Ramazan ayının en önemli simgelerinden… Mahya sanatı bakın nasıl ortaya çıkmış

Şubat 28, 2026 13:00
1
Ramazan ayının en önemli simgelerinden… Mahya sanatı bakın nasıl ortaya çıkmış

On bir ayın sultanı Ramazan geldiğinde, gözlerimiz iftar vaktini beklerken gökyüzüne, minarelerin arasına asılan o ışıltılı mesajlara kayar. "Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan", "Oruç Tut Sıhhat Bul" gibi yazılar, dijital LED ekranların ve güçlü ampullerin dünyasında bizim için çok sıradan görünebilir. Peki ama elektriğin, kablonun, ampulün olmadığı 1600'lü yıllarda, yüzlerce zeytinyağı kandili metrelerce yüksekte, rüzgara ve yağmura rağmen sönmeden nasıl harflere dönüşüyordu? İstanbul semalarını aydınlatan bu 400 yıllık görsel şölenin arkasında, Osmanlı mahyacılarının ip üstündeki tehlikeli, nefes kesici ve zekice kurgulanmış mühendislik hesapları yatıyor.

2
Ramazan ayının en önemli simgelerinden… Mahya sanatı bakın nasıl ortaya çıkmış

Ramazan ayının İstanbul'daki en büyük görsel simgesi olan mahya sanatı, dünyada sadece Türklere özgü, eşi benzeri olmayan bir gelenektir. Arap coğrafyasında veya diğer İslam ülkelerinde minareler arasına yazı asma kültürü bulunmaz. 1614 yılında, Sultan I. Ahmet döneminde Fatih Camii müezzinlerinden Hafız Kefevi'nin, padişaha hediye olarak iki minare arasına işlediği ışıklı bir motifle başlayan bu serüven, kısa sürede tüm selatin (padişahların yaptırdığı birden fazla minareli) camilere yayılmıştır. Günümüzde bir bilgisayar programıyla saniyeler içinde değiştirilebilen o yazılar, 400 yıl önce aylarca süren bir hazırlığın, ince bir matematiğin ve ölümcül bir dengenin ürünüydü. Mahyacılık, sadece bir süsleme sanatı değil; astronomiyi, hava akımlarını ve statiği çok iyi bilmeyi gerektiren bir gökyüzü mühendisliğiydi.

3
Ramazan ayının en önemli simgelerinden… Mahya sanatı bakın nasıl ortaya çıkmış

ELEKTRİKSİZ DÖNEMİN GÖKYÜZÜ MÜHENDİSLİĞİ

Bir mahyacının atölyesi, caminin iki minaresi arasındaki devasa boşluktu. Sistem, temel olarak iki minare arasına gerilen ana bir halat (taşıyıcı halat) ve bu halattan aşağı sarkan dikey iplerden oluşuyordu. Ancak asıl zorluk, bu iplerin üzerine yerleştirilecek ışık kaynaklarının, yani kandillerin ağırlığı ve dengesiydi.

Elektrik olmadığı için ışık kaynağı olarak zeytinyağı veya kuyruk yağı ile doldurulmuş küçük cam fanuslar kullanılırdı. Bir mahya yazısını yazmak için bazen 300, bazen 500 adet kandil gerekirdi. Her bir kandil, içindeki yağ ve fitille birlikte ciddi bir ağırlığa sahipti. Minarelerin arasındaki mesafe genellikle 50 ile 80 metre arasında değişirdi. Yüzlerce kiloluk bu kandil yükünün rüzgarda salınması, minarelere devasa bir çekme kuvveti uygulardı. Mahyacıbaşı, iplerin gerginliğini öyle bir ayarlamalıydı ki; ne ipler kopmalı, ne de minarelerin şerefelerine zarar gelmeliydi. Bu statik hesabı, tamamen ustanın göz kararı ve yılların getirdiği tecrübeyle yapılırdı.

4
Ramazan ayının en önemli simgelerinden… Mahya sanatı bakın nasıl ortaya çıkmış

ZEYTİNYAĞI, KANDİL VE İPİN KUSURSUZ MATEMATİĞİ

Yazının havada asılı kalmasını sağlayan sistem, kareli bir kağıt üzerine çizilmiş pikseller gibi çalışırdı. Mahyacıbaşı, Ramazan gelmeden aylar önce kareli kağıtlara asılacak yazının veya resmin taslağını çizerdi. Her bir kare, bir kandili temsil ederdi.

Uygulama aşamasında, iki minare arasına kılavuz bir ip gerilirdi. Bu kılavuz ipin üzerinden kaydırılan makaralara, kandiller asılırdı. Ancak kandiller öyle sıradan cam şişeler değildi. Rüzgarda sönmemeleri için özel olarak tasarlanmış, hava alan ama rüzgarı doğrudan içeri almayan kapalı fanuslardı. İçlerine konulan zeytinyağının ve fitilin kalınlığının ölçüsü, tam olarak teravih namazı bitimine kadar (yaklaşık 3-4 saat) yanacak şekilde hesaplanırdı. Ne eksik ne fazla... Gece yarısı kandillerin yağı biter ve kendiliğinden sönerdi. Böylece kimsenin gecenin karanlığında metrelerce yüksekteki o ateşleri söndürmek için tehlikeli bir tırmanış yapmasına gerek kalmazdı.

5
Ramazan ayının en önemli simgelerinden… Mahya sanatı bakın nasıl ortaya çıkmış

RÜZGAR VE YAĞMURA NASIL DİRENİYORDU?

İstanbul, iki denizin ortasında yer aldığı için özellikle bahar aylarında şiddetli lodos ve poyraz rüzgarlarına maruz kalır. Havada asılı duran yüzlerce içi ateş dolu cam şişenin birbirine çarpmadan, dökülmeden ve sönmeden durabilmesi aerodinamik bir mucizeydi.

Mahyacılar, rüzgarın şiddetini kırmak için ana taşıyıcı halatı tamamen gergin bırakmaz, ortadan hafifçe "karın yapacak" (kavisli) şekilde esnek bırakırlardı. Bu esneklik, rüzgarın darbesini sönümlerdi. Ayrıca kandillerin asıldığı dikey iplerin arasına, görünmeyen yatay denge ipleri atılırdı. Fırtınalı havalarda rüzgarın yönüne göre kandillerin açısı hafifçe değiştirilerek rüzgarın fanusun üzerinden akıp gitmesi sağlanırdı. Yağmurlu günlerde ise fitillerin ıslanmaması için kandillerin üzerindeki deliklere özel şapkalar takılırdı. Buna rağmen fırtınada sönen kandiller olduğunda, yazının okunabilirliği bozulmasın diye şerefede bekleyen çıraklar, makara sistemiyle o kandili hızla yanlarına çeker, yakar ve tekrar yerine gönderirdi.

6
Ramazan ayının en önemli simgelerinden… Mahya sanatı bakın nasıl ortaya çıkmış

HAREKETLİ MAHYALAR… GÖKYÜZÜNDE SİNEMA ETKİSİ

18.ve 19. yüzyıllara gelindiğinde Osmanlı mahyacıları işi o kadar ileri boyutlara taşıdılar ki, gökyüzünde sadece sabit yazılar değil, "hareketli animasyonlar" sergilemeye başladılar. Evet, elektriğin olmadığı bir devirde gökyüzünde hareket eden ışıklı resimler yapılıyordu.

Üç halatlı özel bir makara sistemi kuran ustalar; bir minareden diğerine doğru yüzen ışıklı bir kayık, top atan bir top arabası veya camiye doğru yürüyen ışıklı bir fil figürü yapabiliyorlardı. Makaralar minarenin içinden yavaşça çekildikçe, yüzlerce kandilden oluşan devasa resim gökyüzünde kayarak ilerliyordu. İstanbullular, teravih namazından sonra sokaklara dökülüp, kahvehanelerin önünde toplanarak bu "gökyüzü sinemasını" hayranlıkla, büyülenmiş gibi izlerdi. Çocuklar için bu hareketli resimler, Ramazan'ın en büyük eğlencesiydi.