Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul

Millî Savunma Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Tuğamiral Zeki Aktürk, Türk Silahlı Kuvvetlerinin faaliyetlerine ilişkin son gelişmeleri kamuoyuyla paylaştı. Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki tutumunu yineleyen Aktürk, "Garanti ve İttifak Antlaşmaları'ndan kaynaklanan hak ve sorumluluklarımız çerçevesinde Kıbrıs Türkü'nün güvenliği, huzuru ve refahı ile meşru hak ve menfaatlerini desteklemeyi kararlılıkla sürdüreceğimizi, Ada'da kalıcı, adil ve sürdürülebilir bir çözümün ancak egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelinde iki devletli çözüm modeliyle mümkün olduğunu bir kez daha vurguluyoruz" diye konuştu.
Peki Kıbrıs sorununda nasıl bir dönem başlıyor? Türkiye’nin Kıbrıs politikasındaki "iki devletli çözüm" vizyonu nedir? İki devletli çözüm bölgesel denklemi değiştirebilir mi? Akademisyen Dr. Öğr. Üyesi Zekeriya Şahin, Tgrthaber.com Özel Haber Şefi Bengü Sarıkuş'a anlattı.

Türkiye’nin Kıbrıs politikasındaki “iki devletli çözüm” vizyonu hakkında bilgi verir misiniz?
Zekeriya Şahin: Öncelikle Türkiye’nin Kıbrıs politikasındaki “iki devletli çözüm” vizyonunu tarihsel süreciyle birlikte değerlendirmek gerekir. Çünkü Türkiye’nin iki devletli çözüm siyasetini son yıllarda ortaya çıkmış bir taktik olarak değerlendirmek eksik ve yanlış olur. Bu yaklaşım, Türk tarafının 1960’tan günümüze uzanan ortaklık, güvenlik, temsil ve müzakere deneyimlerinden çıkardığı sonuçların bir bütünü olarak görülmelidir.
Kıbrıs Cumhuriyeti, 16 Ağustos 1960’ta Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların ortaklığına dayanan özel bir anayasal düzenle kuruldu. Cumhurbaşkanlığı Rum toplumuna, cumhurbaşkanı yardımcılığı Türk toplumuna ayrılmış; kamu yönetimi, parlamento, güvenlik kuvvetleri ve yargıda iki toplumun temsiline ilişkin belirli oranlar ve veto mekanizmaları oluşturulmuştu.
Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık, kurulan anayasal düzenin yanı sıra Kıbrıs’ın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini garanti eden devletler oldu. İttifak Antlaşması ise Yunanistan’a 950, Türkiye’ye 650 asker bulundurma hakkı tanıyordu. Ancak bu düzen uzun sürmedi. 1963’te başlayan anayasal kriz, kısa sürede toplumlar arası şiddete ve çatışmalara dönüştü. Türk tarafı, Kıbrıslı Türklerin devlet organlarından zorla dışlandığını ve 1960 Cumhuriyeti’nin ortaklık niteliğini kaybettiğini savunuyor. Rum tarafı ise Türk temsilcilerin devlet kurumlarından çekildiğini ileri sürüyor. Bu karşıt anlatılar, bugün süren temsil ve egemenlik anlaşmazlığının tarihsel temelini oluşturuyor.
Çatışmaların ardından BM Güvenlik Konseyi 1964’te BM Barış Gücünü kurdu. UNFICYP’in görevi, iki toplum arasındaki çatışmaların yeniden başlamasını önlemek ve normal koşullara dönüşe katkı sağlamaktı. Ancak görev süresinin altmış yılı aşmış olmasına rağmen Kıbrıs’ta çatışmaların dondurulabildiğini, ancak siyasî sorunun çözülemediğini görmekteyiz.

15 Temmuz 1974’te Yunanistan’daki askerî rejimin desteklediği unsurlar, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı darbe düzenledi. Darbenin arkasındaki siyasî hedef, Ada’nın Yunanistan’a bağlanması, yani Enosis’ti.
Türkiye 20 Temmuz 1974’te, 1960 Garanti Antlaşması’na dayanarak askerî harekât başlattı. Ankara bu müdahaleyi anayasal düzeni yeniden tesis etmeyi ve Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağlamayı amaçlayan meşru bir garantörlük faaliyeti olarak tanımlıyor. Rum tarafı ile uluslararası toplumun önemli bir bölümü ise harekâtın sonucunda kuzeyde oluşan durumu “işgal” olarak nitelendiriyor. BM’nin tarihçesinde de Türkiye’nin Garanti Antlaşması’nı gerekçe gösterdiği, fakat operasyon sonucunda Ada’nın kuzeyinde kontrol kurduğu belirtiliyor.
Bu nedenle 1974, yalnızca tarihsel bir olay değildir. Bugünkü bütün müzakerelerin güvenlik, garantiler, askerî varlık, toprak, mülkiyet ve yerinden edilmiş kişiler başlıkları doğrudan 1974’ün sonuçlarıyla bağlantılıdır.
Kıbrıs müzakerelerinde taraflar, güvenlik, garantiler ve egemenlik konularında uzlaşamıyor. Yıllarca sürdürülen federasyon görüşmeleri sonuçsuz kalırken, 2017 Crans-Montana sürecinin ardından Türkiye ve KKTC, egemen eşitliğe dayalı iki devletli çözüm tezini benimsedi. BM ve AB ise çözüm için iki toplumlu, iki kesimli federasyon modelini desteklemeyi sürdürüyor.

Yeni KKTC liderliği bu tabloyu değiştirdi mi?
Zekeriya Şahin: 2025’te KKTC Cumhurbaşkanlığına seçilen Tufan Erhürman’ın göreve gelmesi, müzakere dili bakımından yeni bir dönem başlattı. Bu yaklaşım, Ersin Tatar dönemindeki kesin iki devlet söyleminden daha müzakereci bir ton taşıyor. Ancak Erhürman da Kıbrıs Türklerinin eşit kurucu ortaklığının, etkili katılımının ve sürecin sonuçsuz kalması hâlinde statükoya geri dönülmemesinin güvence altına alınmasını istiyor.
Doğu Akdeniz’deki enerji hatları, askerî dengeler ve küresel aktörlerin (AB, ABD, BM) tutumları göz önüne alındığında Türkiye ve KKTC’nin bu kararlı durusşu bölgedeki diplomatik hareketliliği nasıl etkileyecektir?
Zekeriya Şahin: Artık Kıbrıs sorunu yalnızca iki toplum arasındaki anayasal bir anlaşmazlık değildir. Ada; Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika arasındaki konumu, enerji kaynakları, deniz ve hava ulaşım hatları, İngiliz üsleri ve bölgesel askerî operasyonlar bakımından stratejik bir merkez hâline gelmiştir.
Bu nedenle Kıbrıs’taki çözüm modeli, Doğu Akdeniz’de kimin hangi enerji projesine katılacağını, deniz yetki alanlarının nasıl sınırlandırılacağını, askerî ortaklıkların ne yönde gelişeceğini ve Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğini de etkileyebilir.

Geçmişte enerji kaynaklarının tarafları uzlaşmaya zorlayacağı düşünülüyordu. Ancak uygulamada doğalgaz keşifleri, çözümü kendiliğinden kolaylaştırmak yerine egemenlik ve temsil tartışmasını denize taşıdı. GKRY, Ada’nın uluslararası alanda tanınan hükümeti sıfatıyla Mısır, İsrail ve Lübnan’la deniz yetki alanı anlaşmaları yaptı; uluslararası şirketlere arama ve işletme ruhsatları verdi. Afrodit, Kronos, Zeus ve Kalipso gibi sahalarda çalışmalar yürütüldü.
2025’te Afrodit sahasının geliştirilmesi için Chevron, Shell ve NewMed’in yer aldığı plan onaylandı. Planda denizde üretim tesisi kurulması ve gazın boru hattıyla Mısır’a taşınması öngörülüyor.
Kıbrıs ile Mısır arasında 2025 ve 2026’da imzalanan anlaşmalar da Ada çevresindeki gazın Mısır’ın mevcut işleme ve sıvılaştırma tesisleri üzerinden uluslararası pazarlara ulaştırılmasını hedefliyor. Bu rota, sıfırdan çok uzun ve pahalı bir boru hattı kurmak yerine Mısır’ın mevcut altyapısından yararlanmayı amaçladığı için ekonomik bakımdan daha uygulanabilir görülüyor.
Ancak Türkiye ve KKTC, Kıbrıslı Türklerin Ada çevresindeki doğal kaynakların ortak sahibi olduğunu savunuyor. Ankara’ya göre Rum yönetiminin Kıbrıs Türklerinin onayını almadan ruhsat vermesi ve gelir üzerinde tek başına tasarrufta bulunması hukuken ve siyaseten kabul edilemez.

Buradaki uyuşmazlık iki aşamalıdır:
● Türkiye ile GKRY arasındaki deniz yetki alanı sınırlandırması anlaşmazlığı,
● Ada’nın doğal kaynaklarında Kıbrıslı Türklerin söz ve pay sahibi olup olmadığı tartışması.
Türkiye, Doğu Akdeniz’de sınırlandırmanın otomatik bir orta hat anlayışıyla değil, kıyı uzunlukları ve özel coğrafi koşullar dikkate alınarak hakkaniyet temelinde yapılması gerektiğini savunuyor. Ayrıca küçük adaların Türkiye’nin uzun kıyı şeridini kesecek ölçüde deniz yetki alanı oluşturamayacağını ileri sürüyor. Yunanistan ve GKRY ise adaların da uluslararası deniz hukukundan kaynaklanan kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge hakları bulunduğunu belirtiyor.
Türkiye’nin 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmaması da hukukî tartışmanın ayrı bir boyutudur. Bununla birlikte Türkiye, hakkaniyet ve ilgili koşullar ilkelerinin teamül hukukunun parçası olduğunu savunmaktadır.
Doğu Akdeniz'de Kıbrıs eksenli enerji ve güvenlik dengeleri yeniden öne çıkıyor. Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail'i deniz altından elektrik hattıyla bağlamayı hedefleyen Great Sea Interconnector projesi, AB tarafından stratejik görülürken Türkiye, deniz yetki alanları nedeniyle projeye ilişkin çalışmaların kendi kıta sahanlığı hakları gözetilerek yürütülmesi gerektiğini savunuyor.
Bölgede askerî hareketlilik de artıyor. GKRY, ABD, Fransa, İsrail ve Yunanistan ile savunma iş birliklerini geliştirirken, Türkiye KKTC'deki askerî varlığını güçlendiriyor. Uzmanlar, bu durumun caydırıcılığı artırsa da yanlış hesaplama riskini büyüttüğüne dikkat çekiyor.
Diplomatik alanda ise BM, iki toplumlu ve iki kesimli federasyon temelindeki çözüm yaklaşımını koruyor. AB ve ABD de bu modeli desteklemeyi sürdürürken, Birleşik Krallık garantör ülke ve Ada'daki üsleri nedeniyle Kıbrıs denklemindeki en kritik dış aktörlerden biri olmayı sürdürüyor.

Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) tek taraflı hamlelerine karşı nasıl bir politika izleniyor?
Zekeriya Şahin: Öncelikle “tek taraflı hamle” ifadesinin Türk tarafının siyasî ve hukukî tanımlaması olduğunu belirtmek gerekir.
Uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimi, Ada’nın tamamını temsil eden hükümet olduğunu ve deniz alanlarında ruhsat verme yetkisine sahip bulunduğunu savunuyor. Türkiye ve KKTC ise Rum yönetiminin 1963’ten sonra ortaklık devletini tek başına sahiplendiğini, Kıbrıslı Türkleri temsil etmediğini ve ortak doğal kaynaklar üzerinde tek taraflı karar alamayacağını ileri sürüyor.
Türkiye’nin KKTC ile ilgili politikası diplomatik, hukukî, ekonomik ve askerî araçların birlikte kullanılmasına dayanıyor.
Türkiye, GKRY’nin yaptığı deniz yetki alanı anlaşmalarına ve verdiği enerji ruhsatlarına diplomatik notalarla itiraz ediyor. Kendi kıta sahanlığına ilişkin koordinatları BM’ye bildiriyor ve üçüncü ülkeler ile enerji şirketlerine tartışmalı alanlarda faaliyet göstermemeleri çağrısında bulunuyor.
Ankara ayrıca Doğu Akdeniz’de bütün kıyıdaş devletlerin katılacağı kapsamlı bir konferans düzenlenmesini öneriyor. Böyle bir konferansta Türkiye’nin yanı sıra Yunanistan, Kıbrıs’ın iki tarafı, Mısır, İsrail, Lübnan ve diğer ilgili aktörlerin enerji, çevre ve deniz yetki alanlarını birlikte ele alması öngörülüyor.
Bu önerinin önündeki temel sorun yine statüdür: Rum tarafı KKTC’nin ayrı devlet sıfatıyla masaya oturmasına karşı çıkarken Türk tarafı Kıbrıslı Türklerin Rum heyeti içinde veya alt düzey bir toplum temsilcisi olarak yer almasını kabul etmiyor.
Türkiye, Doğu Akdeniz’de donanma ve hava kuvvetleriyle varlık göstererek kendi kıta sahanlığı iddialarını ve KKTC’nin ruhsat alanlarını korumayı amaçlıyor. Sismik araştırma ve sondaj gemilerinin faaliyetleri de bu politikanın parçasıdır.
Bu yaklaşımın amacı yalnızca enerji aramak değil, stratejik olarak Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafının dışlanarak kalıcı bir deniz ve enerji düzeninin kurulamayacağı mesajını vermektir.
Ancak bu caydırıcılığın hassas bir şekilde ve kriz üretmeden yürütülmesi gerekir. Araştırma gemilerine askerî refakat, karşılıklı tatbikatlar ve hava sahası olayları, diplomatik çözüm alanını daraltabilir. Bu nedenle operasyonel kararlılık ile siyasî diyalog arasında denge kurulması önemlidir. Türkiye bu konuda yıllara sari bir tecrübeye sahip olmakla da büyük bir avantaj sahibidir.

Türkiye, KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi platformlarda daha görünür hâle gelmesini destekliyor. Amaç, kısa vadede tam diplomatik tanınma sağlanamasa bile Kıbrıslı Türklerin doğrudan uluslararası temas, ticaret, spor, ulaşım ve kültürel ilişki kurma imkânlarını genişletmektir.
Türk Devletleri Teşkilatında gözlemci statüsü bu siyasetin önemli adımlarından biridir. Ancak birçok devlet BM Güvenlik Konseyi kararları, AB ile ilişkileri ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diplomatik itirazları nedeniyle KKTC’yi resmen tanımaya mesafeli durmaktadır.
Dolayısıyla uluslararası görünürlüğün artması ile diplomatik tanınma aynı şey değildir.
Türkiye, su temini, enerji, ulaştırma, yükseköğretim, turizm ve kamu maliyesi alanlarında KKTC’yle bütünleşmeyi derinleştiriyor.
Deniz altından elektrik bağlantısı kurulması, yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılması ve Türkiye üzerinden daha geniş enerji sistemlerine erişim sağlanması, KKTC’nin ekonomik dayanıklılığı açısından önem taşıyor.
Ancak ekonomik bütünleşmenin çift yönlü sonucu vardır. Bir taraftan KKTC’nin izolasyonun etkilerine karşı ayakta kalmasını sağlar. Diğer taraftan uluslararası çevrelerde kuzeyin Türkiye’ye ekonomik bağımlılığının derinleştiği eleştirilerine yol açabilir. Bu nedenle yerel üretim, kurumsal kapasite ve ekonomik çeşitlilik de en az Türkiye’den gelen destek kadar önemlidir.

Türk tarafı, hidrokarbon kaynaklarının iki toplumun ortak malı olduğunu ve gelirlerin paylaşılması gerektiğini savunuyor. Bu amaçla geçmişte ortak komite kurulması, gelirlerin bir fonda toplanması ve kapsamlı çözüm beklenmeden iki tarafa paylaştırılması gibi öneriler gündeme getirildi.
Rum tarafı, Kıbrıslı Türklerin kapsamlı çözümden sonra doğal kaynak gelirlerinden yararlanacağını belirtiyor. Türk tarafı ise paylaşımın geleceğe ertelenmesinin Rum yönetimine bugün tek başına karar verme imkânı sunduğunu savunuyor.
Gerçek bir ortak enerji komitesi kurulabilirse bu mekanizma, tarafların birbirini resmen tanımasını gerektirmeden iş birliği sağlayabilir. Ancak komitenin karar yetkisi, temsil biçimi ve gelirlerin nasıl korunacağı üzerinde anlaşma sağlanması gerekir.
Kıbrıs sorunu yalnızca Kıbrıslı Türkler ile Rumlar arasındaki bir mesele değildir; Türkiye-Yunanistan ilişkileriyle doğrudan bağlantılıdır.
Ankara ile Atina arasında Ege ve Doğu Akdeniz’de gerginliğin azaltılması, siyasî diyalog ve güven artırıcı önlemlerin sürdürülmesi Kıbrıs’taki kriz riskini de düşürür. Buna karşılık Ege’de yaşanacak bir gerilim Kıbrıs’a, Kıbrıs çevresindeki bir enerji krizi de Türk-Yunan ilişkilerine hızla yansıyabilir.
Bu nedenle Türkiye’nin en etkili politikası, Kıbrıs Türklerinin haklarını koruyan caydırıcı kapasiteyi muhafaza ederken Yunanistan ve ilgili diğer ülkelerle iletişim kanallarını açık tutmaktır.

Önümüzdeki dönemi bir kaç senaryo üzerinden okumak gerekiyor.
İhtimal dahilindeki en olası ve kısa vadeli senaryo, kapsamlı çözüm sağlanmadan iki taraf arasındaki teknik temasların sürmesidir. Yeni geçiş noktaları, ticaret, enerji, çevre ve sivil toplum gibi alanlarda sınırlı ilerleme sağlanabilir; fakat egemenlik tartışması çözülemez. Bu senaryo sıcak çatışmayı önleyebilir, ancak bölünmüşlüğü giderek kalıcılaştırır.
Erhürman’ın daha müzakereci yaklaşımı, Guterres’in girişimleri ve Türkiye-Yunanistan diyaloğu bir araya gelirse yeni bir resmî süreç ihtimalini güçlendirir. Ancak bu sürecin başlaması için Türk tarafının egemen eşitlik talebi ile BM’nin federasyon yetkisi arasında yaratıcı bir formül bulunması gerekir. “İki kurucu tarafın eşit statüsü”, “gevşek federasyon”, “desantralize federasyon” veya “iş birliğine dayalı ortaklık” gibi kavramlar bu arayışta gündeme gelebilir.
Kavramların değişmesi tek başına yeterli değildir. Yetkilerin paylaşımı, güvenlik, mülkiyet, toprak ve federal karar alma mekanizmaları açık biçimde belirlenmelidir.

Bazı ülkeler KKTC’yi resmen tanımadan doğrudan ticaret, uçuş, spor, eğitim ve diplomatik temas kanalları açabilir. Böylece iki devletli yapı hukukî tanınma olmadan fiilen daha görünür hâle gelebilir. Bu senaryo Türkiye’nin izolasyonları azaltma politikasına hizmet eder. Ancak Rum tarafı ve AB’nin karşı engellemeleriyle karşılaşabilir.
Tartışmalı bir deniz alanında sondaj, kablo döşeme faaliyeti, askerî tatbikat ya da hava sahası olayı yeni bir bölgesel krize yol açabilir.
Böyle bir kriz yalnızca Kıbrıs’ı değil Türkiye-Yunanistan ilişkilerini, NATO içi dengeleri, Türkiye-AB gündemini ve Doğu Akdeniz enerji yatırımlarını da etkiler. Gerçekleşme olasılığı yönetilebilir görünse de meydana gelmesi hâlinde ağır maliyetler doğurabilir.
İki devletli çözüm bölgeyi nasıl etkiler?
Zekeriya Şahin: Türkiye’nin iki devletli çözüm siyaseti, Kıbrıs sorununda uzun yıllar kabul edilen federasyon paradigmasına doğrudan meydan okumaktadır. Ankara açısından bu değişim, sonuç üretmeyen müzakerelerin ardından sahadaki gerçekliğe dayalı yeni bir model arayışıdır. BM, AB ve Rum tarafı açısından ise mevcut Güvenlik Konseyi kararlarıyla bağdaşmayan ve Ada’nın bölünmesini kalıcılaştırabilecek bir taleptir.
İki devletli çözümün kısa vadede uluslararası toplum tarafından kabul edilmesi çok zor görünmektedir. Ancak bu tez, diplomatik gündemi değiştirmiştir. Artık temel tartışma yalnızca federal devletin yetkilerinin nasıl paylaşılacağı değildir; iki tarafın masaya hangi statü ve güçle oturacağıdır.

Türkiye ve KKTC açısından sürdürülebilir bir politikanın üç ayağı bulunmalıdır:
● Kıbrıs Türklerinin güvenlik ve siyasi eşitliğini koruyacak etkili caydırıcılık,
● Uluslararası görünürlüğü ve ekonomik dayanıklılığı artıracak diplomatik açılım,
● Enerji, ticaret, geçiş noktaları ve doğal kaynaklar üzerinden somut iş birliği önerileri.
Yalnızca askerî caydırıcılığa dayanan politika, karşı ittifakları güçlendirebilir. Yalnızca müzakereye dayanan ve sonuçsuzluğun maliyetini belirlemeyen bir süreç ise geçmişteki hayal kırıklıklarını tekrarlayabilir.
Bu nedenle en gerçekçi ara yol; tarafların nihai egemenlik tezlerinden vazgeçmesini beklemeden, Kıbrıslı Türklerin eşit katılımını sağlayan ortak enerji ve güven artırıcı mekanizmalar oluşturmaktır.
Böyle bir yaklaşım iki devletli çözüm ile federasyon arasındaki temel anlaşmazlığı ortadan kaldırmaz. Ancak Doğu Akdeniz’de yeni bir kriz döngüsünü önleyebilir, ekonomik karşılıklı bağımlılık yaratabilir ve gelecekteki kapsamlı çözüm için gerekli güveni güçlendirebilir. Kıbrıs’ta bundan sonraki diplomatik mücadelenin esasını şu soru oluşturacaktır: Taraflar birbirlerinin varlığını kabullenip sahadaki kaçınılmaz bir gerçek olarak mı görecek, yoksa birbirlerini eşit ve meşru aktörler olarak kabul edebilecek mi?