Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Türkiye’nin terörle mücadelesinde yeni bir dönemin kapısını aralayan Terörsüz Türkiye süreci, güvenlik politikalarından toplumsal huzura, bölgesel kalkınmadan siyasi uzlaşı arayışlarına kadar birçok başlığı beraberinde getiriyor. Sürecin sahadaki yansımaları, olası riskleri ve kalıcı hale gelmesi için atılması gereken adımlar ise kamuoyunun gündemindeki yerini koruyor. İçişleri Bakanı Sayın Mustafa Çiftçi, İhlas Medya Dijital Varlıklar Genel Müdürü Volkan Ormanlı’ya verdiği röportajda, Terörsüz Türkiye hedefini güvenlik, toplumsal beklentiler ve devlet politikası çerçevesinde değerlendirdi.
Batman’da yaptığı temaslardan bölgenin beklentilerine kadar pek çok başlığa değinen Çiftçi, terörün sona ermesinin yalnızca güvenlik boyutuyla ele alınamayacağının altını çizdi. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, terörün sona erdiği, annelerin evlat acısıyla sınanmadığı ve hiçbir ailenin benzer bir kayıp yaşamaması için huzurun kalıcı hale geldiği bir Türkiye hedefini vurguladı. Yıllarca terörün gölgesinde yaşayan vatandaşların beklentileri, gençlerin geleceğe ilişkin umutlarından bahseden Bakan Çiftçi, sürecin toplumsal boyutunu öne çıkardı.

Sayın Bakanım, bugün artık terörle değil, güzellikleriyle ön plana çıkan Batman’dayız. Terörsüz Türkiye sürecinde bugün hangi aşamadayız? Kamuoyuna “Şu noktaya geldik” diyebileceğiniz somut gelişme nedir? Silahların bırakılması, örgütsel yapının sona ermesi ve sahadaki güvenlik şartları bakımından devletin teyit mekanizması nasıl işliyor?
Ben de uzun yıllar aradan sonra bugün ilk defa Batman'ı gözlemleme imkanım oldu. Mecliste çalışırken 2017 veya 2018 yılında Batman'a gelmiştik. Sayın meclis başkanımızla beraber bir ziyaretimiz olmuştu.
Demek ki aradan 8-9 sene geçmiş. O günkü Batman'la bugünkü Batman arasında çok fark olduğunu gördüm. Şehir değişmiş, gelişmiş, güzelleşmiş, kendini bulmuş tabiri caizse. Çünkü o o yıllarda bu kadar şehir güvenli de değildi aynı zamanda. Bugün Terörsüz Türkiye süreci ile beraber şehrin sokaklarının daha güvenli olduğunu, insanların daha özgüvenli olduğunu fark ettim. Şehrin gündemi de değişmiş. Yani bugün artık insanlar daha çok iş peşinde, gelecek peşinde umudunu arıyor.
Onun için bugün geçmişe göre çok güzel bir Batman var. Program sırasında vatandaşlarla da sohbet etme fırsatım oldu. Özellikle yapılan teşvik yatırımlarının, özellikle hayvancılıkla ilgili olanların farkındalar. Bir şekilde onların tekrar şehirden köye geçmeleri ile ilgili. "Köyde altı hanemiz vardı daha önce şimdi 60 hane olduk. İnsanlar tekrar dönmeye başladı" diyorlar. Bunlar çok güzel şeyler.
Somut olarak şunu söyleyebilirim: Artık süreci sözlerle değil, sahadaki fiillerle konuşuyoruz. Silah bırakma başladı; ama bizim için asıl olan, bırakılan silahın bir daha ele alınmayacağının devletçe teyit edilmesidir. Yol haritamız dört kelimedir: Tasfiye, teyit, denetim ve normalleşme.
Biz silah bırakmanın sözüne değil, terörün bir daha doğmayacağının teyidine bakıyoruz.
Vatandaşlarla, kanaat önderleriyle ve ailelerle temas ettiğinizde Terörsüz Türkiye süreciyle ilgili en çok hangi cümleleri duyuyorsunuz? Size gelen beklentiler ya da görüşler nasıl?
En çok şu cümleyi duyuyorum: “Keşke bu huzur yıllar önce gelseydi.” İçinde hem bir hasret hem bir sitem var. Aileler evlatlarının geleceğini, esnaf kepenginin huzurunu konuşuyor. Bu cümleler, bize doğru yolda olduğumuzu söylüyor.
“Keşke bu huzur daha önce gelseydi” cümlesi, hem bir sitem hem de en büyük teşekkürdür.
Sayın Bakanım, bugün bu sokaklarda birlikte yürüyoruz. Bundan 15-20 yıl önce aynı sokaklarda yürümekle bugün yürümek arasında sizce nasıl bir fark var?
On beş yıl önce bu sokaklarda tedirginlik yürürdü; bugün umut yürüyor. Eskiden anneler çocuğunu okula korkuyla gönderirdi; bugün düğün salonlarının sesi, silah sesinin yerini aldı. En büyük fark şu: Eskiden bu sokaklar güvenliği beklerdi, bugün güveni üretiyor.
Bu sokaklarda artık korkunun değil, çocuk kahkahasının sesi yankılanıyor.

Bugün burada karşılaştığınız bir vatandaş size “Sayın Bakanım, artık gerçekten bitti mi?” diye sorsa ona nasıl cevap verirsiniz?
Şu anda Terörsüz Türkiye süreci gayet başarılı bir şekilde yürüyor. Devletimizin organları da zaten güvenlik birimleri de bunu takip ediyor. Vatandaş böyle bir soru sorsa ben sona çok yakın olduğumuzu söyleyebilirim. Çünkü süreç hakikaten başarıyla ilerliyor. Son iki yılda güzel mesafe aldık.
Gözlerinin içine bakarak derim ki: Bu kez farklı. Çünkü bu süreç bir sözün değil, devletin teyidinin üzerine kuruludur. Süreç bitmek üzere. Devletin ilgili tüm organları görevini yapıyor. Silah sustuğunda değil, bir daha hiç konuşamayacak hâle geldiğinde “bitti” diyeceğiz ve o güne çok yaklaştık. Biz “bitti” demeyi değil, bir daha hiç başlayamayacak hâle getirmeyi konuşuyoruz.
Bu bölgenin insanlarının yıllarca en çok neyi kaybettiğini düşünüyorsunuz?
En çok zamanını ve güvenini kaybetti. Bir nesil, geleceğe değil, yalnızca ertesi güne bakarak yaşamak zorunda kaldı. Şimdi en büyük görevimiz, çalınan o yılları yatırımla, işle ve huzurla geri ödemektir.
Ben bugün konuşmamda onu da anlattım. Geçmişte görev yaptığım doğu ve güneydoğu illerinden bahsettim. Mesela biz Erzurum'da Gündüz vakti gider, gündüz vakti Erzurum'a gelirdik. Akşam olduğunda geri dönmezdik. Bugün istediğiniz yere, istediğiniz vakitte rahatlıkla gidebilirsiniz. Zaten bu güvenliğin neticesinde İçişleri Bakanlığı olarak 2 bin 763 kontrol noktasını kaldırdık. yol arama noktasını kaldırdık. Terörün bu millete en büyük zulmü, insanımızın geleceğe bakma hakkını çalmasıydı.
Terörsüz Türkiye dediğimizde Ankara’daki siyasetçiyle Batman’daki esnaf aynı şeyi mi anlıyor?
Artık evet, ikisi de aynı şeyi anlıyor: Huzur. Siyasetçi için bir devlet politikası olan şey, esnaf için akşam kepengini korkmadan indirebilmektir. Biz bu ikisini aynı cümlede buluşturduğumuz gün, süreç kazanmış olacak.
Terörsüz Türkiye, Ankara’nın politikası ile Batman’ın huzurunun aynı şey olmasıdır.
Terörsüz Türkiye sürecinde gençlerin beklentilerini ölçüyor musunuz? Size en çok ne söylüyorlar?
Gençlerimiz bize tek bir şey söylüyor: İş istiyoruz, gelecek istiyoruz, burada kalmak istiyoruz. Artık silahı değil, diplomayı ve mesleği konuşmak istiyorlar. Bu, sürecin başarısının en güçlü kanıtıdır. Bu toprakların gençleri artık dağı değil, geleceği konuşuyor.
Süreci sabote etmek isteyen yapılanmaların oluşturabileceği riskleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Terörsüz Türkiye süreci 2 yıldır gayet başarılı şekilde yürütülüyor. Doğu illerimizi ziyaret ettim ve etmeye devam ediyorum. Sürecin başarılı olmasını isteyenler olduğu gibi başarısız olmasını isteyenler de var. Süreci sabote etmek isteyenler var. Süreci hem içeriden hem dışarıdan sabote etmeye çalışanlar için devletin tüm organları kontrol ediyor. Bu sürecin mutlak surette başarıya ulaşması lazım. Bu sürecin de mutlak surette başarıya ulaşması lazım. Devletin, milletin buna ihtiyacı var. Onun için biz elimizden geldiği kadar sürecin akamete uğramaması noktasında gereken tedbirleri de alıyoruz.

Bu süreçten rahatsız olanlar var çünkü huzur, kan üzerinden beslenenlerin düzenini bozuyor. Her provokasyonu bekliyor, her tuzağı önceden görüyoruz. Ama şunu bilsinler: Aziz milletimizin kardeşliğini bir kıvılcımla bozacaklarını sananlar, her defasında bu milletin ferasetine, sağduyusuna çarpacaktır.
Huzurdan rahatsız olanların kıvılcımı, bu milletin kardeşlik deryasında söner.
Vatandaşların bir kısmı sürece umutla, bir kısmı ise temkinli yaklaşıyor. Tereddüt yaşayan insanları hangi somut gelişmeler ikna edecek?
Temkinli olanı haklı buluyorum; çünkü bu millet çok söz duydu, çok yara aldı. Onları söz değil, sonuç ikna edecek: Bırakılan silah, açılan fabrika, dönen aile, korkmadan yürünülen sokak. Biz lafı değil, bu tabloyu çoğaltıyoruz.
Tereddüdü söz değil, sahadaki sonuç giderir; biz de sonucu konuşuyoruz.
Bu süreç başarısız olabilir mi? En büyük risk nedir ve devletin alternatif hazırlığı var mı?
Devlet hiçbir sürece hazırlıksız girmez; güvenlik güçlerimiz her ihtimale karşı teyakkuzdadır. Ama ben en büyük riski bir senaryoda değil, gevşeklikte görüyorum. Kararlılığımızı koruduğumuz sürece bu süreç başarısız olmaz çünkü bu kez arkasında milletin iradesi var.
Bu sürecin teminatı bir imza değil, bu milletin kardeşlik iradesidir.

Bir şehit annesinin gözlerine bakıp Terörsüz Türkiye sürecini nasıl anlatırsınız?
Devletimiz, milletimiz yıllardır mücadele verdi. Nice şehitler verdik. O annenin elini tutar, önce susarım çünkü onun evladının yerini hiçbir söz dolduramaz. Sonra şunu söylerim: Senin evladın, başka anneler evlatlarını toprağa vermesin diye şehit oldu. Biz bu süreci, onun emaneti olan bu vatanda bir daha tek bir annenin yüreği yanmasın diye yürütüyoruz.
Her şehidimiz, bir başka annenin evladı yaşasın diye göğe yükselen bir duadır.
Kamuoyunda sürecin hukuki boyutuna ilişkin sorular var. Silah bırakanların durumu, örgütsel suçlar ve bireysel sorumluluk bakımından temel ilkeler neler olacak?
İlkemiz nettir: Bu bir af değildir. Eli kana bulananla, kandırılıp dağa çıkarılan bir çocuğu aynı kefeye koymayız; ama hiçbir suçu da cezasız bırakmayız. Herkes bireysel olarak hukukun önünde hesabını verecek; adaletten taviz, sürecin kendisine ihanet olur.
Bu bir af değil; hukukun herkese tek tek işlediği bir normalleşmedir.
Terörsüz Türkiye sürecinin tamamlanmasıyla bölgeyi yatırım, istihdam ve sosyal hayat açısından nasıl bir kazanım bekliyor?
Güvenlik gelince sermaye gelir, sermaye gelince iş gelir, iş gelince göç tersine döner. Bu bölgenin bereketli toprağı güvenlikle buluştuğunda, Türkiye’nin en büyük üretim ve turizm merkezlerinden biri olacak. Biz güvenliği, refahın ön şartı olarak görüyoruz.
Huzur geldiğinde bu topraklar, terörle değil bereketiyle anılacak.
Sayın Bakanım, göreve geleli yaklaşık 8 ay oldu. Masaya oturduğunuz ilk günden bu yana “İçişleri’nde şu ezberi bozduk” veya “Kurumda şu zihniyeti değiştirdik” dediğinizde aklınıza ilk ne geliyor?
Değiştirmeye çalıştığım en büyük ezber şuydu: Devlet, vatandaşın karşısında değil, yanında durur. Masaya oturduğum ilk gün ekibime dedim ki, biz vatandaşa lütufta bulunan değil, onun hakkını teslim eden bir teşkilatız. İçişleri Bakanlığımızı, korkulan değil, zor günde ilk akla gelen kapı yapmak istiyorum.
Güçlü devlet, vatandaşının karşısında duran değil; zor gününde yanında duran devlettir.
Devlet olarak İçişleri Bakanlığı olarak her zaman vatandaşımızın yanında olmak istiyoruz. Vatandaşımız bize ihtiyaç duyduğunda, devletine ihtiyaç duyduğu anda biz yanında olalım. Onların sorunlarını çözelim. Bizim inancımız "İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır" diyor. Bir kamu görevlisinin de amacı nedir? Devletine, milletine hizmet etmektir. Eskiden İngiltere'de devlet memurlarından maaşları dağıtılırken şimdiki gibi bankadan ödenmiyordu. Zarfın içerisine konuyordu veya maaşları elden teslim ediyorlardı.
"Bu parayı İngiliz milletine hizmet etmeniz karşılığında size millet ödünç veriyor" yazılıyordu zarfların üzerinde. Eğer güzel hizmet ederseniz millete borcu öderseniz hizmet borcunuzu öderseniz ödeşmiş oluyorsunuz yani. Eğer iyi hizmet veremezseniz millet sizden alacaklı duruma geliyor. Bizde de özellikle Sayın Cumhurbaşkanımızla beraber böyle bir anlayış yerleşti 2002'den bu yana. Önceden devlet ile millet arasındaki makas çok açıktı.
Ama Sayın Cumhurbaşkanımızın başbakan olmasıyla, Cumhurbaşkanı olmasıyla beraber devletle millet arasındaki açıklık kapandı. Şu anda devlet sadece milletine hizmet eden bir aygıt. Zaten bunun için meşru. Meşruiyetini buradan sağlıyor. AK Parti'nin yaptığı en güzel işlerden birisi devletle millet arasındaki bu farkı kapatmak.
Cumhurbaşkanlığı kararıyla İçişleri Bakanı olarak göreve başladığınız gün, törene Erzurum’dan tarifeli uçakla gelmeniz çok konuşuldu. Bu, görevinize gösterdiğiniz sadelik ve tevazunun da bir göstergesi olarak yorumlandı. O gün uçağa binerken aklınızdan en çok ne geçiyordu?
Açıkçası o gün bir makam değişikliğini değil, bir emanetin omzuma yüklendiğini düşünüyordum. Sıradan bir yolcu koltuğunda otururken, bu milletin sıradan bir ferdi olarak kalmanın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha hissettim. Çünkü makam değişir; ama insanın duruşu, bindiği uçakta da oturduğu makamda da aynı kalmalıdır. Makam insanı değiştirmemeli; insan, koltuğunun yerini değil, milletin gönlündeki yerini korumalıdır.

Göreve başladıktan sonra uyuşturucuyla mücadelenin kararlılıkla süreceğini açıkladınız. Bugün sizi en fazla endişelendiren güvenlik başlığı hangisi; uyuşturucu, organize suç ya da dijital suçlar mı?
Üçünü ayrı düşünmüyorum; çünkü bugün üçü aynı zincirin halkaları. Organize suç parayı, dijital dünya erişimi, uyuşturucu ise bir evladımızı hedef alıyor. Beni en çok kaygılandıran, bu zincirin ucunun bir çocuğa uzanmasıdır. Beni rakamlar değil, o rakamların arkasındaki tek bir çocuğun kaybı endişelendirir.
Narkotik suçlarla mücadele konusunda biz annenin, ailenin desteğini almadan başarılı olamayız. Ama bir annenin, babanın, ailenin, devletin diğer kurumlarının, sivil toplumun desteğini almadan bu işi nasıl tamamlanamazsa yine aynı şekilde bu narkotik suçlarla mücadele de böyle. Okul güvenliği ile ilgili de aynı. Annenin şefkatini ve merhametini devreye sokmadan, anne ile evladını bu noktada buluşturmadan bizim başarılı olmamız mümkün değil. Bu noktada biz annelerin de yardımına ihtiyaç duyuyoruz.
Yani onların da sürecin bir parçası olması gerekiyor. Önümüzdeki günlerde bunu daha ete kemiğe büründürmüş bir halde kamuoyuna açıklayacağız inşallah.
Sizi yakından tanıyanlar geleneklerinize, örf, âdet ve manevi değerlerinize bağlı olduğunuzu biliyor. Günümüzün hız, dijital ve tüketim çağında, bürokraside bu değerleri ayakta tutmaya çalışırken en çok nerede zorlanıyorsunuz?
En çok, her şeyin hız ve rakama indirgenmek istendiği yerde zorlanıyorum. Bir dosyayı dakikada çözmek mümkün; ama bir vatandaşın gönlünü almak sabır ister. Ben bürokrasiyi hızlandırırken insani inceliği feda etmemeye çalışıyorum; çünkü devletin şefkati kaybolursa, geriye yalnızca soğuk bir mekanizma kalır.
Kaymakamlıktan başlayıp valiliklere, oradan da İçişleri Bakanlığına uzanan uzun bir kamu hizmeti geçmişiniz var. Türkiye’nin farklı bölgelerinde görev yaptınız, taşrayı da merkez teşkilatını da yakından tanıdınız. Bugün geriye dönüp baktığınızda sizi en çok değiştirdiğini düşündüğünüz görev hangisiydi? Neden?
Beni en çok kaymakamlık değiştirdi; çünkü devleti ilk kez bir insanın gözünün içine bakarak temsil ettiğim yer orasıydı. Valilikte ölçek büyüdü, bakanlıkta sorumluluk arttı; ama vatandaşın derdiyle ilk kez yüz yüze geldiğim o ilçe, bana devlet adamlığının özünü öğretti. Devleti en iyi, vatandaşın gözünün içine bakarak temsil ettiğin yerde öğrenirsin.
İşte bugün güvenlik hizmeti verdiğimiz her ne kadar vatandaşımız olsa bir başka vatandaşın annesi, babası, yakını, kendi annemize, babamıza gösterdiğimiz ihtimam neyse onları nasıl korumak istiyorsak diğerlerini de öyle korumalıyız.

Ağustos 2023’ten itibaren Erzurum Valisi olarak görev yaptınız. Özellikle sahada olmanız ve vatandaşla kurduğunuz yakın ilişki dikkat çekti. Valilik döneminizde “İyi ki bunu yapmışız” dediğiniz çalışma hangisi oldu?
Çok çalışma var; ama ben en çok, makamı bırakıp mahalleye, köye, sahaya indiğimiz her an için “İyi ki” diyorum. Erzurum’un o çetin kışında bir vatandaşın kapısını çalmak, bir yaşlının elini tutmak... Hiçbir rapor o temasın yerini tutmaz. İnsanların “Vali bizi unutmadı” dediği her an, bütün yorgunluğa değerdi.
En çok, masayı bırakıp aziz milletimizin arasına karıştığımız anlar için “İyi ki” dedim.
Görev yaptığınız şehirlerde yalnızca kamu hizmetlerine değil, insanların bir araya gelmesine de önem verdiniz. Erzurum’un tel helvası geleneği gibi mahalle kültürünü yaşatan etkinliklere destek oldunuz. Toplumsal dayanışmayı güçlendiren bu tür geleneklerin bugün hâlâ önemli olduğunu düşünüyor musunuz?
Elbette, hem de her zamankinden daha önemli. Tel helvası geleneği gibi buluşmalar yalnızca bir tatlı ikramı değildir; komşunun komşuyla, mahallenin birbiriyle kaynaştığı bir dayanışma okuludur. Ekranların insanı yalnızlaştırdığı bir çağda bizi ayakta tutan, işte bu sıcak buluşmalardır. Devlet güvenliği sağlar; ama huzuru asıl ayakta tutan, birbirine kenetlenmiş bir mahalledir. Bir mahalleyi en iyi, kapısı birbirine açık komşular korur.

Kaymakam olarak atandığınız günden bu yana unutamadığınız anınız nedir diye sorsam ne derdiniz?
Bu soruya en içten cevabı aslında geçtiğimiz günlerde verdim. 1998’de, henüz çok gençken altı ay kaymakam vekilliği yaptığım Bilecik’in Yenipazar ilçesine, tam yirmi sekiz yıl sonra bu kez bakan olarak gittim. Aynı sokaklarda yürürken beni hatırlayan insanların gözündeki o sıcaklık, işte unutamadığım andır. Çünkü anladım ki makamlar değişir, ama insanla kurduğun gönül bağı yirmi sekiz yıl sonra bile yerinde durur.
Makamlar geçer; ama bir ilçeye bıraktığın gönül bağı, yirmi sekiz yıl sonra bile seni bekler. Devletin en güzel yüzü, derdini anlatan vatandaşın gözündeki o “duyuldum” rahatlamasıdır.
Sahada gece nöbetinde olan bir polise, bir jandarmaya ya da bekçiye baktığınızda kendi geçmişinizden veya taşradaki günlerinizden ne görüyorsunuz? Onlara bir bakan olarak değil de içlerinden biri olarak ne söylemek istersiniz?
O nöbette kendimi görüyorum. Ben de bu devlete taşradan, imkânsızlıklar içinde ama büyük bir aşkla hizmet etmeye başladım. Onlara şunu söylerim: Beklediğin o kapının önünde kendi babanın, koruduğun o sokakta kendi kardeşinin, kolladığın o evde kendi evladının olduğunu düşün.
Milletin her bir ferdini kendi annesi, babası, kardeşi, evladı bilen bir teşkilatız. Nöbet bir angarya değil, bir sevdadır; biz bu millete mecburiyetle değil, aşkla bekçilik ediyoruz.
Kendi çocukluğunuza ne demek istersiniz?
İnsan çocukluk dönemlerinde, gençlik dönemlerinde daha heyecanlı oluyor, daha atak oluyor, daha idealist oluyor. Bir adım sonrasını hesap etmeme, anlık yaşama, tepkisel davranma gibi... Şimdi gençliğime, çocukluğuma bakıyorum. Ben de böyle kanımın deli aktığı zamanlarda fevri davranışlarım olmuş. Bizde 40 yaş olgunluk yaşıdır. İnsan 40 yaşına geldiği zaman olgunluk dönemine ulaşmış ve daha ağır başlı, daha sakin, hayatı daha dingin değerlendirme şansı ve imkânı oluyor.
O yüzden kendime her zaman en başta sabrı tavsiye ediyorum. Hemen fevri hareket etmemeyi tavsiye ediyorum. İnsanları daha fazla dinlemeyi tavsiye ediyorum. O zamanlar insan dünyanın kendi etrafında şekillendiğini düşünüyor. Daha çok kendi merkezli olarak düşünüyor. Ama şimdi geldiğimiz yaptığımız görev itibariyle daha vatandaş odaklı düşünüyoruz. Onları dinlemeye daha fazla özen gösteriyoruz, ihtimam gösteriyoruz. Böyle olunca aslında çözüm de kendiliğinden geliyor.
Keşkeleriniz var mı Sayın Bakanım?
Yani her insanın hayatında olduğu gibi benim hayatımda da keşkeler var. Mesela onlardan bir tanesi ben babamı çok seviyordum. Babam benim için hayattaki en büyük insanlardan birisiydi, rol model insanlardan birisiydi. Onu kaybetmekten de korkuyordum. Yani bunu dışarıya söyleyemiyordum ama kendi kendime itiraf edebiliyordum. "Bir gün babamı kaybedersem ne yaparım?" diye korkuyordum. Mesela babamı hayatımda onu ne kadar sevdiğimi hiç söyleyemedim. Gençler bazı şeyleri yarına bırakmasın. Belki yarın hiç gelmeyebilir.
Annelerimiz, babalarımız bizim için son derece kıymetli. Onlar hayatımızdaki en güzel varlıklar. Zaman zaman annemize, babamıza onları sevdiğimizi söylemeli, kıymet verdiğimizi söylemeli ve sarılmalıyız. Belki yarın geç olabilir.
Anadolu’nun bağrından çıkmış bir devlet adamı olarak çocukluğunuzun o imkânsızlıklarının veya taşra hayatının size ne kazandırdığını düşünüyorsunuz? Bugün Türkiye’nin en kritik makamlarından birinde karar alırken geçmişte yaşadığınız tecrübeler karar süreçlerinizi nasıl etkiliyor?
İmkânsızlık bana iki şey öğretti: Kıymet bilmeyi ve sabretmeyi. Yokluğu bilen insan, bir vatandaşın derdini masada bir dosya olarak değil, bir hayat olarak görür. Bugün bir karar alırken o kararın en yoksul haneye nasıl dokunacağını önce düşünürüm. Yokluğu bilen el, bollukta şımarmaz; taşranın bize öğrettiği ilk ders budur.