Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nda yeni dönem başlıyor. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan anlaşma kapsamında oluşturulan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi, ilk toplantısını bugün İstanbul’da gerçekleştiriyor.
Türkiye’yi temsilen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu'nun ve diğer iki ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarını aynı masada buluşturan toplantı, anlaşmanın siyasi bir mutabakat olmanın ötesine geçerek somut bir savunma ve güvenlik iş birliğine dönüşüp dönüşmeyeceği açısından kritik önem taşıyor.

Toplantının İstanbul’da yapılması, Türkiye’nin Mekke Anlaşması içerisindeki konumu ve Ankara’nın bölgesel güvenlik politikalarındaki ağırlığı açısından da dikkat çekiyor. Ortak savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, terörle mücadele, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve savunma sanayii alanında iş birliği başlıklarının gündeme gelmesi bekleniyor.

Anlaşmanın en dikkat çekici maddelerinden biri ise taraflardan birine yönelik silahlı saldırının üç ülkeye yapılmış sayılması. Bu hüküm, Mekke Anlaşması'nın klasik bir savunma iş birliğinin ötesine geçerek fiili bir kolektif savunma mekanizmasına dönüşüp dönüşmeyeceği sorusunu gündeme getiriyor.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması Türkiye için ne ifade ediyor? İstanbul toplantısından hangi mesajlar çıkıyor? Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın askeri ve ekonomik kapasitesinin birleşmesi bölgesel dengeleri nasıl etkileyebilir? Yeni yapı NATO ile nasıl bir ilişki içinde olacak? Mekke Anlaşması İran, İsrail, Körfez ülkeleri ve ABD açısından ne anlama geliyor?
Merak edilen tüm soruların cevaplarını Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Cantürk Caner, Tgrthaber.com Özel Haber Editörü Zeynep Gizem Er'e anlattı.

İstanbul'daki ilk toplantının yalnızca sembolik bir buluşma olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Caner, Türkiye'nin sahip olduğu NATO tecrübesi ve savunma sanayii altyapısının üçlü mekanizmada Ankara'ya önemli bir rol kazandırabileceğine dikkat çekti.
Caner, anlaşmanın genel sekreterliğinin Suudi Arabistan'da bulunacağını hatırlatarak, kurumsal merkez ile askeri ve operasyonel kapasite arasında ortaya çıkabilecek iş bölümünü şöyle değerlendirdi:
''İlk toplantının İstanbul’da yapılması bence sembolik olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Çünkü 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan anlaşma siyasi bir irade beyanıydı; İstanbul toplantısı ise bu iradenin kurumsallaşmaya ve uygulanabilir bir güvenlik mekanizmasına dönüştürülmesinin ilk adımıdır. Türkiye burada yalnızca üç imzacı ülkeden biri değil. Aynı zamanda NATO tecrübesine sahip, geniş bir savunma sanayii altyapısı bulunan ve Avrupa, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu, Körfez ve Doğu Akdeniz güvenlik alanlarının kesişiminde bulunan ülke. Dolayısıyla İstanbul’un tercih edilmesini, Türkiye’nin bu mekanizmanın askerî ve operasyonel ayağında merkezi rollerden birini üstlenme isteğinin göstergesi olarak okumak gerekir.
Burada küçük ama önemli bir ayrıntı var. Anlaşmanın genel sekreterliğinin Suudi Arabistan’da bulunması öngörülüyor. Dolayısıyla Riyad kurumsal merkezlerden biri olurken, Ankara özellikle askerî planlama, savunma sanayii, eğitim ve doktrin üretiminde ağırlık kazanabilir. Bir anlamda üç ülke arasında doğal bir iş bölümü ortaya çıkıyor.''

Mekke Anlaşması'nın yalnızca ortak savunma ve güvenlik başlıklarıyla sınırlı kalmayabileceğini belirten Doç. Dr. Cantürk Caner, İstanbul toplantısında öncelikle mekanizmanın nasıl işleyeceğinin netleştirilmesi gerektiğini söyledi.
Hava ve füze savunmasından istihbarat paylaşımına, ortak tatbikatlardan savunma sanayiine kadar beş kritik alana dikkat çeken Caner, üç ülkenin farklı yeteneklerinin ortak projelere dönüşebileceğini ifade etti:
''Toplantının en önemli meselesi yeni silah sistemleri satın almaktan önce mekanizmanın nasıl çalışacağının belirlenmesidir. İlk olarak, kriz çıktığında üç ülke nasıl istişare edecek? Bir saldırının ortak savunma mekanizmasını harekete geçirdiğine kim karar verecek? Genelkurmaylar arasında doğrudan iletişim hattı kurulacak mı? Ortak planlama ve komuta mekanizmaları oluşturulacak mı? Bunların açıklığa kavuşturulması gerekiyor. İkinci alan hava ve füze savunması olacaktır. Son dönemde Orta Doğu’da balistik füze, seyir füzesi ve İHA tehdidinin ne kadar belirleyici hale geldiğini gördük. Türkiye'nin radar, elektronik harp, hava savunması ve Çelik Kubbe tecrübesi; Pakistan'ın füze teknolojileri ve askerî kapasitesi; Suudi Arabistan'ın mevcut hava savunma altyapısı bir araya getirilebilir. Üçüncü başlık istihbarat paylaşımıdır. Terör örgütleri, balistik füze hareketleri, insansız hava araçları, deniz güvenliği, siber tehditler ve kritik altyapılara yönelik saldırılar konusunda ortak bir istihbarat havuzu oluşturulması şaşırtıcı olmaz. Dördüncü alan ortak tatbikatlardır.
Özellikle hava kuvvetleri, özel kuvvetler, deniz güvenliği ve hava-füze savunma tatbikatlarının artacağını düşünüyorum. Beşinci ve belki de uzun vadede en önemli alan savunma sanayiidir. Burada yalnızca Türkiye'nin Suudi Arabistan'a veya Pakistan'a silah satmasından söz etmiyorum. Ortak üretim, ortak Ar-Ge ve üçüncü ülkelere ortak ihracat gündeme gelebilir. Türkiye teknoloji ve üretim kabiliyeti, Suudi Arabistan finansman ve yatırım kapasitesi, Pakistan ise üretim altyapısı ve askerî teknoloji tecrübesi sağlayabilir. Dolayısıyla İstanbul'dan hemen ortak bir ordu çıkmasını beklememek gerekir. Asıl önemli olan ortak çalışma gruplarının, askerî planlama mekanizmalarının ve uygulama takviminin oluşturulup oluşturulmayacağıdır.''

Anlaşmadaki kolektif savunma maddesinin dikkat çekici bir boyut taşıdığını vurgulayan Doç. Dr. Caner, bir ülkeye yönelik saldırının diğer iki ülkeye yapılmış sayılmasının anlaşmayı sıradan bir askeri iş birliğinden ayırdığını söyledi.
Ancak Pakistan'ın nükleer gücünün otomatik olarak Türkiye ve Suudi Arabistan için bir nükleer caydırıcılık şemsiyesi oluşturduğu yorumunun şu aşamada yapılmaması gerektiğini belirtti:
''Bir ülkeye yapılan saldırının üç ülkeye yapılmış sayılması anlaşmanın en önemli maddesidir. Çünkü klasik askerî iş birliği anlaşmalarıyla kolektif savunma anlaşmaları arasındaki sınır tam olarak burada başlar. Hakan Fidan'ın da ifade ettiği gibi, mantık teknik olarak NATO Antlaşması'nın 5. maddesine benziyor: taraflardan birine yönelik silahlı saldırı diğerlerine yönelik saldırı olarak kabul ediliyor. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı sıradan bir savunma iş birliği anlaşması olarak görmek doğru olmaz. Bu artık kolektif savunma taahhüdü içeren bir ittifaktır. Ancak hemen “yeni NATO kuruldu” demek de acelecilik olur. NATO'nun entegre komuta yapısı, daimî karargâhları, ayrıntılı savunma planları, standartları ve 75 yılı aşkın kurumsal birikimi bulunuyor.
Mekke Anlaşması'nda bunların önemli bölümü henüz oluşmuş değil. Ben bu nedenle mevcut yapıyı “kolektif savunma ittifakının çekirdeği” olarak tanımlamayı daha doğru buluyorum. Önümüzdeki dönemde ortak askerî karargâh, daimî planlama heyeti, ortak savunma planları, erken uyarı sistemleri ve düzenli tatbikat mekanizmaları oluşturulursa, yapı giderek klasik bir askerî ittifaka dönüşür. Bir başka önemli nokta da Pakistan'ın nükleer kapasitesidir. Pakistan nükleer bir güçtür fakat mevcut açık bilgiler, Pakistan'ın nükleer caydırıcılığının otomatik biçimde Türkiye ve Suudi Arabistan'ı kapsayan bir “nükleer şemsiye” haline geldiğini göstermiyor. Böyle bir sonucu bugünden çıkarmak doğru değildir.''

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın farklı alanlardaki askeri ve ekonomik kapasitesinin aynı yapı içerisinde buluşmasının uzun vadede daha geniş bir iş birliği modeline dönüşebileceğine dikkat çeken Doç. Dr. Cantürk Caner, üç ülkenin birbirini tamamlayan özelliklerine vurgu yaptı:
''Burada gerçekten ilginç bir tamamlayıcılık var. Türkiye'nin temel katkısı savunma sanayii, NATO standardizasyon tecrübesi ve farklı harekât alanlarında kazanılmış operasyonel deneyimdir. İHA ve SİHA'lardan elektronik harbe, akıllı mühimmattan deniz platformlarına ve hava savunmasına kadar oldukça geniş bir üretim ekosistemi bulunuyor. Pakistan çok büyük ve tecrübeli bir orduya sahip. Füze teknolojilerinde ciddi kapasitesi var ve aynı zamanda nükleer bir güç. Bunun yanında Pakistan'ın Suudi Arabistan'la onlarca yıllık askerî eğitim ve güvenlik ilişkisi bulunuyor. Suudi Arabistan ise hem mali kapasitesi hem enerji jeopolitiğindeki ağırlığı hem de Körfez bölgesindeki konumuyla üçüncü ayağı oluşturuyor. Riyad'ın son yıllarda sadece silah satın almak yerine kendi savunma sanayiini kurmaya çalıştığını da unutmamak gerekiyor.
Üçünü bir araya getirdiğinizde ortaya kabaca şu denklem çıkıyor: Türk teknolojisi ve savunma sanayii + Pakistan'ın askerî ve stratejik kapasitesi + Suudi Arabistan'ın sermayesi ve Körfez jeopolitiği. Eğer bu üç unsur gerçekten ortak projelere dönüştürülebilirse yalnızca askerî bir ittifak değil, ciddi bir savunma sanayii ve teknoloji ekosistemi ortaya çıkabilir. Bence anlaşmanın uzun vadede en önemli taraflarından biri de budur. Çünkü ittifakları sürdürülebilir yapan yalnızca savaş zamanındaki dayanışma değildir; barış döneminde oluşan ekonomik, teknolojik ve askerî karşılıklı bağımlılıktır.''

Mekke Anlaşması'nın gelecekte yeni ülkelerin katılımına açık bir yapıya dönüşmesi halinde bölgesel etkisinin daha da büyüyebileceğine dikkat çeken Caner, özellikle Mısır gibi ülkelerin olası katılımının Orta Doğu'daki dengeleri değiştirebileceğini belirtti.
Anlaşmanın İran, İsrail, Körfez ülkeleri ve ABD açısından nasıl okunabileceğini de değerlendiren Doç. Dr. Caner, şu ifadeleri kullandı:
''Bu anlaşmanın resmî söylemi belirli bir devlete karşı kurulmadığı yönünde. Hem Ankara hem Islamabad bunu özellikle vurguluyor. Dolayısıyla bunu doğrudan “İran'a karşı ittifak” veya “İsrail'e karşı ittifak” şeklinde tanımlamak bana göre eksik olur. Fakat uluslararası politikada bir ittifakın kime karşı kurulduğu kadar hangi güvenlik ortamında kurulduğu da önemlidir. İran açısından bakıldığında Suudi Arabistan, Türkiye ve nükleer Pakistan'ın kolektif savunma anlaşması yapması elbette yakından izlenecektir. Tahran bunun kendisini çevreleyen Sünni bir blok haline gelmesini istemeyecektir.
Ankara açısından kritik konu da tam burada: anlaşmanın mezhepsel bir İran karşıtı cepheye dönüşmesini önlemek. İsrail açısından ise farklı bir sorun var. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın savunma kapasitelerinin kurumsal biçimde birbirine bağlanması, özellikle uzun vadede Orta Doğu'daki askerî güç dağılımını değiştirebilir. Dolayısıyla Tel Aviv'in de bu yapılanmayı dikkatle takip edeceğini düşünüyorum. Körfez ülkeleri açısından anlaşma, Amerikan güvenlik garantilerine alternatif olmaktan çok onları tamamlayan bölgesel bir sigorta mekanizması olarak görülebilir. Eğer sistem açık üyeliğe doğru giderse Mısır gibi başka ülkelerin dahil olması ihtimali de önem kazanacaktır.
Nitekim Türkiye anlaşmanın ileride genişleyebileceğini açıkça ifade ediyor. ABD açısından ise ikili bir tablo var. Washington bir taraftan müttefiklerinin kendi savunmalarına daha fazla katkıda bulunmasını uzun süredir istiyor. Bu nedenle bölgesel yük paylaşımı olumlu görülebilir. Fakat diğer taraftan Washington'dan bağımsız hareket edebilen güçlü bir bölgesel güvenlik mimarisinin ortaya çıkması Amerikan nüfuzunu sınırlayabilir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı ben ABD'ye karşı kurulmuş bir ittifak değil, ABD merkezli güvenlik sisteminin artık tek seçenek olmadığını gösteren bir bölgesel özerkleşme girişimi olarak görüyorum.''

Doç. Dr. Cantürk Caner, Türkiye'nin aynı anda farklı güvenlik mekanizmaları içerisinde yer almasının Ankara'ya yeni bir stratejik avantaj sağlayabileceğini belirtti.
Türkiye'nin NATO tecrübesinin üçlü mekanizma içerisindeki ağırlığını artırabileceğini ifade eden Doç. Dr. Caner, özellikle kriz senaryolarındaki yükümlülüklerin netleştirilmesinin önemine dikkat çekti:
''NATO Antlaşması'nın 8. maddesi, üyelerin başka uluslararası anlaşmalara girmesini yasaklamıyor. Yasaklanan şey NATO yükümlülükleriyle çelişen bir uluslararası taahhüttür. Dolayısıyla Türkiye NATO üyesiyken başka ülkelerle ikili veya çok taraflı savunma anlaşmaları yapabilir. Buradaki ilginç durum şu: Türkiye artık iki farklı güvenlik alanında kolektif savunma bağlantısına sahip olacak. Batıda Atlantik güvenlik sistemi ve NATO; güney ve güneydoğusunda ise Suudi Arabistan ve Pakistan'la gelişen bölgesel güvenlik mekanizması. Bunu NATO'dan kopuş olarak değil, Türkiye'nin “çok katmanlı güvenlik politikası” olarak görüyorum. Hatta Türkiye açısından önemli bir avantaj doğabilir.
Ankara NATO'nun askerî standardizasyonunu, planlama kültürünü ve birlikte çalışabilirlik tecrübesini yeni mekanizmaya taşıyabilecek tek ülke. Bu da Türkiye'nin üçlü yapıdaki ağırlığını artırır. Ancak hassas nokta kriz senaryolarıdır. Örneğin Mekke Anlaşması kapsamındaki bir ülkenin üçüncü bir devletle çatışması halinde Türkiye'nin yükümlülüğünün sınırları, müdahalenin niteliği ve NATO'yla koordinasyon mekanizması önem kazanacaktır. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde asıl bakmamız gereken konu anlaşmanın varlığı değil, kolektif savunma maddesinin hangi koşullarda ve hangi prosedürlerle uygulanacağıdır.''

Üç ülkeyle başlayan mekanizmanın ilerleyen dönemde başka ülkelerin katılımıyla genişleyip genişlemeyeceği de merak konusu.
Mekke Anlaşması'nın yeni bir güvenlik modeli oluşturma potansiyeline dikkat çeken Caner, bunun önünde çözülmesi gereken önemli sorunlar bulunduğunu söyledi:
''İslam dünyasında potansiyel olarak yeni bir güvenlik sisteminin başlangıcı olabilir. Ancak burada “İslam NATO'su kuruluyor” gibi iddialı bir kavramı kullanmak için henüz erken. İslam dünyasının uzun zamandır temel problemi kurum eksikliği değil, mevcut kurumların askerî ve siyasi karar üretme kapasitesinin zayıflığıydı. İslam İşbirliği Teşkilatı'nın 57 üyesi var ancak kolektif savunma mekanizması değil. Mekke Anlaşması'nın farkı, çok daha az sayıda ülkeyle başlayıp daha somut yükümlülükler oluşturmasıdır.''

Mekanizmanın genişlemesi halinde ortaya çıkabilecek güvenlik mimarisine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Doç. Dr. Caner, Türkiye'den Pakistan'a, Doğu Akdeniz'den Hint Okyanusu'na uzanabilecek geniş bir güvenlik kuşağı ihtimaline dikkat çekti. Ancak ülkelerin farklı tehdit algıları ve büyük güçlerle ilişkilerinin bu sürecin önündeki temel sınavlar olacağını belirtti:
''Bence burada yeni bir model deneniyor: Önce üç güçlü ülke arasında çekirdek oluşturuluyor; daha sonra şartları kabul eden ülkelerin sisteme katılması düşünülüyor. Hakan Fidan'ın anlaşmanın üç ülkeyle sınırlı kalmaması gerektiğine ilişkin açıklaması da bu açıdan önemli. Eğer Mısır gibi ülkeler de ileride sisteme dahil olursa karşımıza Türkiye'den Pakistan'a, Doğu Akdeniz'den Kızıldeniz'e ve Hint Okyanusu'na kadar uzanan çok geniş bir güvenlik kuşağı çıkabilir.
Bunun gerçekleşmesi için üç problem çözülmek zorunda. Birincisi, ülkelerin tehdit algıları aynı değil. Pakistan'ın Hindistan önceliği var, Suudi Arabistan Körfez güvenliğine bakıyor, Türkiye'nin ise Suriye'den Doğu Akdeniz'e, Karadeniz'den Kafkasya'ya uzanan çok daha geniş bir güvenlik gündemi bulunuyor. İkincisi, İran meselesi. Yapı mezhepsel bir Sünni ittifak görüntüsüne dönüşürse hem bölgesel gerilimi artırır hem de Türkiye'nin hareket alanını daraltır. Üçüncüsü ise büyük güçlerle ilişkiler. Türkiye NATO üyesi, Suudi Arabistan ABD'nin önemli güvenlik ortaklarından biri, Pakistan ise hem Çin'le hem Batı'yla ilişkilerini koruyor.''

Mekke Anlaşması'nın başarısının bölgesel kapasitenin güçlendirilmesinden geçtiğini belirten Doç. Dr. Caner, anlaşmayı İslam dünyasında bölgesel güvenlik sorumluluğunun artırılması açısından önemli bir adım olarak değerlendirdi:
''Dolayısıyla bu ittifakın başarısı, büyük güçlerden kopmasında değil, onlara bağımlı olmadan hareket edebilecek bir bölgesel kapasite geliştirmesinde yatıyor. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı şimdilik bir “İslam NATO'su” olarak değil, İslam dünyasında bölgesel güvenlik sorumluluğunu dış güçlerden kısmen geri alma girişiminin en ciddi örneklerinden biri olarak tanımlamak daha doğru olur.''

İstanbul'daki toplantının Mekke'de ortaya konulan siyasi iradenin somut bir güvenlik mekanizmasına dönüştürülmesi açısından kritik bir eşik olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Cantürk Caner, önümüzdeki dönemde atılacak adımların anlaşmanın geleceğini belirleyeceğini söyledi:
''Benim açımdan İstanbul toplantısının asıl önemi de burada: Mekke'de siyasi irade ortaya konuldu; bugün İstanbul'da bunun askerî ve kurumsal içeriği doldurulmaya başlanıyor. Eğer bundan sonra ortak planlama, tatbikat, istihbarat ve savunma sanayii mekanizmaları düzenli biçimde işlemeye başlarsa, o zaman 7 Ağustos 2026'yı Orta Doğu güvenlik mimarisinde gerçekten yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirebiliriz.''