Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul

Dünyanın gözü ABD ve İran arasındaki nükleer çekişmesinde. ABD’nin İran üzerindeki yaptırım ve baskı stratejilerini "jeo-sömürgecilik" kavramıyla açıklayan Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan, Tahran’ın nükleer programına dair yıllardır süregelen algıdan bahsetti.
Tgrthaber.com Özel Haber Şefi Bengü Sarıkuş'un sorularını cevaplayan Özcan, ABD’nin İran üzerindeki yaptırım ve baskı stratejilerini "jeo-sömürgecilik" kavramıyla açıklayarak bu savaşın kazananının kim olduğunu ve savaşın nasıl biteceğini yorumladı.

İran’ın ABD karşısında nükleer kartı masada tutarak elde ettiği "en somut stratejik kazanım" sizce nedir?
Doç. Dr. Merve Suna Özcan: İran’ın ABD karşısında nükleer kartı masada tutarak elde ettiği en somut stratejik kazanım, kanaatimce nükleer silah sahibi olması değil; nükleer silaha erişebilecek bir eşik kapasiteye yaklaşarak kendisine karşı yürütülecek rejim tasfiyesi siyasetinin maliyetini olağanüstü artırmasıdır. Bu nedenle İran’ın nükleer programı, klasik anlamda yalnızca askerî bir kapasite üretme çabası olarak okunamaz. Aksine bu program, İran’ın güvenlik mimarisinde rejim bekasını, pazarlık gücünü ve bölgesel caydırıcılığını aynı anda besleyen jeopolitik bir kalkan işlevi görmektedir.
Şimdi, IAEA verilerine göre İran’ın yüzde 60 seviyesine kadar zenginleştirilmiş uranyum stokunun yaklaşık 440 kg olduğu belirtiliyor; ancak bu miktarın akıbetine dair belirsizlik söz konusu. Dolayısıyla ABD’nin temel önceliğinin artık sadece İran’ın “niyeti” değil, bu stokların nerede olduğu konusu olduğu görülüyor.
| Konu | Detay |
|---|---|
| IAEA Verilerine Göre İran'ın Zenginleştirilmiş Uranyum Stoku | Yaklaşık 440 kg (%60 seviyesine kadar zenginleştirilmiş) |
| Belirsizlik | Bu miktarın akıbeti hakkında belirsizlik söz konusu. |
| ABD'nin Temel Önceliği | İran'ın 'niyeti'nin yanı sıra, zenginleştirilmiş uranyum stoklarının nerede olduğu konusu. |

İran nükleeri bir silah olarak mı, yoksa rejimin bekasını garanti altına alan jeopolitik bir kalkan olarak mı kazanıma dönüştürdü?
Doç. Dr. Merve Suna Özcan: Bence ABD’nin bu süreçte gördüğü en temel gerçek şu: İran artık yalnızca yaptırımlarla zayıflatılabilecek, ekonomik baskı yoluyla geri adım attırılabilecek sıradan bir kriz aktörü değildir. Tahran, yanlış bir hamlede bölgesel savaşı, enerji krizini ve nükleer belirsizliği aynı anda tetikleyebilecek bir eşik aktörüne dönüşmüştür.
Yani İran dosyası artık sadece yaptırımlar, petrol ihracatı ya da diplomatik müzakereler üzerinden okunamaz; Hürmüz Boğazı’ndan İsrail güvenliğine, Körfez dengelerinden küresel enerji piyasalarına kadar uzanan çok katmanlı bir kriz mimarisi içinde değerlendirilmelidir.

Kaldı ki nükleer kart, İran açısından bir “bomba”dan önce bir pazarlık mimarisidir. İran bu kart sayesinde üç temel başlığı sürekli masada tutmaktadır: yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve rejimin güvenlik garantisi.
Ancak burada kritik bir ayrım yapalım: İran, nükleeri doğrudan silaha dönüştürerek değil, silaha dönüşme ihtimalini canlı tutarak stratejik kazanca çevirmiştir. Çünkü fiilî bir nükleer silah ilanı, İran’ı çok daha açık biçimde hedef hâline getirebilir ve ABD-İsrail ekseninin askerî müdahale gerekçesini güçlendirebilir.
Buna karşılık nükleer eşik konumu, İran’a hem belirsizlik hem caydırıcılık hem de pazarlık değeri sağlamaktadır. Dolayısıyla İran’ın asıl kazanımı nükleer silaha sahip olmak değil, nükleer eşiği rejim bekasını koruyan jeopolitik bir kalkana dönüştürmesidir.

Sizin sıklıkla bahsettiğiniz jeo-sömürgecilik perspektifinden baktığımızda; ABD ile İran arasındaki bu yıpratma savaşının, "şu ana kadarki gizli kazananı" kim?
Doç. Dr. Merve Suna Özcan: Jeo-sömürgecilik perspektifinden baktığımda, ABD-İran yıpratma savaşının şu ana kadarki gizli kazananı tek bir aktör değil; krizden güvenlik, enerji ve bağımlılık üreten büyük güç mimarisidir.
Çünkü jeo-sömürgecilik dediğimiz şey artık klasik işgal ve doğrudan sömürge yönetimi üzerinden işlemiyor. Bugünün jeo-sömürgeciliği; kriz alanlarını yöneterek, enerji geçiş yollarını denetleyerek, yaptırımlar üzerinden ekonomik bağımlılık üreterek ve güvenlik ihtiyacını pazarlanabilir bir ilişki biçimine dönüştürerek çalışıyor. ABD-İran gerilimi de tam olarak bu mekanizmayı yeniden üretiyor.

Jeo-sömürgecilik, klasik sömürgecilikten farklı olarak bir ülkeyi doğrudan işgal etmekten ziyade, o ülkenin enerji kaynaklarını, madenlerini, geçiş koridorlarını, limanlarını, finansal damarlarını ve güvenlik bağımlılıklarını kontrol ederek egemenlik alanını daraltma stratejisidir. Bu yöntemle büyük güçler, devletlerin bayrağını indirmeden onların stratejik karar alma kapasitesini kuşatır.
ABD’nin İran karşısındaki temel hedefi de bu jeo-sömürgeci mantıkla okunmalıdır. Çünkü ABD, İran’ın nükleer kapasitesini sınırlamak, enerji ve geçiş alanlarını denetlemek, Hürmüz hattı üzerindeki caydırıcılığını kırmak ve Tahran’ı kontrol edilebilir bir aktöre dönüştürmek istemektedir. Ancak İran örneğinde bu tam olarak başarılamamıştır. Çünkü İran; nükleer eşik kapasitesi, Hürmüz Boğazı, füze gücü, vekil aktör ağları ve rejim direnci üzerinden kendisini kolayca dönüştürülebilecek bir ülke olmaktan çıkarmıştır.

ABD-İran savaşı tam olarak "ne zaman ve ne olursa" biter?
Doç. Dr. Merve Suna Özcan: ABD’nin jeo-sömürgeci stratejisi Venezuela’da enerji kaynakları ve petrol gelirleri; Ukrayna’da savaşın ürettiği bağımlılık ortamı üzerinden kritik mineraller, enerji altyapısı, yeniden inşa fonları ve stratejik yatırım alanları; Grönland’da ise nadir toprak elementleri, Arktik geçiş hatları ve güvenlik mimarisi üzerinden okunabilir.

Bu nedenle çağdaş jeo-sömürgecilik artık doğrudan işgalden çok; savaş, borç, yaptırım, güvenlik ihtiyacı, maden anlaşmaları, enerji altyapısı ve yeniden inşa fonları üzerinden devletlerin stratejik karar alanını daraltma biçiminde işlemektedir. Ancak İran’da bu mekanizma tam olarak kurulamamıştır. Bu yönüyle İran, ABD’nin kaynak, koridor ve güvenlik bağımlılığı üzerinden kurmak istediği yeni nüfuz düzeninin hem hedefini hem de sınırını göstermektedir.