Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Sabah evden çıkmadan önce aynaya bakarsınız; saçınız, duruşunuz ve gülüşünüz kusursuz görünür. Kendinizi oldukça çekici hissederek dışarı çıkarsınız. Gün içinde arkadaşlarınızla bir fotoğraf çektirirsiniz. Akşam o fotoğraf size WhatsApp'tan geldiğinde büyük bir şok yaşarsınız: "Gözüm neden böyle küçük çıkmış? Burnum ne kadar yamuk! Ben gerçekten böyle mi görünüyorum?" Bu evrensel travmanın ardından hemen fotoğrafı sildirmek istersiniz. Çoğu insan bu durumu kameranın kötü olmasına, ışığın ters gelmesine veya fotojenik olmamasına bağlar. Oysa bilimin bu konudaki cevabı çok nettir.
Görsel dünyamızda, kendimizi gördüğümüz iki temel araç vardır: Aynalar ve fotoğraflar. İşin ilginç tarafı, diğer insanlar sizin fotoğraflarınıza baktığında "Gayet güzel çıkmışsın, tıpkı sana benziyor" derken, siz o karede kendinize katlanamazsınız. Bu fikir ayrılığı bir nezaket göstergesi değil, iki tarafın da sizin yüzünüzü tamamen farklı şekillerde "ezberlemiş" olmasından kaynaklanır. İnsan beyni, dünyayı objektif bir kamera gibi kaydetmez; gördüklerini duygularla, alışkanlıklarla ve beklentilerle filtreleyerek yeniden inşa eder. Aynadaki o çok beğendiğiniz yüzünüz, aslında gerçek dünyada var olmayan, sadece banyonuzdaki sırçalı camda yaşayan kurgusal bir karakterdir.
Bu illüzyonun temelinde insan anatomisinin en temel kuralı yatar: İnsan yüzü asla tam olarak simetrik değildir. Dünyanın en güzel modellerinin bile sağ gözü sol gözünden biraz daha küçük, dudaklarının bir tarafı diğerinden hafifçe daha kıvrık veya burnu milimetrik olarak bir tarafa eğiktir.
Siz hayatınız boyunca (diş fırçalarken, saçınızı tararken) kendinizi hep aynada gördünüz. Ayna, görüntünüzü sağdan sola ters çevirir. Yani beyniniz, sağ gözünüzdeki o hafif kısıklığı yüzünüzün sağ tarafında, burnunuzdaki o milimetrik eğriliği sol tarafta görmeye alışmıştır. Ancak bir fotoğraf makinesi sizi ters çevirmez; sizi diğer insanların gördüğü gibi, yani "gerçek" halinizle çeker. Fotoğrafa baktığınızda, yıllardır ezberlediğiniz o asimetrik kusurlar aniden yüzünüzün diğer tarafına geçer. Beyniniz bu duruma isyan eder. Alıştığı şablonla uyuşmayan bu yeni yüzü "yanlış", "yamuk" ve "çirkin" olarak algılar.
Psikolojinin en ünlü kuramlarından biri olan "Salt Maruz Kalma Etkisi", 1960'larda psikolog Robert Zajonc tarafından literatüre kazandırılmıştır. Bu kural şunu söyler: İnsan beyni, bir şeye ne kadar çok maruz kalırsa (ne kadar sık görürse), onu o kadar çok sever ve tercih eder.
Siz her sabah uyandığınızda kendi "ters (ayna)" görüntünüze maruz kalırsınız. Yıllar içinde beyniniz bu ters görüntüyü "benim yüzüm" olarak kaydeder ve onu sever. Arkadaşlarınız ve aileniz ise sizi her zaman düz (gerçek) halinizle görür ve onların beyninde de sizin düz haliniz "güzel ve tanıdık" olarak kodlanır. İşte bu yüzden bir fotoğrafa baktığınızda siz kendinizi çirkin bulurken, arkadaşlarınız o fotoğrafı çok beğenir. Çünkü fotoğraf, arkadaşlarınızın her gün gördüğü ve sevdiği "gerçek sizi" gösterir. Eğer bir akıllı telefon uygulamasından fotoğrafınızı sağdan sola çevirip (ayna efekti verip) bakarsanız, o fotoğrafı anında çok daha fazla beğendiğinizi fark edeceksiniz.
Elbette tüm suçu beynimize atmak haksızlık olur; akıllı telefonların ve lenslerin de bu çirkinleşme hissinde ciddi bir payı vardır. İnsan gözü, dünyayı yaklaşık 50mm'lik bir odak uzaklığıyla algılar. Yani aynaya baktığınızda yüzünüzün derinliği, gözünüzün doğal algısına çok yakındır. Ancak cep telefonlarının ön (selfie) veya arka kameraları genellikle "Geniş Açılı" (24mm - 28mm) lenslere sahiptir.
Geniş açılı bir lens, kameraya yakın olan nesneleri (burnunuzu, alnınızı) olduğundan çok daha büyük, kameradan uzak olan nesneleri (kulaklarınızı) ise olduğundan daha küçük gösterir. Bu optik bozulma (distorsiyon), yüzünüzün merkezini şişirerek sizi gerçekte olduğunuzdan daha kilolu ve orantısız gösterir. Profesyonel moda fotoğrafçılarının portre çekerken asla cep telefonu kullanmamalarının ve her zaman uzak mesafeden, dar açılı (85mm veya 105mm) uzun lensler tercih etmelerinin sebebi budur.
Aynadaki görüntümüzü sevmemizin bir diğer nedeni de, aynanın "dinamik", fotoğrafın ise "statik" (ölü) bir an olmasıdır. Aynanın karşısındayken aslında sürekli hareket halindesinizdir. Gözlerinizi kırpar, mikro mimikler yapar, nefes alır ve en güzel açınızı bulana kadar başınızı hafifçe çevirirsiniz. Beyniniz, bu hareketli görüntülerin ortalamasını alarak size kusursuz bir "video" sunar.
Oysa fotoğraf, o saniyenin onda biri kadar kısa bir anı dondurur. O anlık karede gözünüz yarım kapalı kalmış, dudak kasınız garip bir şekilde kasılmış veya yanaklarınız sarkmış olabilir. Dinamik ve canlı bir yüz her zaman çekicidir; dondurulmuş tek bir kare ise çoğu zaman yüzün doğal akışını bozar.