Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2025 yılı doğum istatistiklerini kamuoyu ile paylaştı. Buna göre 2025 yılında doğum sayısı 895 bin 374 olurken, toplam doğurganlık hızı 1,42 çocukla rekor seviyeye düştü. TÜİK verilerine göre 2025 yılında 895 bin 374 bebek dünyaya geldi. Doğan bebeklerin yüzde 51,4’ü erkek, yüzde 48,6’sı kız olarak kayıtlara geçerken, doğum hızının 1,42 seviyelerine inmesi dikkat çekti.
Tarihçi Prof. Dr. Tufan Gündüz, Türkiye'nin demografik geleceğine dair çok konuşulacak uyarılarda bulundu. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki nüfus hamlelerinden günümüzün "yalnızlaşan aile"lerine kadar demografik yapıyı ele alan Gündüz, Tgrthaber.com Özel Haber Şefi Bengü Sarıkuş'un sorularını cevapladı.
Gençlerin iş ve geçim mücadelesi yüzünden evlenemediğini belirten Gündüz, "Üniversite eğitimi iş bulmanın temel şartı olmaktan çıkmalı. Aileler çok çocuk sahibi olduğunda refahını kaybedeceği korkusundan uzaklaşmalı" diyerek nüfus krizini aşmanın yollarını anlattı.

Osmanlı İmparatorluğu, özellikle büyük savaşlar ve kayıplar sonrası nüfusu korumak veya artırmak için ne tür teşvikler uygulamıştı? Devletin demografik erimeyi durdurmak için geliştirdiği politikalar nelerdi?
Prof. Dr. Tufan Gündüz: Osmanlı Devleti’nin bugün anladığımız anlamda belirli bir nüfus politikası yoktu. Devletin askerî gücü esas olarak Türklere dayandığı hâlde Türklerin nüfus gücünü koruyucu herhangi bir tedbir bulunmuyordu. Zaten bu alanda ilk dikkat 1853-56 Kırım Savaşı sonrasında çekilmiş, Türklerin nüfus gücünün tükenmekte olduğu ve ordunun yeniden yapılandırılması çerçevesinde gayrimüslimlerden de askere alınması gündeme gelmiş ancak bu tam olarak uygulanamamıştır. Yeni kurulan 5 ordudan 4’ünün askere alım sahası Türklerin yaşadığı coğrafya olarak seçilmiştir.

Cumhuriyet’in kurucu kadroları, 'nüfusun azlığı bir hürriyet meselesidir' vizyonuyla hareket ediyordu. 1923 sonrasında nüfusu artırmak bir milli güvenlik meselesi olarak görülmüştü. O dönemdeki uygulamalar nelerdi?
Prof. Dr. Tufan Gündüz: 1923’te Cumhuriyet kurulduğunda nüfus kabaca 12 milyon civarındadır. 1927’de 13 milyona ulaşmış, 1933’te ise ancak 15 milyona baliğ olmuştur. II. Dünya Savaşı başlarken nüfusumuzun 18 milyon olduğunu da söylemek gerekir.
Toplumun karşı karşıya kaldığı en önemli mesele tifo, tifüs, kolera, verem gibi salgın hastalıklar; doktor ve hastane sayısının yetersizliği sebebiyle tedavi imkanlarının ve ilaca ulaşmanın sınırlılığı; pek çok sebebe dayanan çocuk ölümlerinin yüksekliği; hijyen şartlarının trajik görünümü gibi ağır şartlardı. Yeni Devlet bütün gücüyle sağlık şartlarını iyileştirme yollarını aramış hiç olmazsa sıhhî şartlara bağlı çocuk ölümlerini azaltmaya gayret etmiştir. Bu çerçevede kürtajın yasak olduğunu ifade edelim.

Öte yandan nüfus artırma ve buna bağlı olarak çok çocuk sahibi olmak daima özendirilmiştir. Örneğin beş çocuğu olanlardan yol vergisi -nakdî ya da bedenî ödenen- alınmazdı. Hatta evlenme yaşı kızlarda 15, erkeklerde 17’ye kadar çekildiği bile olmuştu. İlk yıllarda değilse de sonra da çocuk yardımı da maaş sistemine dahil edilmişti.

1960’lı yıllarda garip bir şekilde ülkede doğum kontrol uygulamalarına geçildi ve çok çocuk sahibi olmak eleştirilmeye başlandı. İyi eğitim, iyi beslenme, iyi iş, iyi yaşam imkanlarının cevabı olarak az çocuk sahibi olmak gösterildi. Buna rağmen 1990’a kadar nüfus artış hızı %020’lerin altına düşmedi. Ne var ki köyden şehre göçün zirveye çıktığı, şehirde yaşam şartlarının ağırlaşması, yeni aile tipinin ortaya çıkması gibi pek çok sebepten nüfus artışında keskin düşüşler görülür oldu. Öyle ki 20 yıl içinde nüfus artışı %12’ye kadar düştü. Önümüzdeki yıllara dair projeksiyonda durum pek de iç açıcı görünmüyor.

Türk aile yapısını ekonomik krizlere veya savaşlara karşı dirençli kılan temel 'çimento' neydi? Bugün bu yapıda nasıl değişiklik görüyorsunuz?
Prof. Dr. Tufan Gündüz: Tarih içinde görülüyor ki Türkler sağlam bir aile yapısına, dış saldırılara karşı dirençli ve dayanışmalı toplum hayatına sahiptiler. Kan bağına dayalı kabile yapısının çekirdeği aileydi ve aile babanın etrafında toplanırdı. Ailenin nüfusunun artması yeni ailelerin doğmasına imkan verirdi ancak aile hiçbir zaman dağılmazdı. Geçim babanın yönetiminde ortaklaşa temin edilir, sermaye birlikte bölüşülürdü. Son çeyrek yüzyılda aileler daha küçük yapılara -daha az çocuklu- dönüştü. Büyük ve birbirine tutunan aileler yerine anne-baba tek/iki çocuklu bağımsız aileler çoğaldı. Bu da büyük aile dayanışmasını geniş ölçüde ortadan kaldırdı. Büyük anne-baba yalnızlaşırken, küçük aileler daha zayıf ama daha bireysel hareket etmeye başladı. Bu da küçük ailenin yalnızlığına evrilen yeni bir dönemi başlattı. İletişim ve ulaşım imkanları gelişmesi birlikteliğin aksine yalnızlığa sebep oldu. Şimdi yeni hayat tarzına doğru evrilirken yeni aile tipinin oluşturacağı toplumsal değişime de hazırlıklı olmak gerekir.

Tarihte nüfus yaşlanması nedeniyle çöken veya gücünü kaybeden büyük medeniyetler var mı?
Prof. Dr. Tufan Gündüz: Nüfusu yaşlandığı için tarihten silinen bir topluma dair elimizde net bir bilgi yok. Tarihten silinen toplumların daha çok büyük salgınlar, istilalar, katliamlar gibi sebeplerden nüfus kaybına uğrayıp başka toplumların içinde eridiklerini biliyoruz.
Nüfus yaşlanması 20. yüzyılda meydana gelen bir mesele. Etkileri ise ciddi bir şekilde 21. yüzyılda kendini gösterdi. Örneğin Almanya 2. Dünya savaşında uğradığı nüfus kaybı; iki Almanya’nın birleşip nüfusu ikiye katlamalarına rağmen toparlayamadığı gibi hızlı bir yaşlanma evresine girdi. Bunu ancak dışardan göçmen işçi kabul ederek telafi etmeye çalışıyor. Çin yakın zamana kadar çocuksuz aile yapısını teşvik etmesi ve ikinci çocuğu yasaklamasının ağır faturasını Hindistan’ın nüfus olarak gerisinde kaldığında fark etti ve derhal eski politikalarını terk etti.

Dünyada nüfus çoğalması için uygulanan modeller hakkında bilgi verir misiniz?
Prof. Dr. Tufan Gündüz: Refahın yolunu az çocuk sahibi olmakta gören Batılı ülkeler bu politikalarından çoktan vazgeçtiler. Çocuk sahibi olmayı teşvik eden önemli adımlar attılar. Fransa, Almanya, Hollanda gibi ülkeler çok çocuklu ailelere maddi olarak ciddi destekler veriyorlar. Çünkü ciddi yaşlanma örneklerine ilk tanık olanlar bu ülkeler. Bu modellerin incelenmesi gerekir.

Sadece ekonomik destekler, genç neslin aile kurma motivasyonunu geri getirmeye yeter mi? Şu an Türkiye'de nüfusun artırılmasına yönelik çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Bu konuda katkı sağlayacak önerileriniz nelerdir?
Prof. Dr. Tufan Gündüz: Elbette ekonomik şartlar öncelikli. Bizde eğitim öğretim süreleri gereksiz uzunlukta. Eğitim hayatına başlayan bir çocuk üniversiteyi bitirinceye kadar neredeyse 16-17 yıl tahsil görüyor ve her şey yolunda giderse 23-24 yaşlarında diploma sahibi oluyor. Yeni çalışma şartlarına göre bu da yeterli değil. İşe kabul, staj programları, ekonomik şartların düzeltilmesi gibi sebeplerle 30 yaşına kadar hayat mücadelesiyle geçiyor. Bazı mesleklerde bu birkaç yıl daha öteye geçebiliyor.

Bu yüzden üniversite eğitiminin iş imkânı açısından birinci öncelik olmaktan çıkması gerekiyor. Devletin aslî görevlerinden biri ahalinin eğitim öğretim imkanlarına erişimini sağlamaktır ancak bu imkân iş sahibi olmanın temel şartı gibi görülmemelidir. Bu açıdan öncelikli olarak zihniyet değişimine ihtiyaç var.
Nüfus bir ülkenin aslî meselesidir. Ancak bunu sadece devletin ve hükümetlerin meselesi olarak görmemek gerekir. Toplumun bütün katmanlarının sahip çıkması icap eder. Evlilik müessesesinin ciddiye alınması, evliliğin ve çocuk sahibi olmanın teşvik edilmesi sadece bazı küçük ödül ve ikramiyelerle olmaz. Teşvik tedbirlerinin ciddi boyutlara çıkarılması ve toplumun tüm katmanlarının elini taşın altına koyması daha doğru olur.

Bugün geldiğimiz noktada açık olarak belli ki çocuk ve elbette çok çocuk refahın ana sebebidir. Aileler çok çocuk sahibi olmakla refah düzeylerini kaybedecekleri korkusundan uzaklaşmalıdırlar. Bunun en basit yolu ise yeni doğan çocuklar için teşvik imkanlarının aileye büyük bir destek olacak şekilde düzenlenmesidir.