Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Küresel dengelerin değiştiği, eski ittifakların çatırdayıp yeni güç merkezlerinin ortaya çıktığı dönemde, bu süreçlerin tam da ortasında yer alan Rusya'nın Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye Gazetesi'ne önemli açıklamalar yaptı. Lavrov, dünya sisteminin çökmekte olduğunu bunu ancak Türk diplomasisinin kurtarabileceğine işaret etti.

Rus Bakan Lavrov, Ukrayna'daki çatışmanın beşinci yılına girerken Batı ile yaşanan "bilek güreşinden" Suriye’deki yeni döneme, Türkiye’nin denge politikasından Grönland üzerindeki satranca kadar en kritik soruları net bir şekilde cevapladı. Rus Bakan, Moskova’nın Ankara ile yürüttüğü stratejik diyaloğun şifrelerini de kapsamlı bir şekilde anlattı.
İşte küresel diplomasisinin kritik aktörlerinden Sergey Lavrov’un açıklamaları:
Soru: 24 Şubat itibarıyla Rusya-Ukrayna arasındaki askeri çatışma beşinci yılına girecek. Sizce yakın gelecekte bir çözüm mümkün görünüyor mu? Moskova'nın bu çatışmaya bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz: temelde bir ulusal güvenlik meselesi olarak mı, yoksa daha büyük ve kaçınılmaz bir çatışmayı önleme çabası olarak mı?
''Bu çatışmayı Rusya ile Batı arasında daha geniş çaplı bir çatışma olarak görüp görmediğimiz sorunuza cevabım evet. Ukrayna bir piyon, bir maşa olarak kullanılıyor. Batı tarafından, Rusya Federasyonu'nun sınırlarında doğrudan bir üs oluşturmak ve güvenliğimize yönelik doğrudan tehditler oluşturmak için kullanılan bir araçtır.''
''Ukrayna'ya yönelik bu hazırlık çalışmasının, onun bağımsızlığını kazanır kazanmaz başladığını biliyoruz; amacı Ukrayna'yı NATO'ya hazırlamaktı. Ancak unutulmamalıdır ki, Ukrayna'nın bağımsızlığı, Bağımsızlık Deklarasyonu hükümleri temelinde tanınmıştı. Söz konusu deklarasyonda ise askeri bloklara katılmama, tarafsızlık ve nükleer silahlardan vazgeçme taahhüdü yer alıyordu.''
''Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Ukrayna, tarafsızlık ve askeri bloklara katılmama yolunu seçmişti. Rusya Federasyonu dahil dünyadaki birçok ülke de Ukrayna'yı bu temelde tanıdı. Ancak 2004 yılında ilk Maydan hareketi patlak verdiğinde, Batı'nın -başta Avrupalılar ve elbette Amerikalılar- çoktan sahada olduğunu ve neredeyse arzularını gizleyemediklerini gördük.''

''2004 Maydan'ında yaşandığı üzere, Batı'nın desteklediği aday Viktor Yuşçenko seçimi kazanamayınca, üçüncü ve yasa dışı bir oylama turu için baskı yapıldı. O günleri net hatırlıyorum. Hatta, Belçika Dışişleri Bakanı o zamanlar, bu yasa dışı üçüncü turdan hemen önce, Ukraynalılara şu ikilemi dayatmıştı: 'Ya Batı'yı (Avrupa'yı) seçersiniz, ya da Rusya'yı.''
''İşte bu 'ya bizimlesiniz ya da onlarlasınız' zihniyeti, küresel tahakküm arzusunun bir yansımasıdır. Bu, şu düşünceden kaynaklanıyor: '500 yılı aşkın sömürge ve kölelik döneminde nasıl hükmettiysek, yeni sömürgecilik çağında da başkalarının sırtından geçinmeye ve rakiplerimizi her yönden tehdit etmeye devam etmeliyiz.''
''Rusya, elbette, dünya sahnesinde bir rakip olarak görülüyordu. Sovyetler Birliği'nin ardından onun da dağılması bekleniyordu. Nitekim bu, önceden planlanmış, finanse edilmiş bir savaştı. Bunu artık gizleme ihtiyacı bile duymuyorlar: Ukrayna politikasının mimarı eski Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Victoria Nuland, Ukrayna'da darbe hazırlığı yapmak ve onu bir 'anti-Rusya'ya dönüştürmek için 5 milyar dolar harcadıklarını açıkça itiraf etti. Bu bilgi kamuya açık kaynaklarda mevcut. Dolayısıyla, burada iki komşu halk arasındaki basit bir iç çekişmeden söz edilemez.''
''Bu olay, Batı'nın ülkemizi zayıflatmak için yüzyıllardır sürdürdüğü jeopolitik projenin son halkasıdır. Tarihe bakın: Önce Napolyon, Avrupa'nın büyük bölümünü Fransız ihtişamı bayrağı altında toplayarak geldi. Bu, 'istediğimi yaparım' diyen emperyal ve sömürgeci bir zihniyetti.''
''Bu zihniyetin izleri bugün de uluslararası arenada görülüyor. Ama başarılı olamadılar. Napolyon döneminde Ruslar Paris'teydi ve o hızlı servis talepleriyle ünlü 'bistro'ları oluşturdular. Ardından Hitler, neredeyse tüm Avrupa'yı bayrağı altında topladığında, Ruslar bu kez Berlin'deydi.''
''Hitler'in açıkça Nazi bayrağı altında topladığı halklar gibi, bugün de birçok ülke -hemen yanı başımızdakiler dahil- Soğuk Savaş sonrasında Sovyet halklarına yönelik soykırımdaki paylarını temize çıkarmaya çalıştı.''
''Zelenski rejimi ise bu tarihin korkunç bir tekrarıdır. Komedi değil, çünkü Zelenski'nin ve onun Batılı efendilerinin oyunları için çok fazla can verildi. Bu, nihayetinde Nazi yasalarını kabul eden bir rejimdir.''
''Büyük Vatanseverlik Savaşı'ndaki ortak zaferimizin anıtlarını yıkan, Nürnberg Mahkemesi tarafından mahkum edilmiş Bandera ve Şuheviç gibi işbirlikçileri kahramanlaştıran ve Nazi ideolojisini canlandıran bir rejim, Batı'nın gerçek niyetlerini tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Gördüğümüz üzere, bu niyetler hiçbir yere kaybolmadı. Tek bir amaca hizmet ediyorlar: Rusya'nın asla kendini güvende hissetmemesi için, her türlü Rus karşıtı nefreti yeşerten o Nazi-vari yöntemlere yeniden başvurmaya hazırlar.''
Soru: Sayın Bakan, ABD ve Ukrayna arasında tartışılan güvenlik garantileri anlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Mevcut koşullar altında, Amerikan heyetinin Sayın Başkan Putin ile gerçekleştirdiği son görüşme somut sonuçlar doğurdu mu? Ve sizce yakın vadede barış ihtimali ne kadar gerçekçi görünüyor?

''ABD ve Ukrayna arasındaki güvenlik anlaşması konusunu yorumlamayacağım. Birincisi, böyle bir belgeyi görmedik. İkincisi, özellikle ciddi çatışma çözümü müzakerelerinin içeriğini kamuoyuna sızdırmak gibi bir geleneğimiz yok. Ancak, Zelenski, Dışişleri Bakanı Kuleba ve diğer Ukraynalı yetkililerin her fırsatta bahsettiği, ABD ile yapıldığını söylediği bu anlaşmayı gerçekten görmedik.''
''Görüyoruz ki, bazı taraflar tüm diplomatik nezaket ve etik kurallarını hiçe sayarak, sorumsuzca bilgi sızdırma konusunda adeta Fransız mevkidaşlarını örnek alıyor. Biz böyle alışkanlıklara sahip değiliz ve herkesin müzakerelere ciddiyetle yaklaşması gerektiğine inanıyoruz.''
''Nitekim, Zelenski'nin 'Evet, ABD ile bir güvenlik anlaşmamız var, %100 hazırız. Toprağımızdan vazgeçmeyeceğiz ve Zaporojye Nükleer Santrali'nin kontrolünü nasıl geri alacağımızı da planlıyoruz' şeklindeki açıklamalarını medyadan öğreniyoruz.''
''İçimde öyle bir his var ki, burada galip gelenin sesi duyuluyor. Yalnızca Donbas'ta, Novorossiya'da değil, tüm Avrupa sahnesinde galip gelenin. Avrupa, ABD ile Trump döneminde başlayan çatışmasında, şimdi Biden politikasını izlemeye zorlanıyor.''
''Avrupa açıkça gücünü fazlasıyla abarttı ve diplomatik nezaketi bile gözetemedi. Dünya sahnesinde yeni başkanın politikasına saygıyla yaklaşamadı. İşte bu noktada Zelenski devreye giriyor ve Avrupa'yı Trump'a karşı fazla yumuşak davrandığı için eleştiriyor. Onlardan daha sert olmalarını ve savaşa daha aktif destek vermelerini istiyor.''
''En az 60 günlük, hatta daha uzun bir ateşkes bizim için kabul edilemez. Çünkü bu operasyon süresince gördük: her ateşkes, Ukrayna'nın yeni silahlarla donatılması, rejime nefes aldırılması ve şehir sokaklarından toplanan insanların cepheye 'piyade eti' olarak sürülmesi için kullanıldı. Amaç, Rusya'ya karşı savaşa devam etmek için güç toplamaktı.''
''Şimdi ise 'güvenlik garantileri' konuşuluyor. Ukraynalı liderler ve Avrupalı bakanlar, bu garantilerle gurur duyuyor ve bunların çatışmanın yeniden başlamasını engelleyecek anahtar olduğunu söylüyor.''
''Bu, tamamen farklı bir kapının anahtarı olacak. Çünkü eğer derinlemesine bakarsak, Zelenski rejiminin arkasındaki güçler, aslında yasadışı ve meşruiyetini kaybetmiş bu rejimin varlığını garanti altına almaya çalışıyor.''
''Unutmayalım, bu rejimin kökleri 2014 Şubat'ındaki darbeye dayanıyor. Bugün de aynı rejimin ardılları iktidarda ve Batı'nın kuklası olarak Rusya Federasyonu'nu sürekli tahrik etmeye, güvenliğimize yönelik tehditler oluşturmaya devam ediyor.''
''Bu arada ilginç bir detay: Bu konuyu Türk dostlarımla çok önceden tartışmıştım. Hatta AGİT gibi platformlarda Batılı meslektaşlarla yaptığımız kısa temaslarda bile herkesin dilinde hep aynı şey vardı: 'Güvenlik garantileri, güvenlik garantileri.''

''Nisan 2022'de İstanbul'da dürüstçe şekillendirilen güvenlik garantilerinden bahsediyoruz. O zamana kadar yapılan üç tur müzakere sonucunda, Türk dostlarımızın mükemmel organizasyonuyla ortaya çıkan garantiler. Zaten müzakereleri, operasyonumuzun başlamasından kısa süre sonra Ukrayna tarafı talep etmişti.''
''Önce Belarus'ta başladık, ardından İstanbul'a geçtik. Birkaç turun ardından, Ukrayna'nın inisiyatifiyle çözüm ilkeleri üzerinde mutabakata varıldı. Ve orada da güvenlik garantileri vardı. Ancak o garantiler hem Rusya'yı, hem Ukrayna'yı, hem de tüm jeopolitik bölgeyi kapsıyordu; Avrupa garantilerini içeriyordu.''
''Bu garantileri yalnızca ABD, Fransa, İngiltere değil; Çin ve Rusya dahil BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi sağlayacaktı. Ayrıca, Almanya ve Türkiye'nin de bu garantör ülkeler arasına katılması önerilmişti.''
''Ve bu bizim formatımız değildi; onaylanan formatı Ukraynalılar önermişti. O metinde, güvenlik garantilerinin ne anlama geldiği açıkça yazılıydı: Ukrayna topraklarında yabancı askeri üsler olmayacak, tüm garantör ülkelerin onayı olmadan yabancı katılımlı tatbikatlar yapılmayacaktı.''
''Çok detaylı ve somut olarak belirlenmişti. Eğer bir taraf bu garantileri ihlal ederse, garantör ülkeler bu ihlalleri durdurmak için harekete geçmek zorundaydı. Alınacak önlemler ise, Kuzey Atlantik Antlaşması'nın (Washington Antlaşması) 5. Maddesi'nin ruhuna uygun olarak tanımlanmıştı.''
''Biz bunu kabul ettik ve Sayın Başkanlar Putin ile Erdoğan bu konuyu defalarca görüştü. Ancak ardından, dönemin İngiltere Başbakanı Boris Johnson Kiev'e geldi ve Ukraynalılara, paraphe edilmiş bu belgeyi imzalamalarını yasakladı. Oysa bu belge, ayrıntılı bir barış anlaşmasının temeli olacaktı.''
''O dönem Ukrayna heyetinin başkanı olan ve bugün de parlamentodaki başkanlık partisi grubunun lideri David Arakhamia, bunu defalarca röportajlarında açıkça dile getirdi: 'Her şey hazırdı, ama Boris Johnson: 'Hayır, olmaz' dedi.' Bu durum, Ukrayna rejiminin ne derece bağımsız olduğunu ve eski sömürgeci güçlerin yöneticilerinin 'herkese liderlik etme' alışkanlığını ne kadar sürdürdüğünü de gösteriyor.''
''Bu alışkanlıktan kurtulmak çok zor. İşte bu nedenle, şimdi konuşulan sözde 'güvenlik garantileri', aslında meşruiyetini kaybetmiş bir rejimi güçlendirmeye yöneliktir.''
''Özür dilerim, tekrar Türkiye örneğine dönecek olursam, bu rejim bir halkın tüm dilini iptal etmiş, kanonik Ortodoks Kilisesi'ni yasaklamış ve kendini İstanbul Patrikhanesi'nin – ki onun da Batı'nın elinde, Ortodoksluğu parçalamak için kullanılan bir piyona dönüştüğünü görüyoruz – basit bir piyonu haline getirmiştir. Biden yönetiminin desteğiyle başlayan bir süreç bu.''

Soru: Bir yanda Avrupa'daki NATO müttefikleri ile Trump yönetimi arasında ciddi anlaşmazlıklar gözlemleniyor. Diğer yanda ise Avrupa liderleri sıklıkla 'Rusya ile Üçüncü Dünya Savaşı' olasılığından söz ediyor, hatta saldırı senaryoları içeren raporlar yayınlayıp savunma bütçelerini artırıyorlar. Bu bağlamda size üç soru yöneltmek istiyorum: Moskova, Avrupa'ya yönelik doğrudan bir askeri saldırı veya yıkıcı bir güç kullanımı planlıyor mu? Rusya için bu tür bir eylemin kırmızı çizgileri nelerdir? Yani, sizi böyle bir adım atmaktan alıkoyan nedir? NATO'nun, ABD ile Avrupa arasındaki bu tür gerilimler nedeniyle zayıflama, hatta dağılma ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?
''Bu onların sorunu. NATO'nun dağılması bizi ilgilendirmez. NATO bir atavizmdir, geçmişin kalıntısıdır. Varşova Paktı dağıtıldığında ve Sovyetler Birliği'nin jeopolitik alanı ortadan kalktığında, NATO'yu sürdürmenin anlamı da kalmadı.''
''NATO, Sovyetler Birliği'ni ve onun jeopolitik müttefiklerini kontrol altında tutmak için kuruldu. Ancak Sovyetler'in çöküşünden sonra, Batı'da da ittifakın artık güncel olmadığı yönünde düşünceler vardı. Alternatif olarak, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nı (AGİT) güçlendirmek, onu sadece bir istişare organı olmaktan çıkarıp gerçek bir örgüte dönüştürmek öneriliyordu. Fakat, 'NATO'yu tutalım' diyen görüş ağır bastı. Önlerindeki sorun, NATO'ya modern koşullarda yeni bir varoluş amacı bulmaktı. Sonunda bu amacı belirlediler: Varşova Paktı'nın dağılmasından sonra Sovyetler Birliği'nin geride bıraktığı jeopolitik alanı ele geçirmek.''
''Örneğin, NATO ve AB üyelik kriterlerine açıkça uymayan Baltık ülkelerini ittifaka almaya karar verdiler ve nihayetinde içeri çektiler. O dönemde Batılı meslektaşlarımızla yeterince güvenilir bir diyaloğumuz vardı. Alman, Fransız ve Amerikalı muhataplarımıza defalarca şu soruyu yönelttik: 'Neden bu ülkeleri NATO'ya alıyorsunuz? Henüz hazır değiller. Bu hamle, ittifakınızı yapısal olarak zayıflatmaktan başka bir işe yaramayacak.''
''Onlara 'Zorluk yaşayacaksınız' dedik. Aldığımız cevap hemen hemen aynıydı. Tüm Avrupalı ve Amerikalı muhataplarımız şöyle diyordu: 'Biliyorsunuz, bu ülkeler Sovyetler Birliği döneminden kalma, Rusya'ya karşı derin bir fobi taşıyor. Bu kısa tarihsel dönemde, SSCB'nin bir parçası olma deneyiminden kaynaklanan bir korku bu. Sizin onları tekrar işgal edeceğinizden korkuyorlar. Ancak biz, NATO olarak, onları kanatlarımızın altına alacağız. Böylece rahatlayacaklar ve sizinle iyi komşular olarak, ekonomik, turistik ve kültürel ilişkileri geliştirerek huzur içinde yaşayacaklar.' Fakat hiçbir şey, vaat edildiği gibi olmadı. Öncelikle, 'Sovyetler Birliği onları işgal etti' iddiası, dünyayı siyah-beyaz gören basit bir bakış açısıdır.''
''Unutulmamalıdır ki, Baltık ülkeleri de dahil olmak üzere, bu ülkelerin güvenli bir varlık sürdürebilmeleri ve ekonomik-sosyal gelişimlerini sağlayabilmeleri için Sovyetler Birliği'ne dayanmanın gerekliliğini anlayan siyasi güçler de vardı. Dahası, Sovyetler Birliği'nin Baltık ülkelerinin ekonomik altyapısına yaptığı katkılar, bugün her ne kadar inkar edilmeye çalışılsa da, ortada inkâr edilemez bir gerçek olarak duruyor.''
''Ancak, vaat edilen 'rahatlama' yerine, bugün durum tam tersidir. Şimdi tonu onlar belirliyor. En agresif Rus karşıtı söylemin ve politikanın nereden yükseldiğine bakın: işte tam da Baltık ülkeleri. Doğu Avrupa'da başka ülkeler de bu yönde ses çıkarıyor elbette, ancak Baltıklar her zaman ön saflarda yer alıyor. Üçüncü Dünya Savaşı gibi en aşırı ve tehlikeli retoriğin başlıca savunucuları ise yine Baltıklar, Almanya'daki mevcut iktidar çevreleri ve Fransa'daki bazı aktif siyasi gruplardır.''

''NATO Genel Sekreteri Rutte ve AB Komisyon Başkanı von der Leyen, 'Rusya'nın başlatacağı Üçüncü Dünya Savaşı'na hazırlık' söylemini bizzat körükleyen isimler. Bu arada, bu siyasi sınıfın düşünce tembelliği tam da burada ortaya çıkıyor: kendilerini en basit bir argüman geliştirmek için bile zahmete sokmuyorlar.''
''Bakın, özel askeri operasyonumuzun seyrini anlattıklarında, Rusya'nın bekledikleri gibi yavaş ilerlediğini gördüklerinde öyle bir seviniyorlar ki, adeta sevinçten salyaları akıyor.
''Batı basınından sürekli şu tür alıntılar okuyoruz: 'Rusya'nın ekonomisi savaşı kaldıramıyor', 'cephe ilerliyor ama çok yavaş', 'Moskova'nın beklentilerini karşılamıyor.' Bu, onların zafer narasıdır.''
''Aynı medya, Rus ordusunun Ukrayna'daki eylemlerini kasıtlı olarak küçümsüyor. Oysa bu operasyon, tam da yüzyıllardır orada yaşayan Rusların haklarının yasaklandığı, bir önceki başkan Poroshenko'nun 'Ukraynalı çocuklar okula gidecek, Donbaslı Rus çocuklar ise bodrumlarda oturacak' dediği topraklarda gerçekleşiyor. Biz, bu halkı yasa dışı ilan eden, onları korumayan bir rejimden bu toprakları geri alıyoruz.''
''Biz onları kurtarıyoruz. Mesele sadece 'toprak' değil. Asıl mesele, bu topraklarda yüzyıllardır Rusların inşa ettiği her şeyi yok etmek isteyen Nazi rejimidir. Ancak Batı, ordumuzun operasyonunu küçümserken, aynı anda çelişkili bir senaryo daha üretiyor: 'Ruslar üç yıl içinde NATO'ya saldıracak' diyorlar. Hemen ardından başka bir 'analizde' ise, 'NATO'nun 500 bin askeri var, Rus askeri sanayii güçlü, ama biz onlara hadlerini bildireceğiz' yazıyorlar. Yani bir yandan bizi zayıf görüyor, öte yandan kendilerini bize karşı üstün göstermeye çalışıyorlar.''
''Burada hiçbir mantık yok. Eğer 'Rusya Ukrayna'yı fethedemedi' diye seviniyor, ama hemen ardından 'Ukrayna'yı bitirince sıra size gelecek' diye korku salıyorsanız, tek bir sonuç çıkar: Bu anlatıyı kullanan seçkinler, iktidarlarını korumak için seçmenlerini harekete geçirmenin başka bir yolunu görmüyorlar. 'Rus tehdidi' histerisinden vazgeçtikleri anda, gerçek sosyo-ekonomik sorunlarla yüzleşmek zorunda kalacaklar.''
''İşte bunun kanıtı: Başkan von der Leyen, diğer yetkililerle gururla, '2027 sonunda Rus enerjisinden tamamen kurtulacağız' diyor. Ancak kimse ona şu basit soruyu sormuyor: 'Bu bedeli kim, ne pahasına ödüyor?' Örneğin, sayın Almanlar ve diğer Avrupalılar, Washington'un talebiyle Rus boru gazını bırakıp, onun yerine Amerikan LNG'si için kaç kat daha fazla ödüyorsunuz? Bu soruları parlamentoda sormak için neredeyse tek cesaret gösteren, Almanya'daki Alternatif Parti'den (AfD) Alice Weidel gibi isimler oldu.''
''Peki sorumuz şu: Kuzey Akım boru hatları, Almanya'yı yıllarca ucuz Sovyet ve ardından Rus enerjisiyle besleyen, ülkenin ekonomik mucizesinin ve vatandaş refahının temel taşlarından biriydi. Bu altyapıyı şimdi kim restore edecek? Dolayısıyla, 'Üçüncü Dünya Savaşı' senaryolarını anlatırken bize bakmayın. Bu senaryolar, iktidardaki başarısızlıklarını meşrulaştırmak için başka hayal gücüne sahip olmayanların başvurduğu bir araçtır.''

Soru: Sayın Bakan, başkan Trump'ın son günlerde yaptığı açıklamasının ardından, Grönland tartışmalarına yönelik değerlendirmenizi bir kez daha sormak istiyoruz. Sizce, ABD başkanının 'biz almazsak, Rusya veya Çin alacak' söylemi ve Grönland üzerinden yürütülen bu tartışma, büyük güç rekabetinin doğal bir evresi mi, yoksa bölgede gerilimi tırmandıran bir hamle mi? Ayrıca, Grönland'ın jeopolitik açıdan yeniden merkeze oturması, Kuzey Kutbu'nun gerçekten de 'yeni bir Orta Doğu'ya dönüşmekte olduğu anlamına mı geliyor?
''Başkan Putin, kısa süre önce Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi toplantısı öncesinde Grönland konusunu değerlendirdi. Bu konunun Rusya'nın sorunu olmadığını açıkça belirtti. Sadece geçmişte toprakların satıldığı ve satın alındığı bölgeler olduğunu hatırlattı. ABD, Danimarka ve Grönland'ın kendi aralarında bir çözüm bulacağına inandığını ifade etti.''
''Washington'un bu sert hamlesini, 'Grönland'ı ve bölgeyi Rusya ile Çin'in etkisinden korumak' gerekliliğiyle açıklama çabalarına gelince... Bunu, yönetimdeki resmi yetkililerin ağzından elbette duyduk.''
''Ancak dikkat çeken bir nokta var: ABD'de, iktidarda olmayan pek çok siyaset bilimci ve analist, gerçekleri -daha doğrusu gerçeklerin yokluğunu- temel alarak hemen harekete geçti. Rusya'nın Grönland üzerinde hiçbir zaman hak iddia etmediğini ve halen etmediğini vurgulayan bir dizi materyal yayınladılar.''
''Konu sadece Grönland değil, tüm Arktik bölgesi olduğunda ise durum farklı. ABD, daha önceki Demokrat yönetimler döneminde ve NATO müttefikleriyle birlikte, ittifakın sorumluluk alanının özellikle Kuzey Deniz Rotası'na doğru genişletilmesini talep etmişti. Zira onlar, bu rotanın hem hukuki hem de fiili olarak Rusya Federasyonu'nun kontrolünde olmasından ve güvenliğinin Rusya tarafından sağlanmasından hiç hoşnut değiller.''
''Kuzey Deniz Rotası'ndaki güvenli geçiş, Rusya Federasyonu tarafından sağlanıyor. Rusya'nın aksine -ki Rusya hiçbir zaman savaş gemilerini Grönland yakınlarına göndermedi- örneğin Fransa, kendini büyük bir Arktik gücü olarak görüyor.''
''Fransız donanması, Rusya'nın güvenli denizcilik için koyduğu kurallara uymadan, savaş gemilerini bu rotadan defalarca geçirmeye çalıştı. Bu tür provokatif girişimler oldu. Ancak bu durum bile, hiçbir zaman bizi... Fransa'yı, Rusya'nın kuzey Arktik bölgesini fethetmeye çalışmakla suçlamaya yöneltmedi.''

''Grönland konusunda, tekrar ediyorum, bizim aklımızdan bile geçmeyen şeyler oluyor. Ancak burada ilginç bir detay var: BM'deki basın toplantılarında Genel Sekreter Sayın Guterres'in Fransız bir sözcüsü bulunuyor. Bu arada Fransa'yı hatırlattı, ben de çağrışımla BM'deki Fransız temsilcilere geçtim. Sanırım soyadı Dujarric. Kendisine, Başkan Trump'ın Grönland planlarını açıkladığı günün ertesi günü basın toplantısında şu soru yöneltildi: 'Buna nasıl bakıyorsunuz? BM Genel Sekreteri'nin pozisyonu nedir?' Dujarric, Genel Sekreter'in pozisyonunun değişmediğini söyledi ve ekledi
''Sorunun uluslararası hukuk temelinde çözülmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu, egemenliğe saygı da dahil; Danimarka Krallığı'nın egemenliğine ve Grönland halkının kendi kaderini tayin hakkına saygı da dahil.' Ardından şunu vurguladı: 'Her ikisi de, hem egemenlik hem de kendi kaderini tayin hakkı, BM Şartı'nda kayıtlıdır.''
''Peki, burada görünürde bu kadar sansasyonel olan ne? Aslında tek sansasyonel olan şey şu: Özel askeri operasyonumuzun başlamasından bu yana geçen dört yıl boyunca, eylemlerimizin kök nedenlerini sayısız kez ve en ince detayına kadar açıkladık. Buna, Ukrayna'nın Rusya'ya yönelik açık bir tehdit olarak nasıl hazırlandığı, NATO üslerinin ve Karadeniz ile Azak Denizi'ndeki deniz üsleri planlarının bilgisi, Rus olan her şeyin yasaklanması ve Kanonik Ortodoks Kilisesi'nin yasaklanması gibi herkesin gözü önünde olan nedenler dahil. Tüm bunları defalarca açıkladık.''
''Ancak işte ironi: Bu arka planda, operasyondan sonraki Ukrayna meselelerini her yorumladığımızda, Sayın Guterres ve onun Fransız sözcüsü sürekli olarak aynı şeyi tekrarladı: 'BM Tüzüğü'nün, Ukrayna'nın egemenliği ve toprak bütünlüğü ilkesinin ve BM Genel Kurulu kararlarının uygulanmasını talep ediyoruz.''
''Bu olmadı. Biz, ben bizzat mektuplar yazdım, Güvenlik Konseyi toplantılarında Sayın Guterres ile bu konuyu tartıştım. New York'taki daimi temsilcilerimiz bu soruları defalarca iletti. Resmi yazılı başvurular yaptık ve sorduk: 'Sayın Guterres, BM Tüzüğü'nde sadece toprak bütünlüğü mü önemlidir, yoksa milletlerin kendi kaderini tayin hakkı ve devletlerin egemen eşitliği gibi diğer temel ilkeler de eşit derecede önemli midir?''
''Cevaptan kaçındılar, yani yılan gibi, biliyorsunuz, kıvranarak kaçındılar, böyle bir Rus ifadesi var, sadece kaymaya çalıştılar ve sürekli bir şekilde çok beceriksizce bizim, bizim sorularımıza cevap verdiler.''
''İşte şimdi Sayın Guterres ve ekibinden bir kez daha, eğer kamuya açık olarak, hem Genel Sekreter'in hem de Birleşmiş Milletler'deki kolektif liderliğinin Grönland halkının kendi kaderini tayin hakkını tanıdığı, tam da Grönland halkının kendi kaderine karar verdiği, dışarıdan birinin değil, söylendiyse. O zaman BM, Donbas, Novorossiya ve elbette Kırım nüfusuna da böyle bir hak tanıyor mu?''
''Burada Batı'nın kendi kaderini tayin hakkı prensibindeki ikiyüzlülüğü göze çarpıyor. Kosova'nın bağımsızlığının tek kriteri olarak bu prensibi kabul eden, BM'nin kendisi oldu. Peki, 2014'teki devlet darbesinden sonra Kırım'da yapılan referandum neden kabul görmüyor? Kosova'da hiç referandum yapılmadı; sadece 'Kosova şimdi bağımsız' denildi.''

''Hatta bu, Sırp halkı ve tarihi aşağılanarak yapıldı. Kırım'da ise tüm kurallara uygun bir referandum yapıldığında, Batı bu kez farklı bir kılıf buldu: 'Hayır, burada kendi kaderini tayin hakkı değil, toprak bütünlüğü ilkesi geçerli' dediler. Peki neden? Çünkü Kosova'da Arnavutların hakları gasp edilmiyordu; kendi dillerinde konuşuyor, Arnavut okullarına gidiyorlardı ve Belgrad, bu bölgenin tüm haklarını tanıyordu.''
''Oysa Kırım'da ve Donbas'ta, Novorossiya'da Ukraynalılar, size söylediğim gibi, yasayla her şeyi yasakladılar. Ukrayna Ulusal Hafıza Enstitüsü neye değer ki, diğer kararların yanı sıra, çok yakın zamanda 2025 yılında, Rus emperyalizminin özünü yansıtan kişiler ve tarihi olaylar listesini kabul etti ve bu nedenle Ukrayna halkının hafızasından tamamen silinmesi gerekiyor.''
''O listede Puşkin, Lermontov, Tolstoy, Bulgakov gibi isimler var; Rus, Ukraynalı, Sovyet edebiyat ve sanatının en büyük şahsiyetleri... İşte bu nedenle benim büyük sorularım var.''
''Cevabını bekliyoruz: BM Sekreterliği ve onun liderliği, Ukrayna'daki Nazi rejimini korumak isteyenlere nasıl olup da bu kadar açık bir şekilde yardım ediyor? Bu, büyük olasılıkla Genel Sekreter'in yetki alanını aşan bir durum. Ve elbette, bu tavır, BM Tüzüğü'nün 100. Maddesi'nde kayıtlı olan, Genel Sekreter'in tarafsızlık yükümlülüğü ve herhangi bir hükümetten talimat almaması gerekliliği ile bağdaşmıyor.''
Soru: Sayın Bakan, İran hakkında bir sorum olacak. Sizce ABD ve İsrail'in İran politikasının temel motivasyonu nedir? Bu politikanın odağı, nükleer sorun mu, bölgesel güç dengesi mi, yoksa Çin ve Rusya'yı çevreleme yönündeki daha geniş bir stratejinin parçası mı?
''Sanırım burada tüm faktörler bir arada mevcut. Jeopolitik açıdan bakarsak, ABD, Biden döneminde bile 'şer ekseni' tabirinden ziyade, 'Batı'nın hakimiyetine meydan okuyan devletler ekseni'nden söz etmeye başladı. Bu eksene Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore ve bazen de Rusya'nın müttefiki Belarus dahil ediliyor. Bu yaklaşım, mevcut ve gizlenmiyor. Ciddi Amerikalı ve İngiliz siyaset bilimcilerinin yazılarını okursanız, bu analizi açıkça görebilirsiniz. Diğer yandan, ekonomik ve enerji faktörleri de devreye giriyor.''

''Başkan Trump, uluslararası hukukun tüm normlarını -üst düzey devlet yetkililerinin dokunulmazlığı dahil- hiçe sayarak, Venezüella'ya yönelik hukuk dışı bir operasyon başlattı. Şu anda eşiyle birlikte Amerikan hapishanesinde olan Başkan Maduro'yu kaçırmaya teşebbüs etti. Ve bu süreçte açıkça 'Venezüella petrolüne ihtiyacımız var' dedi. İran petrolü de aynı mantıkla önem taşıyor; zira İran, bu kaynağa sahip ülkelerin en başında geliyor.''
''Neredeyse eminim ki Amerikalılar, bu petrol akışlarını da kontrol etmek ister. Hele ki, açık okyanustaki Venezüella'dan farklı olarak, burada Hürmüz Boğazı gibi petrol rotalarının güvenliği açısından kritik jeostratejik bir nokta var. Dolayısıyla bu da, özellikle Trump yönetiminin açıkça beyan ettiği çıkarlar göz önüne alındığında, politikanın bir parçası muhtemelen.''
''Tahran'daki rejim meselesine, yani Başbakan Netanyahu'nun hiç gizlemediği 'İran, İsrail'in varlığına yönelik bir tehdittir' söylemine gelirsek... Son zamanlarda Başkan Putin ile Başbakan Netanyahu arasında bir dizi temas oldu. Ayrıca bizim de İranlı liderlerle düzenli temaslarımız var.''
''Biz her zaman, hem İsrail hem de İran ile iyi ilişkilere sahip olduğumuz için, bu gerilimin yatıştırılması gerektiği konusunda iyi niyetli arabuluculuk teklif ederiz. Tıpkı on yıl önce, 2015'te olduğu gibi. O dönemde Rusya, İran'ın nükleer programı konusunda anlaşmaya varılmasında kilit rol oynadı; fazla zenginleştirilmiş uranyumun ülkemize taşınması da dahil olmak üzere, mutabık kalınan miktarın üzerindeki fazlalıkların güvenli bir şekilde uzaklaştırılmasını sağladı.''
''Bugün de benzer bir rol üstlenmeye hazırız. İsrailliler, İranlılar ve Amerikalılar bunu biliyor. Ve elbette, geçtiğimiz yaz olduğu gibi, nükleer tesislerin bombalandığı on iki günlük savaş sırasında olduğu gibi, durumun yeniden tırmanmasını önlemeye yardım etmekten memnuniyet duyarız.''
''Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (IAEA) kontrolündeki tesislere saldırılar söz konusu olduğunda... Bu arada, bu Ajans, tüzüğüne ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT) normlarına yönelik bu kaba ihlallere karşı tutumunu hiçbir şekilde göstermedi.''
''Elbette, felaket olmadan atlatıldığı için şanslıyız. Çünkü yasal nükleer malzemeler -ki bunlar NPT tarafından yasaklanmamıştır- özellikle toprağın derinliklerine nüfuz eden mühimmatlarla vurulmaya başlanırsa, potansiyel bir tehdit oluştururlar.''
''Umarım, şu anda İran'a yönelik yeni bir saldırının kaçınılmaz olduğuna dair pek çok tahmin olmasına rağmen, sağduyu ve ileri görüşlülük sonunda galip gelir. Sayın Başkan Erdoğan'ın da 'en kötü senaryodan kaçınılmalı' ve 'Türkiye, Rusya gibi arabuluculuk rolü oynamaya hazırdır' şeklindeki çağrılarını duydum. Yani bu konuda da, pek çok diğer konuda olduğu gibi, görüşlerimiz birbirine yakın.''

Soru: Sayın Bakan, Suriye'de Beşar Esad'ın ayrılmasının ardından Ahmet Şara liderliğinde yeni bir süreç başladı. Rusya, bu yeni dönemde Suriye ile nasıl bir işbirliği modeli öngörüyor?
''Biliyor musunuz, Suriye Arap Cumhuriyeti ile -Hafız Esad döneminden başlayarak- onlarca yıllık, uzun ve çok iyi ilişkilerimiz var. Sovyetler Birliği'nin Suriye'nin bağımsızlığını desteklemesi, devlet olma sürecine, ekonomik temellerine, ulaşım altyapısına, silahlı kuvvetlerine ve savunma kapasitesine yardım etmesi düşünüldüğünde, bunlar stratejik anlamı olan ilişkilerdir.''
''Tüm bu ortak tarih, ekonomiden askeri alana, kültürden insani işbirliğine kadar uzun vadeli ve kalıcı ilişkiler için mükemmel bir temel oluşturuyor. İki halk arasında oluşan bağlar da bu ilişkilerin gelişmesi için sağlam bir doku sağlıyor.''
''Aralık 2004'ten 2024'e uzanan süreçte, Şara'nın ekibiyle iktidara geldiği olaylar yaşandığında, biz neredeyse hiç ara vermeden görüşmelere başladık. Suriyeli ortaklarımız da temasları sürdürme konusunda karşılıklı arzumuzu teyit ettiler.''
''Yeni koşullarda temaslarımızı yeniden başlatmak istediler. Olaylardan sadece bir ay sonra, Ocak 2025'te, kurumlar arası heyetimiz Şam'ı ziyaret etti ve o dönemki geçiş dönemi başkanıyla görüştü.''
''Ardından, 2025 yılı içinde Başkan Şara, ülkemizi sonbaharda, Ekim ayında ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında Ticari ve Ekonomik İşbirliği Hükümetlerarası Komisyonu toplantısı yapıldı. Hem bu toplantıda hem de Başkan Putin ile görüşmesi sırasında, birlikte yürüttüğümüz tüm projelerin envanteri çıkarıldı. Şu anda güncelliğini koruyan girişimler ve mevcut birikimler belirlendi. Anlaşma ve antlaşmalar üzerinde çalışılıyor. Örneğin, yıllık ticaretimizin neredeyse bir milyar dolara yaklaştığını söyleyebilirim. Bu, son yıllardaki seviyeden çok da farklı değil.''
''Ayrıca, Dışişleri Bakanlığı kanalıyla da temaslar yoğun. Meslektaşım Sayın Şibani, az bir zaman önce kurumlar arası heyetin üyesi olarak Moskova’da bulundu. Geçen yıl onunla farklı formatlarda dört kez görüştük; bir kez de Antalya'daki Uluslararası Diplomatik Forum kapsamında bir araya geldik.''
Soru: Peki, Moskova'da ikamet eden Esad hakkındaki adli kovuşturma taleplerine karşı tutumunuz nedir?
''Bu soru uzun zamandır gündemimizde değil. Ortaklarımız her şeyin nasıl olduğunu çok iyi biliyor. Beşşar Esad'ın ailesiyle birlikte Aralık 2024'te, şehirlerde çatışmaların yaşandığı ve duygusal durumdaki insanların ona ölüm tehditleri savurduğu bir dönemde Rusya Federasyonu'na nasıl geldiğinin farkındalar.''
''Ona bu imkan tamamen insani nedenlerle sağlandı ve kendisi de bunu kullandı. Eğer ülkemizin iç yaşamını takip ediyorsanız, Hafız Esad'ın Suriye işlerinde herhangi bir rol oynamadığını görebilirsiniz.''

Soru: Sayın Bakan, Türkiye hakkında iki sorum olacak. İlki, Türkiye'yi Rusya için NATO içinde özel bir ortak mı, yoksa Avrasya'daki dengeleri etkileyen bağımsız bir güç mü olarak görüyorsunuz? İkincisi ise, Türkiye'nin Ukrayna'dan Suriye'ye uzanan arabuluculuk politikasını, Rusya ile ilişkilerde güvenilir bir diyalog kanalı olarak değerlendirmeye devam ediyor musunuz?
''Türkiye'nin, her büyük ülke gibi, kendi ulusal çıkarları var. Bunları hayata geçirirken, Türk halkının Osmanlı İmparatorluğu'na dair tarihsel hafızasına da başvuruyor. Biz bunu çok iyi anlıyoruz.''
''Dahası, biz de Türk halklarının temsil edildiği bir ülke olarak, yüzyıllardır 'tarihsel hafızanın korunması' hareketine katılıyoruz. Hatta bu tarihsel deneyimin, mevcut siyasi amaçlar için olumlu bir şekilde kullanılmasını da destekliyoruz. Bu kapsamda Rusya, iki yıl önce, 'Altay – Türklerin Anavatanı' konulu yıllık bir siyaset bilimi forumu başlattı. Partiler, politikacılar ve resmi görevliler bu foruma katılıyor.''
''Bu tür iki etkinlik zaten gerçekleşti. Üçüncüsü bu yıl Kazakistan'da yapılacak. Bence bu, bizi birbirine yakınlaştıran değerleri nasıl koruduğumuzun somut örneklerinden biridir. Evet, bu yakınlaşmada farklı boyutlar var, ancak asıl önemli olan bu boyutlardan doğru sonuçlar çıkarmak ve doğru dersleri almaktır.''
''İki cumhurbaşkanının liderliğinde Türk meslektaşlarımızla bunu oldukça başarılı bir şekilde yapıyoruz. Biz, Türkiye'nin bağımsızlığının tanınması gibi ortak tarihimizin bu önemli sayfalarını da hatırlıyoruz.''
''2025 yılında, Sovyet Rusya'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ni tanımasının 105. yılını kutladık. O dönemde ne Sovyetler Birliği, ne de Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti vardı. Ancak Sovyet Rusya, Türkiye'yi sadece tanımakla kalmadı; aynı zamanda silah, mühimmat ve altın da dahil olmak üzere önemli bir maddi destek sağladı.''
''Eminim ki, bu stratejik ortaklığımızın şanlı sayfası hem ülkemizde hem de Türkiye Cumhuriyeti'nde daima hatırlanacak. Ve şu anda Türkiye ile ilişkilerimizde, tüm nüanslara ve ulusal çıkarlar konusundaki farklı yaklaşımlara rağmen, Cumhurbaşkanları her zaman Suriye konusunda ortak bir zemin buldu. Nitekim 2019-2020 yıllarında bu konuya adanmış birkaç zirve gerçekleşti.''
''Bu zirvelerin sonuçlarına göre, Suriye'deki Kürt planlarına yönelik endişelerin giderilmesi de dahil olmak üzere önemli anlaşmalar sağlandı. Şimdi, bu planlar bir ölçüde yeniden canlanıyor. Modern Suriye'de, Türk dostlarımızla uzun süredir tasarladığımız süreçler nihayet hayata geçmeye başlıyor.''

''Kürtlerin siyasi hayata, siyasi yapılara ve Suriye Arap Cumhuriyeti ordusuna dahil edilmesini kastediyorum. Aynı şekilde, Libya'da da yakın işbirliğimiz, bilgi alışverişimiz ve güven temelinde, ulusal birliğin sağlanması sürecini başlatacak olası tavsiyeler geliştiriyoruz.''
''Güney Kafkasya'ya gelince... Doğal olarak bu bizim ortak komşuluğumuz. Türkiye, Azerbaycan ile birlikte 3+3 formatının (Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve üç büyük komşuları: Rusya, Türkiye, İran) ana öncülerinden biriydi. İki bakanlar düzeyinde toplantı zaten gerçekleşti.''
''Şimdi üçüncüsü hazırlanıyor. Gürcü komşularımız şimdilik katılmaktan kaçınıyor, ancak biz her zaman onlar için kapının açık olduğunu vurguluyoruz. Meslektaşım Sayın Hakan Fidan da üçüncü bakanlar toplantısının yapılmasını aktif olarak destekliyor. Şimdi toplantının yeri belirleniyor, umarım en kısa zamanda netleşir.''
''Maddi işbirliği biçimlerinden bahsetmiyorum bile: Nükleer enerji, hidrokarbonlar, Türk Akımı, Güney Akımı... Bu arada, Türk Akımı, Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu altyapısıyla birlikte Ukrayna kaynaklı provokasyonların hedefi oldu, ancak bu tehditler engellenebildi. Enerji alanında iyi bir öngörüye sahibiz. Ticarette de durum aynı; hepimiz Türk tarım ürünlerinin kalitesini biliyoruz.''
Soru: Beğeniyor musunuz?
''Beğeniyorum, evet.''

Soru: Peki, sizce Rusya'nın savunduğu çok kutuplu dünya düzeni kavramı ile Türkiye'nin ulusal çıkarlara odaklanan bağımsız dış politikası ne ölçüde örtüşüyor? İki ülkenin bu yaklaşımları arasında nasıl bir sinerji veya uyum görüyorsunuz?
''Biz, bir yandan ulusal çıkarlarını savunan bağımsız ülkelerin dış politikası ile, diğer yandan çok kutuplu bir dünya düzeni arasında bir ayrım görmüyoruz. Tam tersine, çok kutuplu bir dünya ancak ve ancak, kendine saygı duyan, tüm eylemlerinin temelinde sağduyu ve ulusal çıkarları olan ülkelerin pozisyonları güçlendiğinde var olabilir.''
''Üstelik, kendi çıkarlarını savunurken başkalarının çıkarlarına saygı duyan ülkelerin pozisyonları... Evet. Bir ülke ne kadar büyükse, çıkarlarını başarıyla savunma olanakları da o kadar fazladır. Bir ülke ne kadar küçükse, o kadar sık büyük komşularıyla uzlaşmak zorunda kalacaktır.''
''Ama bu, hayatın kendisi gibi. Asıl önemli olan, çok kutuplu dünyanın merkezlerini oluşturanlar için bu gerçeği kavramak. Elbette Türkiye, Türk dünyasının merkezlerinden biridir. Türk devletleri örgütünün kurulması ve derinleşmesi için atılan adımları görüyoruz. Ve dünya sahnesinde ne kadar etkili olursanız, çıkarlarınızı nasıl savunacağınızı o kadar net anlarsınız. O zaman belki de hepimiz, şu ya da bu şekilde. Büyük devletlerin eylemlerinden doğrudan etkilenebilecek küçük ülkelere karşı daha dikkatli ve sorumlu davranmalıyız.''
Soru: Sergey Viktoroviç, uzun yıllardır Türk meslektaşlarla çalışan tanınmış bir diplomatsınız. Size son sorum: Türk diplomasisinde sizi en çok etkileyen özellik nedir?
''Öncelikle, elbette bu bir 'Ekol'dür, diplomatik bir ekol. Rusya'da da böyle bir ekol var, yüzyılı aşkın bir geçmişi var. Türk diplomatlarında da benzer bir ekol mevcut. Bu sadece tavırlarla ilgili değil; bir diplomatın davranışı da önem taşır. Muhataplarını kendine yakınlaştırabilmek, gerektiğinde gayri resmi bir jest yapabilmek...
''Örneğin, bir çay teklif etmek veya bir şaka anlatmak gibi. Ancak asıl ekol, kendi ülkesinin ve diplomasisinin tarihine çok derin bir dalıştan gelir. Bu bizim için de geçerlidir. En azından, diplomatlarımızı tam olarak bu şekilde, yani tarihsel bilinçle hazırlamaya ve yetiştirmeye çalışıyoruz.
''Böylece süreklilik sağlanır ve korunur. Ve biliyor musunuz, 100, 200, 300 yıl önce seleflerinizin ülkeniz ve halkınız için başlattığı çizgiyi ilerlettiğinizde, bu size ek bir güç ve ilham verir.''

''Bunun dışında, şu ya da bu konuların geçmiş yüzyıllarda nasıl tartışıldığını ve çözüldüğünü ya da çözülmediğini bilmek, size yeni argümanlar katar. Bu bilgi, yeni koşullar altında taze ve özgün çözümler bulmanızı sağlar. Her zaman değil belki, ama ülkenizin tarihini, nasıl geliştiğini ve çıkarlarının ne olduğunu bilenler için bu mümkündür.
''Ve jeopolitik, coğrafi çıkarlar... Onlar tam da devletlerimizin gelişim seyri ve konumu tarafından belirlenir. Bu nedenle, bana öyle geliyor ki, burada çok ortak noktamız var. Türk diplomatik okuluna iltifat ederken ve Rus diplomatik okuluna karşılıklı iltifatlar beklerken şunu söylüyorum: Çok ortak noktamız var.''
''Ama Türk meslektaşlarla çalışırken kendimizi her zaman çok rahat hissediyoruz. Bu hem Hakan Fidan hem de onun selefleri için geçerli. Bu arada, şu anda AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) Genel Sekreteri olan Sn.Sinirlioğlu için de geçerli. Eğer biri bu çökmekte olan yapıyı kurtarabilirse, o da yetenekli Türk diplomatlardır.''