Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Türkiye-Yunanistan hattında dikkat çeken bir değerlendirme gündeme geldi. Yunanistan’da Uluslararası İlişkiler Profesörü Sotiris Serbos, değişen küresel dengelerin Türkiye’nin diplomatik ve stratejik hareket alanını genişlettiğini belirterek, ortaya çıkan yeni tablonun ''Türkiye’nin yelkenlerine rüzgâr verdiğini'' söyledi.
Serbos, ayrıca Atina’nın Ankara karşısında yalnızca caydırıcılığa odaklanmak yerine diplomatik kanalları daha etkin kullanması gerektiğini savundu.
Sotiris Serbos'un dikkat çeken açıklamalarının ardından gözler, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin geleceğine, NATO’daki güç dengelerine ve Ege’deki yeni stratejik tabloya çevrildi.

Peki, Avrupa’nın savunma ihtiyacının arttığı ve ABD-Avrupa ilişkilerinin yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye’nin NATO ve bölgesel siyasetteki ağırlığı nasıl değişiyor? Atina’nın Ankara’ya yönelik stratejisinde bir değişim sinyali var mı?
Gazi Tuğgeneral Prof. Dr. Esat Arslan, Yunan profesörün açıklamalarının perde arkasını Tgrthaber.com Özel Haber Editörü Zeynep Gizem Er’e değerlendirdi.
Arslan; Ege’deki stratejik dönüşümü, Türkiye’nin artan diplomatik hareket kabiliyetini, Yunanistan’ın Ankara’ya bakış açısını ve Atina’nın Orta Doğu’da daha aktif rol arayışını analiz etti.

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in gayri askeri statüdeki Meis’de boy göstermesinin ve dikkat çeken mesajlarının perde arkasını analiz eden Prof. Dr. Arslan, Türkiye-İsrail/Yunanistan çatışması olasılığını yüksek ihtimal dahiline taşıdığını açıkladı:
''İsrail’in Türkiye’ye yönelik saldırgan söylemleri en üst düzeyde devam ederken bunun yanında Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in subliminal edebi mesajları ve gayri askeri statüdeki Meis’de boy göstermesi olası bir Türkiye-İsrail ve/veya Türkiye Yunanistan çatışmasının olasılığını da yüksek ihtimal dahiline taşımıştır. Miçotakis, birkaç gün önce de Ege’deki kara sularını 12 mile çıkarma iddiasını yeniden gündeme getirerek bunun Yunanistan’ın “devredilemez hakkı” olduğunu ve Atina’nın uygun gördüğü zamanda bu hakkı kullanabileceğini savunmuştur. Oysa TBMM zamanında ve yerinde almış olduğu savaş nedeni (Casus Belli) kararı ile bu durumu geri dönülemez bir biçimde betimlemiştir. İşte bu nedenle, Yunan basınında savaş senaryoları bir üst perdeye taşınmıştır.
“İsrail-Türkiye savaşı kapıda, Yunanistan ve Güney Kıbrıs müdahil oluyor.” başlıkları Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz’de gerilim geri dönülemez bir noktaya ulaştığını göstermektedir. Yunanistan’da Uluslararası İlişkiler Profesörü Sotiris Serbos, değişen küresel dengelerin Türkiye’nin uluslararası hareket alanını genişlettiğini ve “Türkiye’nin yelkenlerine rüzgâr verdiğini” söylemesi aslında Yunanistan’ın kendi hareket tarzını gizlemeye matuf olduğu değerlendirilmektedir.''

Gazi Tuğgeneral Prof. Dr. Esat Arslan, Atina’nın özellikle Türkiye’nin gelişen SİHA ve füze kapasitesi karşısında endişe duyduğunu belirterek dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
Prof. Dr. Arslan, Yunanistan’ın gayri askeri statüdeki adalarda gerçekleştirdiği askeri faaliyetlere ve İsrail’le imzalanan savunma anlaşmasına dikkat çekerek, bölgedeki dengelerin artık yalnızca savaş uçaklarının sayısıyla ölçülemeyeceğini söyledi.
Arslan, Türkiye’nin SOM, ATMACA, ÇAKIR ve TAYFUN gibi farklı menzil ve görevlerdeki füze sistemleri ile gelişen SİHA filosunun Atina açısından yeni bir güvenlik denklemine işaret ettiğini ifade etti:
''Gayr-i askeri statüdeki 23 adanın 22’sinde silah, araç, gereç, donanım, yazılım, mühimmat bulundurması uluslararası hukuka mugayir bir şekilde Yunanistan başta ABD olmak üzere, AB, İsrail ve Fransa’nın rüzgarını alan Yunanistan yelkenlerini pupa yelken şişirmeye ve uluslararası hukuka mugayir hareketlerine devam etmektedir. Bunun yanında Yunanistan’ın “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” mottosu çerçevesinde İsrail ile savunma ve güvenlik alanındaki stratejik ortaklığını da önemli ölçüde derinleştirmektedir. 31 Ağustos 2026 tarihinde Mekke Müşterek Savunma İttifakı'nın siyasi ve askeri toplantısının İstanbul’da yapıldığı bir günde yaklaşık 3,5 milyar avro değerindeki Aşil Kalkanı Anlaşması da Türkiye’ye meydan okurcasına Telaviv’de imzalanmıştır. İsrail’in Demir kubbesinin devamı niteliğindeki bu anlaşma Yunanistan İsrail arasındaki yakın askeri iş birliğinin en somut örneklerinden biri olarak betimlenmektedir. Burada sorulması gereken soru şudur: Adalardaki askeri denklem hava üstünlüğünden ziyade yani Türkiye’nin kaç F-16’sı, Yunanistan’ın kaç Rafale‘i var? Söylemini aşmıştır. Yunanistan, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin son yıllarda gelişen SİHA filosunun yanı sıra SOM, ATMACA, ÇAKIR VE TAYFUN gibi farklı görev ve menzillerdeki füze sistemlerinin ortaya çıkması endişe ve kaygısıdır.''

Gazi Tuğgeneral Prof. Dr. Esat Arslan, ABD’nin Avrupa’dan uzaklaşma eğiliminin ve Avrupa’nın artan savunma ihtiyacının Türkiye açısından önemli bir stratejik alan oluşturduğunu belirterek, Ankara’nın önünde yeni fırsatlar bulunduğuna dikkat çekti.
Prof. Dr. Arslan, Türkiye’nin yalnızca NATO’nun güney kanadındaki konumuyla değil, Avrupa ile Asya ve Orta Doğu arasındaki jeopolitik ağırlığıyla da öne çıktığını ifade etti:
''Türkiye, Avrupa güvenlik ve savunma mimarisinde başat role yükselmiştir. 2021 yılında Afganistan’dan rezilane bir şekilde çekilmesi sonrası Afro-Avrasya’da güvenini büyük ölçüde yitiren ABD, 1823 “Monreo Doktrini”nden mülhem Donald Trump’tan esinlenerek “Donroe Öğretisi” gereği şimdilik batı yarımküreye dönmeye çalışmaktadır. Resmî metinlerde “Trump Corollary” (Trump Eklemesi) olarak geçen bu yaklaşım, kamuoyunda Trump’ın ismiyle özdeşleşerek “Donroe” olarak anılmaya başlanmıştır. Klasik Monroe Doktrini, Avrupa devletlerinin Amerika kıtasında sömürgecilik faaliyetlerini engellemeyi hedefleyen savunmacı bir çerçeve sunarken, Donroe Doktrini ise bu anlayışı aşarak, Batı Yarımküre’de rakip büyük güçlerin askerî olmayan nüfuzunu dahi ABD açısından meşru bir müdahale sebebi olarak tanımlamaktadır.
Bütün bu yaklaşımlar, ABD-İsrail dehşet ve vahşet ortaklığının değirmenine su taşımaktadır. Bu durumda tüm uluslar tarafından sadece not edilmekle kalmamış, ABD’yi tekrardan çirkin Amerikalı imajını güçlendirmiştir. Türkiye bu durumda İngiltere 'nin kurduğu Milletler Topluluğu'na (British Commonwealth) benzer şekilde Merkezi Milletler Topluluğu (Central Commonwealth Union) kurulmasına doğru bir kapı aralamıştır. Anımsanılacağı üzere 3. Milenyumun başında Cezayir Cumhurbaşkanı Buteflika "Biz hiçbir dönemde kendimizi Osmanlı'nın sömürgesi olarak görmedik, biz Osmanlı'nın parçasıyız"... ve eklemişti: "Güçlü ve hoşgörülü bir Osmanlı düzenine her zamandan çok ihtiyacımız var... Osmanlı düzeni yeniden ihya edilemez mi?''

Atina’nın tek başına hareket ederek Türkiye karşısında ciddi bir tehdit oluşturmasının kolay olmadığını belirten Gazi Tuğgeneral Prof. Dr. Esat Arslan, Yunanistan üzerinden yürütülebilecek olası senaryolara dikkat çekti ve asıl belirleyici aktörlerin ise Washington, Londra ve Brüksel olduğunu belirtti:
''Bütün bu senaryoların mutfağı Washington D.C., Londra (City of London) ve Brüksel’dir. Yunan basınında, özellikle Kathimerini ve Ta Nea gibi doğrudan Atina’daki devlet aklını yansıtan yayın organlarında bugünlerde güya tırnak içinde Yunan bilim insanlarını da katarak çeşitli ayak oyunlarıyla Türkiye’ye karşı geliştirilen kriz senaryolarının çarşaf çarşaf manşetlere taşınması kesinlikle bir rastlantı değildir. Türk insansız hava araçlarını düşürmek, Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerimizi fiziki güç kullanarak engellemeye hedefleyen senaryolar üretmek veya İsrail yapımı hava savunma sistemleri (Aşil Kalkanı)’ne güvenerek sahada askeri gerilimi tırmandırmak gibi senaryolar, Atina’nın kendi cürmüyle cesaret edebileceği işler değildir. Yoksa Yunanistan, “Ateş olsa cirmi kadar yer yakar”, o bile belli olmaz. Yunanistan’ın Türkiye’ye vereceği zarar “en fazla kendi boyutu kadar zararı olur” bu konuda hiç kimsenin endişesi olmamalıdır. Bu tehlikeli senaryoların asıl mutfağı Atina değil; Washington, Londra ve Brüksel’deki yayılmacı merkezlerdir.''

Prof. Dr. Arslan, Yunanistan ve GKRY’nin Ege ve Doğu Akdeniz politikalarına ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Esat Arslan, Yunanistan’ın diplomatik adımlarının “zaman kazanmaya” yönelik olduğunu belirterek şunları söyledi:
''Bizzat yerinde gördüğüm ve etüt ettiğim gibi, ABD, Dedeağaç’tan başlayarak Girit’e, oradan Güney Kıbrıs’a kadar uzanan hattı devasa bir askeri üs zincirine çevirirken amacı asla Yunanistan’ın güvenliğini korumak olmamıştır. Aynı şekilde Basra Körfezinde de yapılanma tamamen İsrail’in ulusal hedefleriyle bütünleşiktir ve saldırgandır. Batı’nın asıl hedefi, yükselen çok kutuplu dünyanın öncü cephelerinden biri haline gelen, Asya derinliğiyle kenetlenen bağımsız Türkiye’yi batı sınırından tamamen baskılamak, kuşatmak ve Akdeniz’e hapsetmektir. Miçotakis yönetimi ise emperyalizmin bölgedeki kullanışlı bir piyonu olma hevesiyle kendi ülkesini ve halkını ateşe atmaktadır, aynen 1919-22 Türk milli mücadelesindeki duruşu gibi bir aparat olmanın ötesine gidememiştir. Ancak unutulmamalıdır ki, Yunan halkı kurmuş olduğu mahkemelerle ‘felaketten’ sorumlu dört başbakan, bir savunma bakanı ve Yunan İşgal Komutanı Hacıanesti’yi “Altılar Davası” olarak tarihe geçen yargılama sonucu idama mahkûm etmiş 28 Kasım 1922’de kurşuna dizilerek idam edilmişlerdir. Profesör Serbos’un bu ‘iki farklı strateji’ olarak özetlediği “caydırıcılık için silahlanma” ve “diplomatik kanalların kullanılması sadece ve sadece zaman kazanmaya yönelik olduğu değerlendirmektedir. Gerek Yunanistan’ın gerekse GKRK’nin zaman kazanmaya matuf politikaları tamamıyla bir ayak oyunundan başka bir şey değildir. Türk ve Yunan heyetleri arasındaki 63 tur yapılan istikşafi görüşmeler havanda su döğmekle eş değerdir.''

Yunanistan’ın Orta Doğu hamlesi ile Türkiye’ye karşı yeni bir cephe oluşturduğunu ifade eden Gazi Tuğgeneral Prof. Dr. Esat Arslan, şu sözleri kullandı:
''Yunanistan’ın Orta Doğu hamlesi Türkiye’ye karşı yeni bir cephedir. Türkiye’yi meşgul etmenin dayanılmaz hafifliğidir. Türkiye bundan sonra “değerli sessizlik”, ya da “stratejik sessizlik” kılıfına bel bağlamamalıdır. Diğer bir deyişle Türkiye’nin dış politikada ‘idare-i maslahat’ yapma, yani “günü kurtarma lüksü” kalmamıştır. Sözde müttefiklerimizin arkamızdan kuyu kazdığı, batıda Atina’yı bir koçbaşı gibi üzerimize salarken, güneyde Suriye’nin kuzeyinde bir ‘teröristan’ kurmak için PKK/YPG’yi binlerce tır silahla donattığı bir iklimde, ‘pozitif gündem’ masallarıyla diplomasi yürütmek milli güvenliğimize yapılabilecek en büyük kötülüktür.''