Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
2 Eylül itibarıyla ABD ve İran yeniden karşılıklı saldırılara döndü; İran’ın Körfez’deki ABD müttefiklerine yönelik saldırıları ve Hürmüz’deki gelişmeler gerilimi yeniden yükseltti. ABD ile İran arasında çatışmalar yeniden şiddetlenirken, İran’ın Körfez’deki ABD müttefiklerine yönelik saldırıları ve Hürmüz Boğazı çevresindeki gelişmeler bölgesel savaş endişelerini de artırdı.
Peki bu savaş ne zaman ve nasıl bitecek? Bölgesel gerilim ne kadar büyüyecek? Uluslararası İlişkiler Uzmanı Dr. Canan Tercan, Tgrthaber.com Özel Haber Şefi Bengü Sarıkuş'un sorularını cevaplayarak Washington’ın hedefinin İran’ı tamamen ortadan kaldırmak değil, nükleer ve askeri kapasitesini zayıflatarak müzakere masasına çekmek olduğunu belirtti. Tercan, Türkiye’nin diplomasi, enerji ve ticaret koridorları üzerinden kritik önemine de vurgu yaptı.

Savaş yeniden alevlendi: ABD ve İran yeniden tam ölçekli savaşa mı dönüyor?
Dr. Canan Tercan: 2 Eylül itibarıyla ABD ile İran arasında çatışmaların yeniden yoğunlaşması, savaşın yeni bir aşamaya girdiğini gösteriyor. ABD’nin İran’a yönelik yeni saldırılarının ardından İran’ın ABD’nin bölgedeki askeri varlıklarını ve müttefiklerini hedef almaya başlaması, çatışmanın yeniden bölgeselleşmesi riskini artırıyor. İran’ın Bahreyn, Kuveyt, Ürdün ve Irak’taki ABD hedeflerine yönelik saldırıları bunun açık göstergesi. Hürmüz Boğazı çevresindeki gelişmeler de krizin yalnızca askeri değil, aynı zamanda küresel enerji ve ticaret krizi haline geldiğini ortaya koyuyor.
İran açısından burada önemli olan yalnızca ABD’ye doğrudan zarar vermek değildir. Tahran, ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığının maliyetini yükseltmeye ve Washington’ın bölgedeki müttefiklerini de savaşın sonuçlarıyla karşı karşıya bırakmaya çalışıyor. İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları bu açıdan okunmalıdır. İran böylece ABD’ye, “Beni yalnızca İran sınırları içinde hedefleyemezsiniz; savaşın maliyeti bölgesel olacaktır” mesajı veriyor. Diğer yandan bölge ülkeleri üzerinden Amerika’ya baskı yapmaya çalışıyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bu savaş vasıtasıyla Orta Doğu’daki üslerine de tamamen son vermeyi ve İran için güvenli bir bölge haline getirmeyi planlıyor.
Bu çok önemli fakat çok konuşulmayan bir konu. Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki varlığı çok belirgin ve bu İran’ı her zaman tehdit ediyor. Ancak bu savaşla birlikte Amerika’nın bölgeden temizlenmesi, İran’ın bundan sonraki süreçte daha güvenli hareket etmesini sağlayacak. Bu fırsatı değerlendiriyor İran.

ABD İran’ı gerçekten bitirmek mi istiyor, yoksa masaya mı zorlamak istiyor?
Dr. Canan Tercan: ABD’nin İran politikasının temel hedefinin İran’ı tamamen ortadan kaldırmak olduğunu düşünmüyorum. İran gibi büyük bir ülkenin devlet yapısının çökmesi, ABD açısından da kontrol edilmesi son derece zor bir güvenlik boşluğu yaratacaktır. Washington’ın daha gerçekçi hedefi, İran’ın nükleer, füze ve askeri kapasitesini mümkün olduğunca zayıflatmak, bölge için muhtemel bir tehlike olmaktan çıkartmak ve Tahran’ı müzakere masasına oturtmaktır.
Ancak burada bir paradoks var. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonları İran’ın askeri kapasitesini hedef alırken, aynı zamanda İran’ı bölgesel ekonomik baskı araçlarını kullanmaya itiyor. İran’ı bölge için askeri bir baskı unsuru haline de getiriyor. Bu ise Amerika’nın kendi varlığını da o bölgede tehlikeye atıyor.
İran’ın bölgede önemli bir ekonomik baskı unsuru haline de dönüşmesi Hürmüz Boğazı ile gündeme geldi. Bu da İran’ın sadece askeri yapılanmasını değil, küresel ekonomik baskı etkisini de hesaba katmayı zorunlu hale getiriyor.
Dolayısıyla ABD açısından sorun yalnızca İran’a ne kadar askeri zarar verilebileceği değildir. Asıl sorun, İran’a ne kadar zarar verirken bunun karşılığında ABD’nin, İsrail’in, Körfez müttefiklerinin ve küresel piyasaların ne kadar büyük bir maliyet üstlenmek zorunda kalacağıdır.

İran’ın ABD'nin bölgedeki müttefiklerini hedef almaya başlaması, çatışmanın bölgesel savaşa dönüşme riskini ne kadar artırıyor?
Dr. Canan Tercan: Bence İran’ın son saldırılarını yalnızca bir misilleme olarak değerlendirmek eksik olur. İran aynı zamanda bölgesel baskı kapasitesini gösteriyor. Önümüzdeki aylarda İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nde seçim var. Bu ülkelerin savaş maliyetlerini yükseltmek, küresel itibarlarını düşürmek ve seçmenlerine de liderlerin İran’a savaş kararını düşündürmek ve başarısızlıklarını göstermek için İran, süreci değerlendiriyor.
ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın önemli bir özelliği, İran’ın doğrudan hedef alınmasıdır. İran ise savaşı yalnızca kendi topraklarında karşılamamaya çalışıyor. İran, hem bölgesel güvenlik krizi hem de küresel ekonomik krizle çok daha büyük bir sahaya taşıyor.
Bu, İran açısından bir tür stratejik dengeleme yöntemidir. Çünkü İran, konvansiyonel askeri kapasite açısından ABD ile aynı seviyede değildir. Fakat İran’ın elinde füze ve İHA kapasitesi, vekil aktörler ve en önemlisi Hürmüz Boğazı gibi küresel enerji açısından kritik bir coğrafi avantaj bulunmaktadır.
Dolayısıyla Tahran’ın hesabı şu olabilir: ABD ve İsrail İran’a baskıyı artırdıkça, İran da savaşın maliyetini ABD’nin müttefikleri ve küresel enerji piyasası üzerinden yükseltecektir.

Burada İran’ın asıl amacı Körfez ülkeleriyle doğrudan savaşmaktan ziyade Washington’ın bölgesel ittifak sistemini zorlamak.
Bu gelişmeleri bir de bölgede ortaya çıkan yeni güvenlik yapılanmasıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor. 7 Ağustos’ta Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgede güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiğini gösteriyor. Anlaşmanın temel mantığı, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının diğerleri tarafından da ortak bir tehdit olarak değerlendirilmesi. Bu nedenle anlaşma şimdiden NATO’nun kolektif savunma mantığıyla karşılaştırılıyor.
İran açısından önemli bir gelişmedir. Çünkü bir tarafta ABD-İsrail güvenlik mimarisi ve İsrail’in bölgedeki ilişkileri bulunurken, diğer tarafta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu yeni bir savunma mekanizması ortaya çıkıyor.
İran’ın Körfez’e yönelik saldırılarının zamanlaması bu nedenle ayrıca önem taşıyor. Tahran bir yandan ABD’nin askeri baskısını kırmaya çalışırken, diğer yandan bölgedeki yeni güç dengelerini de hesaba katmak zorunda.
Burada Türkiye’nin konumu özellikle önemli. Türkiye hem NATO üyesi hem İran’la doğrudan iletişim kurabilen hem de Suudi Arabistan ve Pakistan ile yeni bir savunma mekanizmasının parçası olan bir ülke. Bu nedenle Türkiye, ortaya çıkan yeni bölgesel güvenlik mimarisinde diğer birçok aktörden daha fazla diplomatik hareket alanına sahip.

ABD-İran savaşı ne zaman ve nasıl biter?
Dr. Canan Tercan: Bu savaşın kısa vadede tamamen bitmesinden ziyade yeniden müzakere sürecine girme ihtimali daha yüksek. Çünkü tarafların birbirlerine ağır maliyetler yükleyebildiği fakat karşı tarafı tamamen ortadan kaldıramadığı bir tablo var.
Bir anlaşmanın önünde dört temel mesele bulunuyor: İran’ın nükleer programı, füze kapasitesi, bölgesel nüfuzu ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliği.
Dolayısıyla savaşın sona ermesi yalnızca “ateşkes” anlamına gelmeyecektir. Asıl mesele, Orta Doğu’nun bundan sonra nasıl bir güvenlik mimarisine sahip olacağıdır.
Ve burada önemli bir dönüşüm yaşanıyor. ABD’nin onlarca yıldır bölgeye dayattığı güvenlik mimarisinin yanında artık bölgesel aktörlerin kendi güvenlik mekanizmalarını kurma arayışı güçleniyor. Mekke İttifakı bunun en somut örneklerinden biri.

Bölgedeki güç dengeleri değişirken Türkiye ortaya çıkan boşlukları diplomasi ve ekonomi yoluyla değerlendirebilir mi?
Dr. Canan Tercan: Türkiye açısından en önemli fırsat diplomasi ve jeoekonomide ortaya çıkıyor.
Birincisi, Türkiye ABD ile ilişkilerini korurken İran’la iletişim kanallarını açık tutabilecek az sayıdaki ülkeden biri. İkincisi, Suudi Arabistan ve Pakistan ile kurduğu yeni savunma ilişkisi Türkiye’ye Körfez’de yeni bir diplomatik ağırlık kazandırıyor. Üçüncüsü ise Hürmüz krizinin enerji ve ticaret yollarında yarattığı belirsizlik, Türkiye’nin alternatif ulaştırma ve enerji güzergâhları açısından önemini artırıyor.
Bu nedenle Türkiye’nin burada yalnızca “arabulucu” rolüne odaklanması yeterli değil. Türkiye kendisini aynı zamanda yeni bölgesel güvenlik mimarisinin, enerji yollarının ve ticaret koridorlarının merkezlerinden biri olarak konumlandırabilir.
Sonuç olarak bugün Orta Doğu’da yalnızca ABD ile İran arasında bir savaş yaşanmıyor. Aynı zamanda bölgenin bundan sonra kim tarafından ve hangi güvenlik mimarisiyle yönetileceğine ilişkin daha büyük bir mücadele yaşanıyor.
İran’ın ABD ve İsrail’e karşı savaşı bölgeselleştirme kapasitesi, Körfez’deki ABD müttefiklerini hedef alması, Hürmüz’ü küresel ekonominin kırılgan noktası haline getirmesi ve ABD ile İsrail’in iç siyasi takvimlerini dikkate alması, Tahran’ın yalnızca askeri değil, stratejik ve siyasi bir savaş yürüttüğünü gösteriyor.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde asıl soru “ABD İran’ı yenebilir mi?” sorusu olmayacaktır. Asıl soru, ABD ve İsrail’in İran’ı zayıflatmaya çalışırken bölgesel güç dengesini ne ölçüde değiştireceği ve İran’ın bu değişimi kendi lehine çevirmek için ne kadar baskı üretebileceğidir.
Tam da bu noktada Türkiye’nin önünde önemli bir alan açılıyor. Türkiye savaşın tarafı olmadan, yeni bölgesel ittifakların içinde yer alarak, İran’la iletişim kanallarını koruyarak ve enerji-ticaret koridorlarındaki stratejik konumunu güçlendirerek Orta Doğu’daki yeni dengelerin şekillenmesinde daha merkezi bir aktör haline gelebilir.
İran Savaşı bölgedeki diğer savaşlardan çok farklı bir senaryo üretiyor. Orta Doğu’nun ekonomik dizaynının, güvenlik dizaynının ve belki de harita dizaynının değişmeye başladığı bir süreci görüyoruz. Bu, ekonomik ve siyasi elitlerin el değiştirme sürecidir.
Orta Doğu’daki güçler, küresel piyasalar, dünya ekonomik düzeni ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgedeki çemberi değişime uğruyor. Orta Doğu direniyor ancak savaş ilerledikçe belirsizlikle birlikte ihtimaller de artıyor. Gelecekte neler olacak, bunları hep birlikte izleyeceğiz.