel seçim. Tabi yerel seçim sonrasında gerçekleşmesi beklenen ekonomik değerlendirmelerde cabası. Yani yerel seçimlerin ardından Türkiye'de döviz kurları ve borsa üzerinde oluşabilecek etkiler yakından takip ediliyor. Peki seçimden sonra ne olacak. Seçim sonuçlarından sonra  ekonomik belirsizliklerin azalması ve politik istikrarın sağlanması beklenirken, döviz ve borsanın nasıl tepki vereceği toplumda ciddi bir merak konusu.

DOLAR 40 TL'Mİ OLACAK?

Döviz kurları, yerel seçimler öncesinde ve sonrasında genellikle oynaklık gösterir. Özellikle Kamuoyunda dolaşan bir doların 40 TL olacağı mevzusu var.  Tabi farazi bir söylem bu. Ayrıca  gerçeklik payı çok yok açıkçası. Bunun için şuan uygun bir ortamda yok.

Çünkü, merkez bankasının faiz oranında 500 baz puanlık genişlemesinden sonra çok olumsuz bir durum gelişmez ise, bu çok mümkün görünmüyor.

En azından kısa vadede. 

Fakat seçim ile ilgili bir değerlendirme yapmam gerekirse, seçim öncesi dönemde artan belirsizlikler ve spekülasyonlar, döviz kurlarında yükselişlere neden olabilir. Ancak, seçim sonrasında siyasi istikrarın sağlanması ve ekonomik politikalara yönelik açıklamaların netleşmesi, döviz kurlarında daha istikrarlı bir seyir beklenmesine sebep olacaktır. Özellikle, Merkez Bankası'nın para politikaları ve döviz piyasasına müdahaleleri, döviz kurlarının seyrinde belirleyici olacaktır.

SEÇİM SONRASI BORSA

Borsa ise genellikle siyasi ve ekonomik belirsizliklere duyarlıdır. Seçim öncesi dönemde borsalarda dalgalanmalar yaşanabilirken, seçim sonrasında politik istikrarın sağlanması ve ekonomiye dair olumlu sinyallerin verilmesiyle birlikte borsa endekslerinde yükselişler görülebilir. Ancak, yatırımcıların seçim sonrası açıklamaları ve politika yönelimini dikkatle takip etmeleri önemlidir. Özellikle, ekonomik reformların hızlandırılması ve yapısal sorunlara çözüm odaklı yaklaşımların benimsenmesi, borsaların olumlu bir şekilde tepki vermesini sağlayabilir.

YAKINDAN TAKİP EDİLMELİ

Sonuç olarak, yerel seçimlerin ardından Türkiye'de döviz kurları ve borsa üzerindeki etkiler yakından takip edilmelidir.

Siyasi istikrarın sağlanması ve ekonomik politikaların belirlenmesi, döviz kurları ve borsa endekslerinin seyrini belirleyecek önemli faktörlerdir. Ancak, uluslararası piyasalardaki gelişmeler ve küresel ekonomik koşullar da dikkate alınarak, dengeli bir değerlendirme yapılmalıdır. Özellikle bu yıl içerisinde Amerika'nın faiz indirimine gitmesi beklemekte, bu gerçekleşirse ABD dışında döviz kurlarında ve Borsalarda daha ılımlı bir hava seyredebilir. Ayrıca Altında yukarı doğru bir seyir ve trend başlayabilir.

KEMER SIKMA DÖNEMİ BAŞLAYABİLİR!

Ama önümüzdeki yazılarımda özellikle değinmeği düşündüğüm bir kripto paralar mevzusu var. ABD tarafında faizde başlayacak bir gelişme kripto paralarda tekrar hareketli bir dönemin başlamasına sebep olabilir. Tüm bu süreçler bu yıl iyi izlenmelidir.

Seçim sonra süreçte ise bence para politikalarında bir kemer sıkma dönemi başlayabilir

. Özellikle depremde oluşan ekonomik yük seçim öncesi çok önemsenmemiş olsa da, seçimden sonra kamuda daha sıkı bir ekonomik  dönem başlayabilir. İzleyip göreceğiz.

Haftaya görüşmek dileği ile...

25 Mart 2024
Türkiye'nin enflasyonist eğilimleri nasıl sona erdirilebilir? 

Bunları başarmadan mümkün değil….

Merhaba kıymetli okurlarım. Hepinizi bu ilk yazım ile en kalbi duygularımla selamlıyorum. Bundan sonra her çarşamba günü sizlerle yeni yazılarımla ulusal ve uluslararası ekonomik gelişmeleri toplumsal beklentileri ve özellikle dış ticaret konusundaki gelişmeleri değerlendirmeye çalışacağız. 

Bugün sizlerle son birkaç yıldır Türkiye’nin içine girdiği enflasyon sarmalı üzerinden biraz konuşmak istiyorum. Özellikle maliye bakanı Sn. Mehmet Şimşeğin göreve getirilmesinden sonra vatandaşın lehine olumlu yönde göze çarpan enflasyonist etkinin azaldığından bahsetmek mümkün. Fakat son yıllarda Türkiye, enflasyonla mücadelede zorlu bir süreçten geçiyor. Yüksek enflasyon oranları, ekonomik istikrarı tehdit ediyor ve halkın yaşam standartlarını olumsuz etkiliyor. Peki, Türkiye'nin son zamanlardaki enflasyonist eğilimleri nasıl sona erdirilebilir? İşte bu yazımızda bu konuyu tüm yönleri ile ele almaya çalışacağım.

Son yıllarda Türkiye'de enflasyon, ekonomik istikrarı tehdit eden önemli bir sorun haline geldi. Peki, bu yüksek enflasyonun temel nedeni ne?

Bu sorunun cevabını anlamak, ekonomik politikaların doğru bir şekilde belirlenmesi ve uygulanması için kritik öneme sahiptir.

Öncelikle, enflasyonun en temel nedenlerinden biri talep ve arz dengesizlikleridir. Türkiye'de yaşanan ekonomik dalgalanmalar, talep artışıyla birlikte fiyatların yükselmesine neden olurken, üretimdeki arz kısıtları da enflasyonu artırıcı bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle döviz kurlarındaki dalgalanmalar ve ithalata dayalı üretim süreçleri, arz tarafında belirgin sorunlar oluşturuyor.

İkinci olarak, mali ve parasal politikaların etkisi enflasyon üzerinde belirleyicidir. Özellikle mali disiplinin sağlanamaması ve bütçe açıklarının kontrol altına alınamaması, enflasyonu tetikleyen faktörler arasında yer alır. Benzer şekilde, para politikasındaki belirsizlikler ve gevşeklikler de enflasyonist baskıların artmasına katkı sağlar.

Üçüncü olarak, döviz kurlarındaki dalgalanmalar ve dış ticaret dengesizlikleri enflasyonu olumsuz etkileyen bir diğer faktördür. Türkiye'nin dışa bağımlı bir ekonomi olması, özellikle döviz kurlarındaki ani değişimlerin iç piyasaya olan etkilerini artırır. Döviz kurlarındaki artışlar ithal girdi maliyetlerini yükseltirken, dış ticaret açığı da enflasyonu olumsuz etkileyen bir diğer faktör olarak karşımıza çıkar.

Son olarak, yapısal sorunlar ve rekabet eksikliği enflasyonun köklerini derinleştiren etmenler arasında yer alır. Özellikle rekabetçi olmayan piyasaların varlığı, fiyatların serbestçe oluşmasını engeller ve enflasyonist baskıları artırır.

Türkiye'de enflasyonun temel nedenlerini anlamak, bu sorunla mücadelede etkili politikaların belirlenmesine ve uygulanmasına yardımcı olabilir. Mali disiplinin sağlanması, para politikasındaki tutarlılık, dış ticaret dengesinin iyileştirilmesi ve yapısal reformların gerçekleştirilmesi, enflasyonun kontrol altına alınması için atılacak adımlar arasında yer almalıdır. Ancak bu adımların uzun vadeli ve sürdürülebilir olması, enflasyonla mücadelede başarıyı getirecektir.

Enflasyon, ekonomik istikrarın temel taşlarından biridir ve etkili bir şekilde yönetilmediğinde ciddi sosyo-ekonomik sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle, Türkiye'nin enflasyonla mücadelede kararlı ve etkili adımlar atması, ekonomik refahın ve istikrarın sağlanması için hayati öneme sahiptir.

Enflasyonla Mücadelede Etkin Para ve Maliye Politikaları çok önemli

Enflasyon, bir ekonominin istikrarını tehdit eden önemli bir sorundur ve etkin bir şekilde kontrol altına alınması ekonomik refahın sağlanması için kritik öneme sahiptir. Bu bağlamda, enflasyonla mücadelede etkin para ve maliye politikalarının uygulanması, ülke ekonomilerine çeşitli katkılar sunar.

Öncelikle, etkin para politikaları enflasyonun kontrol altına alınmasında önemli bir araç olarak karşımıza çıkar. Merkez bankalarının para politikalarıyla, faiz oranlarının belirlenmesi ve para arzının yönetilmesi gibi önlemler alınarak enflasyonist baskılar kontrol altına alınabilir. Özellikle sıkı para politikaları, talep artışını sınırlayarak enflasyonun düşmesine katkı sağlayabilir. Ancak bu politikaların aynı zamanda ekonomik büyümeyi de olumsuz etkileyebileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle, dengeli bir para politikası izlenmesi önemlidir.

Maliye politikaları da enflasyonla mücadelede etkili bir rol oynar. Özellikle bütçe disiplininin sağlanması ve bütçe açıklarının kontrol altına alınması, enflasyonun önlenmesinde önemli bir adımdır. Maliye politikalarıyla bütçe açıklarının azaltılması, kamu harcamalarının kontrol edilmesi ve vergi politikalarının etkin bir şekilde uygulanmasıyla enflasyonist baskılar hafifletilebilir. Ayrıca, vergi reformları ve mali yapısal düzenlemeler de enflasyonla mücadelede etkili olabilir. Örneğin, vergi sisteminin daha adil ve verimli hale getirilmesi, enflasyonun sebeplerinden olan gelir dağılımındaki adaletsizlikleri azaltabilir.

Etkin para ve maliye politikalarının uygulanması sadece enflasyonla mücadelede değil, aynı zamanda ekonomik istikrarın sağlanması ve sürdürülebilir büyümenin desteklenmesi açısından da önemlidir. İstikrarlı bir ekonomik ortam, yatırımcıların güvenini artırır ve ekonomik büyümeyi teşvik eder. Bu da işsizlik oranlarının düşmesine ve refahın artmasına katkı sağlar.

Ancak, enflasyonla mücadelede etkin para ve maliye politikalarının uygulanması tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda yapısal reformlar, rekabetçi bir iş ortamının oluşturulması, eğitim ve teknolojiye yapılan yatırımlar gibi uzun vadeli politika önlemleri de gereklidir. Ancak bu şekilde, enflasyonla mücadelede kalıcı ve sürdürülebilir başarılar elde edilebilir.

Ülke ekonomileri için enflasyonla mücadelede etkin para ve maliye politikalarının uygulanması, ekonomik istikrarın sağlanması, sürdürülebilir büyümenin desteklenmesi ve sosyal refahın artırılması açısından büyük önem taşır. Bu politikaların birlikte ve dengeli bir şekilde uygulanması, ülkelerin ekonomik geleceklerini güçlendirecek ve toplumsal refahlarını artıracaktır.

Sürdürülebilir Büyüme ve İstikrar için Türkiye Ekonomisindeki Yapısal Sorunların Ele Alınması Hayati Önem teşkil ediyor

Türkiye ekonomisi, son yıllarda birçok fırsatla karşı karşıya olmasına rağmen, bazı yapısal sorunlarla da mücadele etmektedir. Bu sorunlar, sürdürülebilir büyümeyi ve ekonomik istikrarı tehdit eder ve ülkenin uzun vadeli ekonomik başarısını etkiler. Bu nedenle, Türkiye ekonomisindeki yapısal sorunların ele alınması büyük bir önem taşımaktadır.

Birincisi, Türkiye'nin dışa bağımlı ekonomisi, dış ticaret dengesizlikleri ve cari açık gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Yüksek cari açık, ekonominin dış şoklara karşı hassasiyetini artırır ve finansal istikrarı tehdit eder. Bu nedenle, dış ticaret dengesinin iyileştirilmesi ve rekabetçi bir ihracat sektörünün oluşturulması önemlidir. Bunun için, ihracatı destekleyen politikaların yanı sıra, ithal ikameci politikaların da gözden geçirilmesi gerekmektedir.

İkinci olarak, Türkiye'deki işgücü piyasasındaki yapısal sorunlar, işsizlik oranlarının yüksek kalmasına ve verimliliğin düşük olmasına neden olmaktadır. Özellikle genç işsizlik, ekonomik kalkınma için büyük bir engel teşkil etmektedir. İşgücü piyasasının esneklik kazanması ve eğitim sisteminin iş dünyasının ihtiyaçlarına daha iyi uyum sağlaması, bu sorunun üstesinden gelmede önemli adımlar olacaktır.

Üçüncü olarak, Türkiye'de kamu sektörünün verimliliği ve etkinliği konusundaki sorunlar, bütçe açıklarının ve borç yükünün artmasına yol açmaktadır. Kamu harcamalarının daha etkin bir şekilde yönetilmesi, vergi gelirlerinin artırılması ve kamu kaynaklarının daha verimli kullanılması gerekmektedir. Ayrıca, kamu reformlarının gerçekleştirilmesi ve kamu kesiminin daha rekabetçi bir yapıya kavuşturulması da önemlidir.

Son olarak, Türkiye'deki finansal sektörün sağlamlığı ve rekabetçiliği konusundaki sorunlar, ekonomik istikrarı tehdit etmektedir. Bankacılık sektörünün daha sağlam hale getirilmesi, finansal yeniliklerin teşvik edilmesi ve sermaye piyasalarının derinleştirilmesi, finansal istikrarın sağlanması açısından önemlidir.

Türkiye ekonomisindeki yapısal sorunların ele alınması, sürdürülebilir büyümeyi ve ekonomik istikrarı desteklemenin yanı sıra, ülkenin rekabetçiliğini artırarak küresel ekonomideki yerini güçlendirecektir. Bu nedenle, hükümetin, iş dünyasının ve sivil toplumun birlikte çalışarak yapısal reformları hayata geçirmesi büyük bir önem taşımaktadır.

Doç. Dr. Hasan Bardakçı

 

 

18 Mart 2024