Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Küresel ticaretin dengeleri sarsılırken, Çin yeni dünya düzenini tehdit mi ediyor yoksa dönüştürüyor mu? Çin, geleneksel ucuz iş gücü modelinden uzaklaşarak yapay zekâ, ileri teknoloji ve yenilenebilir enerjiye odaklandı.
Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan, Tgrthaber.com Özel Haber Şefi Bengü Sarıkuş'a yaptığı değerlendirmede Çin'in jeopolitik hamlelerini ve Türkiye’nin "geçiş ülkesinden merkez ülkeye" evrilme stratejisinden bahsederek Çin'in küresel ekonomik sistemi tehdit etmekten ziyade Batı merkezli yapıyı dönüştürdüğünü belirtti.

Çin ekonomisi yeni dünya düzenini tehdit mi ediyor, domine mi ediyor?
Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan: Ben “Çin yeni dünya düzenini tehdit ediyor” ifadesinden ziyade, Çin'in mevcut ekonomik düzenin Batı merkezli yapısını dönüştürdüğünü ve belirli sektörlerde domine ettiğini söylemeyi daha doğru buluyorum. Çünkü Çin, henüz küresel ekonomik sistemin tamamını domine etmiş değildir. Finansal sistemde, rezerv para konusunda, uluslararası sermaye piyasalarında ve küresel finansal kurumların önemli bir bölümünde ABD’nin ve doların belirleyici gücü devam etmektedir.
Ancak özellikle nadir toprak elementleri, kritik madenler ve ileri teknoloji ekseninde düşünüldüğünde Çin, artık yalnızca küresel sisteme uyum sağlayan bir ekonomi olmaktan çıkmış; diğer ekonomilerin kendilerini Çin’e göre konumlandırmak zorunda kaldıkları ekonomik bir merkez hâline gelmiştir, denebilir. Bu nedenle ABD’nin Çin’e yönelik gümrük tarifelerini artırması ya da Avrupa’nın elektrikli otomobillerden güneş panellerine kadar Çin kaynaklı üretime karşı ticaret savunma önlemlerini gündeme taşıması şaşırtıcı değil. Aksine bu gelişmeler, Çin’in küresel üretim ve teknoloji zincirlerinde ulaştığı ağırlığın doğrudan bir sonucudur.

Çin'in ekonomik yapısal dönüşümü hakkında bilgi verir misiniz?
Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan: Bu konu önemli çünkü Pekin bugün kendi eski ekonomik modelini değiştirmeye çalışıyor. 1980 sonrası dönemde Çin’in ekonomik yükselişi kabaca üç temel unsur üzerine kurulmuştu: ucuz iş gücü, yüksek yatırım ve ihracata dayalı üretim. Çin bugün yeni sisteme uyum sağlamaya çalışıyor ve bunu yaparken büyüme eğilimini de sürdürmeye devam ediyor. Nitekim 2025 yılında Çin ekonomisi yüzde 5 büyüdü. 2026 tahminleri ise Çin ekonomisinin 2026 yılında yaklaşık yüzde 4,6 büyümesi yönünde.

Öte yandan bugün Çin’de, bence üzerinde özellikle durulması gereken bir başlık olarak aşırı üretim kapasitesi bulunmaktadır. Çin hem hizmet ekonomisini büyütüyor hem de imalat sanayisini daha yüksek bir teknoloji seviyesine taşıyor.
Elektrikli otomobil, yapay zekâ, robotik, yarı iletkenler, batarya teknolojileri, yenilenebilir enerji, dijital ekonomi ve ileri malzemeler bu yeni ekonomik modelin merkezinde bulunuyor. Özellikle yapay zekâ ve robotik sistemlerin üretim süreçlerine giderek daha fazla entegre olması, burada son derece dikkat çekici bir paradoksu da ortaya çıkarıyor: Bir yanda makineleşme ve otomasyon hız kazanırken, diğer yanda insan gücünün üretim sistemi içerisindeki konumu yeniden şekilleniyor.

Dolayısıyla asıl önemli sorulardan biri de şu hâle geliyor: Çin, teknolojik dönüşüm ile birlikte oluşturduğu bu devasa üretim kapasitesini ne kadar sürdürebilecek ve aynı zamanda insan gücünü, istihdamı ve iç talebi bu yeni ekonomik modele ne ölçüde uyarlayabilecek? Sanırım Çin’in önümüzdeki dönemdeki ekonomik dönüşümünü anlamak açısından asıl önemli sorulardan biri de tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Sizin de sıkça üzerinde durduğunuz enerji koridorları ve jeopolitik kırılmalar göz önüne alındığında; Çin'in Orta Asya ve Ortadoğu ile geliştirdiği enerji ortaklıkları, küresel enerji arz-talep dengesini nasıl dönüştürüyor?
Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan: Burada enerji koridorları açısından son derece önemli bir dönüşüm yaşanıyor. Uzun yıllar boyunca dünya enerji sisteminin temel denklemi şuydu: *Doğu üretir, Batı tüketirdi* denklemi idi ama artık Batı'nın tüketici sıfatının normalleştirilemeyen bir şey olduğunu ortaya koymak gerek.

Orta Doğu üretmeye devam ediyor ancak enerji tüketiminin ağırlık merkezi giderek Asya’ya kayıyor. Neden mi? Çünkü yine denklemin merkezinde Çin var. Çin bugün dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı konumunda. EIA verilerine göre 2024 yılında Çin günde yaklaşık 11 milyon varil ham petrol ithal etti ve bunun yaklaşık yüzde 50’si Orta Doğu kaynaklıydı.
Ancak son dönemde yaşanan Hürmüz krizini de bu noktada dikkatli okumamız gerekiyor. Çünkü Hürmüz denkleminde yalnızca İran yok; Suudi Arabistan, Katar ve diğer Körfez ülkeleri de var. Dolayısıyla bu ülkelerin Çin ile geliştirdiği ilişkiler, özellikle Çin’in enerji tüketimi ve enerji arz güvenliği açısından son derece önemli hâle geliyor. Bugüne kadar taraflar arasında gelişen enerji iş birliği oldukça dikkat çekiciydi. Fakat Hürmüz krizi ile birlikte aslında enerjinin coğrafyasının ve enerjiye ulaşım yollarının yeniden düşünülmesi gerektiği de daha açık biçimde görülmeye başladı.
Tam da bu noktada karşımıza Türkistan coğrafyası çıkıyor. Çünkü Çin açısından mesele artık yalnızca enerjiye ulaşmak değil, aynı zamanda enerji koridorları inşa ederek bu ulaşımı mümkün olduğunca çeşitlendirmek ve güvence altına almak. Gerek Kuşak ve Yol Girişimi bağlamında gerekse Türkmenistan’dan başlayarak Türkistan coğrafyası üzerinden Çin’e ulaşan doğal gaz hatları açısından bakıldığında bu bölgenin Çin’in enerji güvenliği içerisindeki önemi giderek artıyor.

Ancak Çin’in enerji denkleminde yalnızca Türkistan ve Orta Doğu yok. Buraya Rusya’yı da mutlaka eklememiz gerekiyor. Rusya’dan gelen petrol ve doğal gaz, Türkistan üzerinden uzanan kara enerji hatları ve Orta Doğu’dan sağlanan petrol ile LNG birlikte düşünüldüğünde Çin’in enerji arz güvenliğinin üç temel damar üzerinden şekillendiğini görüyoruz: Türkistan, Rusya ve Orta Doğu.
Dolayısıyla Çin açısından enerji koridorları meselesi artık yalnızca ekonomik bir başlık değildir. Bu üç ana damarın güvenliği, çeşitlendirilmesi ve birbirinin alternatifi hâline getirilebilmesi doğrudan Çin’in jeopolitik güvenliğinin bir parçasıdır. Hürmüz’de yaşanabilecek her kırılma Türkistan ve Rusya güzergâhlarının önemini artırırken, Rusya ya da kara koridorlarında yaşanabilecek bir sorun da yeniden Orta Doğu ve deniz yollarını öne çıkaracaktır. Çin’in enerji stratejisinin temelinde de aslında tam olarak bu çoklu koridor yaklaşımı bulunmaktadır.

Türkiye için Çin'le olan ekonomik ilişkiler (yatırımlar, tedarik zinciri) riskler ve fırsatlar açısından nasıl bir tablo çiziyor?
Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan: Türkiye açısından tabloyu oldukça gerçekçi okumamız gerekiyor. Burada iki temel başlık var: ticaret ve jeopolitik. İki ülke arasındaki ticaret büyümektedir fakat aynı zamanda son derece asimetrik bir yapı göstermektedir.
Dışişleri Bakanlığı verilerine göre 2025 yılında Türkiye’nin Çin’e ihracatı yaklaşık 3,3 milyar dolar, Çin’den ithalatı 49,6 milyar dolar, toplam ticaret hacmi ise 52,9 milyar dolar oldu. Türkiye’nin Çin karşısındaki dış ticaret açığı yaklaşık 46,3 milyar dolara ulaştı. Dolayısıyla Türkiye açısından mesele yalnızca Çin ile ticaret hacminin büyümesi değil, bu ticaretin niteliğinin ve yönünün değiştirilmesidir ki bu da ikinci başlıkla gerçekleşen bir alandır. Bu noktada iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler açısından asıl hedefin Çin’le ticaret ilişkisinden Çin’le üretim ilişkisine geçmek olması gerektiğini düşünüyorum. Tam bu noktada Türkiye’nin jeopolitik konumu ve doğu-batı geçiş rotalarının merkez coğrafyalarından biri olması gerçeği öne çıkmaktadır. Türkiye aynı zamanda Çin–Türkistan–Kafkasya–Avrupa ekseninde önemli bir lojistik bağlantı noktasıdır. Türkiye’nin Orta Koridor Girişimi ile Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin uyumlaştırılmasına ilişkin mutabakat 2015 yılında imzalandı.
Ancak Türkiye’nin jeopolitik konumunu yalnızca Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden değerlendirmek de eksik kalacaktır. Türkiye bugün Afro-Avrasya coğrafyasında kesişen enerji, ticaret ve ulaştırma koridorlarının merkezinde bulunan bir aktördür. Orta Koridor, Kafkasya bağlantıları, Zengezur güzergâhı, Hazar geçişli ulaşım hatları ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan kara ve demir yolu ağları birlikte düşünüldüğünde Türkiye’nin önemi yalnızca bir geçiş ülkesi olmasından kaynaklanmamaktadır.

Bence burada özellikle “geçiş ülkesi” ile “merkez ülke” arasındaki ayrımı yapmak gerekiyor. Çünkü yalnızca üzerinden Çin mallarının geçtiği bir Türkiye, jeopolitik konumunun ekonomik karşılığını tam anlamıyla alamaz. Türkiye’nin hedefi; lojistik merkezlerin, üretim tesislerinin, depolama alanlarının, teknoloji yatırımlarının ve tedarik zincirlerinin kendi coğrafyasında yoğunlaştığı bir merkez ülke konumuna ulaşmaktır.
Türkiye–Çin ilişkilerinin geleceğini yalnızca ticaret hacmi üzerinden değil, Türkiye’nin giderek belirginleşen merkez ülke konumu üzerinden değerlendirmek gerekir. Çünkü Türkiye, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile Orta Koridor’un kesiştiği; Türkistan, Kafkasya, Orta Doğu ve Avrupa arasında ulaşım, enerji ve ticaret hatlarının birbirine bağlandığı stratejik bir coğrafyada bulunmaktadır. Bu noktada Türkiye’nin geliştirdiği istikrar diplomasisi, yalnızca çatışmalar karşısında arabuluculuk yapan bir dış politika anlayışı değildir; aynı zamanda enerji, lojistik ve ticaret koridorlarının güvenliğini sağlayabilecek siyasi ve diplomatik zeminin oluşturulmasını da kapsamaktadır. Dolayısıyla Türkiye açısından amaç, Çin’den Avrupa’ya uzanan hat üzerinde yalnızca bir geçiş ülkesi olmak değil; Orta Koridor, Zengezur bağlantısı, Hazar geçişi ve Kuşak ve Yol ekseninde üretimin, lojistiğin, enerjinin ve ticaretin kesiştiği bir merkez ülke konumunu güçlendirmektir. Türkiye’nin Çin açısından stratejik değeri de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır: İstikrar üreten diplomatik kapasitesi ile Afro-Avrasya’nın doğu-batı ve kuzey-güney koridorlarını birbirine bağlayan coğrafi konumunu aynı stratejik zeminde buluşturabilmesi.