Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul

Bir dönem zayıflama çayları, ardından mide küçültme operasyonlarıyla gündeme gelen hızlı kilo verme yöntemlerinde son dönemdeki yeni trend zayıflama iğneleri oldu. Sosyal medyada milyonlarca kişinin takip ettiği isimlerin de kullanımıyla popüler hale gelen bu ilaçlar, kısa sürede ciddi kilo kaybı sağlamaları nedeniyle yoğun ilgi görüyor.
İştahı baskılayarak uzun süre tokluk hissi oluşturan bu ilaçlar, özellikle obezite tedavisinde önemli bir seçenek olarak öne çıkıyor. Kullanıcıların önemli bir kısmı birkaç ay içerisinde dikkat çekici kilo kayıpları yaşayabiliyor. Ancak uzmanlara göre bu durum, ilacın herkes tarafından gelişigüzel kullanılabileceği anlamına gelmiyor.

Uzmanların dikkat çektiği en önemli noktalardan biri ise tedavinin sonlandırılmasıyla birlikte ortaya çıkabilecek süreç. Zayıflama iğnelerinin etkisinin ortadan kalkmasıyla iştahın yeniden artabildiği, kişinin eski beslenme alışkanlıklarına dönmesi halinde verdiği kiloların geri alabileceği belirtiliyor. Bu nedenle uzmanlar, kalıcı kilo kontrolünün yalnızca ilaç kullanımına değil; sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve yaşam tarzı değişikliklerine bağlı olduğunun altını çiziyor.
Özellikle sosyal medya etkisiyle doktor tavsiyesi olmadan kullanılan zayıflama iğneleri ciddi sağlık sorunlarına da yol açabiliyor. Uzmanlar, bazı kronik hastalıklara sahip kişilerde bu ilaçların risk oluşturabileceğini belirtiyor.
Son yılların en çok konuşulan kilo verme yöntemlerinden biri haline gelen zayıflama iğneleri, obeziteyle mücadelede önemli bir araç olarak görülse de uzmanlar tek başına mucize çözüm olmadığı konusunda uyarıyor.
İstanbul Atlas Üniversitesi DIMER Diyabet ve Obezite Merkezi Direktörü Prof. Dr. Mustafa Kanat, Tgrthaber.com Özel Haber Editörü Zeynep Gizem Er'e yaptığı açıklamada obezite için yeni bir tedavi yöntemi olarak görülen zayıflama iğnelerinin kilo kaybındaki etkilerini, riskli hasta gruplarını, yan etkilerini ve bağımlılık korkusunu değerlendirdi.

Zayıflama iğneleri ile obezitenin yönetilmesinde köklü bir paradigma değişikliği yaşandığını vurgulayan Prof. Dr. Kanat, 25 kilograma kadar kilo verilebildiğinin altını çizdi:
''Son 10 yıl içerisinde obezite ve tip 2 diyabet tedavisinde belki de en önemli bilimsel gelişmelerden birine tanıklık ediyoruz. ''İnkretin bazlı tedaviler'' olarak adlandırılan yeni nesil ilaçlar, daha önce ulaşamadığımız düzeylerde kilo kaybı sağlayarak obezite tedavisinde adeta yeni bir dönemin kapısını araladı. Bu ilaçların temelinde, normalde bağırsaklarımızdan salgılanan ve iştah kontrolünde önemli rol oynayan iki doğal hormon bulunuyor: GLP-1 (Glukagon Benzeri Peptid-1) ve GIP (Glukoza Bağımlı İnsülinotropik Polipeptid). Bu hormonlar, yemek sonrasında beyine 'tokluk' sinyali göndererek iştahı azaltıyor ve enerji alımını sınırlandırıyor. Ancak obezitesi olan birçok kişide bu sistem gerektiği gibi çalışmıyor. Bir başka ifadeyle, beyinde bu hormonların etkisine karşı bir tür direnç gelişiyor. Buna ''İnkretin Direnci'' diyoruz. Sonuç olarak kişi yeterince tok hissetmiyor ve enerji alımı artmaya devam ediyor. İşte yeni nesil ilaçlar tam bu noktada devreye giriyor. GLP-1 reseptör agonistleri (örneğin Ozempic ve benzeri ilaçlar) veya hem GIP hem de GLP-1'i hedefleyen çift etkili tedaviler (Mounjaro) vücuttaki bu hormonların etkisini normal seviyelerin birkaç kat üzerine çıkarıyor. Böylece beyindeki direnç büyük ölçüde aşılabiliyor, iştah belirgin şekilde azalıyor ve kişi daha az yemek yiyerek kilo vermeye başlıyor. Elde edilen sonuçlar gerçekten olağanüstü. Bu tedavilerle birçok hasta birkaç ay içerisinde 10–15 kilogram veya daha fazla kilo verebiliyor. Uzun dönem çalışmalarda ise başlangıç vücut ağırlığının yüzde 15–25'ine ulaşan kilo kayıpları bildiriliyor. Bu nedenle bugün obezite tedavisinde yalnızca yeni bir ilaç grubundan değil, hastalığın yönetiminde köklü bir paradigma değişikliğinden söz ediyoruz. İnkretin bazlı tedaviler, obezitenin bir irade sorunu değil, biyolojik temelleri olan kronik bir hastalık olduğunu bir kez daha ortaya koyarken, milyonlarca insan için daha etkili ve bilimsel bir tedavi seçeneği sunuyor.''

Her hastanın metabolik haritasının farklı olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Kanat, tedavinin genetik faktörler nedeniyle her 10 kişiden 1'inde başarısız olabileceğini belirterek, hayati risk taşıyan ve uzak durması gereken risk gruplarını açıkladı:
''İnkretin bazlı tedaviler günümüzde obezite tedavisinde elimizdeki en etkili ilaç seçenekleri arasında yer alıyor. Yapılan çalışmalar, bu ilaçların yaklaşık yüzde 85-90 oranında hastada anlamlı kilo kaybı sağladığını gösteriyor. Ancak her tedavide olduğu gibi burada da bireysel farklılıklar söz konusu. Yaklaşık yüzde 10-15'lik bir hasta grubunda, ilacın düzenli kullanımına rağmen beklenen düzeyde kilo kaybı görülmeyebiliyor. Bunun nedenleri henüz tam olarak aydınlatılmış değil. Genetik faktörler, iştah düzenleyici mekanizmalardaki farklılıklar ve bireysel metabolik özelliklerin bu yanıtta rol oynadığı düşünülüyor. Bu ilaçlar özellikle diyet, egzersiz ve yaşam tarzı değişikliklerine rağmen yeterli kilo veremeyen obez bireyler için önemli bir tedavi seçeneği oluşturuyor. Ayrıca tip 2 diyabet, hipertansiyon, uyku apnesi veya yağlı karaciğer hastalığı gibi obeziteye bağlı sağlık sorunları bulunan kişilerde de önemli faydalar sağlayabiliyor. Bu ilaçların en önemli ve kesin kullanım engellerinden biri, ailesinde veya kendisinde medüller tiroid kanseri ya da Multiple Endokrin Neoplazi Tip 2 (MEN-2) adı verilen kalıtsal bir hastalık bulunan kişilerdir. Bu hasta grubunda ilaçların kullanılmasını önermiyoruz. Bunun dışında daha önce pankreatit (pankreas iltihabı) geçirmiş kişilerde tedavi kararı dikkatle değerlendirilmeli ve yakın takip altında uygulanmalıdır. Ancak bu durumlar dışında, uygun hasta seçildiğinde bu ilaçların kullanımını engelleyen ciddi bir kısıtlama bulunmamaktadır.''

Kanat, zayıflama iğnelerine ek olarak sağlıklı beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivitenin de ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtti:
''Bu ilaçların başarısı ne kadar etkileyici olursa olsun, tedavinin tüm yükünü ilaca bırakmak doğru bir yaklaşım değildir. Obezite kronik bir hastalıktır ve kalıcı başarı ancak yaşam tarzı değişiklikleriyle birlikte mümkündür. İnkretin bazlı tedaviler iştahı azaltarak ve kişinin daha az kalori almasını sağlayarak kilo kaybını kolaylaştırır. Ancak sağlıklı beslenme alışkanlıkları ve düzenli fiziksel aktivite tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır. Diyet ve egzersiz yalnızca kilo kaybını artırmakla kalmaz, aynı zamanda kas kütlesinin korunmasına, metabolik sağlığın iyileşmesine ve yaşam kalitesinin artmasına da katkı sağlar. Belki de daha önemlisi, verilen kilonun korunmasında yaşam tarzı değişiklikleri belirleyici rol oynar. Çünkü ilaç bırakıldıktan sonra eski beslenme alışkanlıklarına dönülmesi halinde kaybedilen kiloların önemli bir kısmı geri alınabilir. Bu nedenle hedefimiz sadece kilo verdirmek değil, sağlıklı yaşam alışkanlıklarını kalıcı hale getirerek elde edilen başarıyı uzun vadede koruyabilmektir. Kısacası, bu ilaçlar obezite tedavisinde son derece güçlü bir araçtır; ancak en iyi sonuçlar, ilaç tedavisinin sağlıklı beslenme ve düzenli egzersizle desteklendiği durumlarda elde edilir.''

Tartıdaki hızlı düşüşün her zaman sağlıklı bir erime anlamına gelmediğinin altını çizen Prof. Dr. Kanat, kas kaybı riskini minimize etmenin yollarını ve tıp dünyasındaki en son bilimsel gelişmeleri paylaştı:
''Hızlı kilo kaybı söz konusu olduğunda en sık sorulan sorulardan biri, verilen kilonun ne kadarının yağdan, ne kadarının kas dokusundan geldiğidir. Aslında bu durum yalnızca inkretin bazlı tedavilere özgü değildir. İster yoğun diyet programlarıyla, ister bariyatrik cerrahiyle, isterse GLP-1 veya GIP/GLP-1 temelli ilaçlarla sağlansın, belirgin kilo kaybına genellikle belirli ölçüde kas kaybı da eşlik eder. Mevcut veriler, verilen toplam kilonun yaklaşık yüzde 10 ila 25'inin yağsız vücut kütlesinden, yani büyük ölçüde kas dokusundan kaynaklanabileceğini göstermektedir. Ancak bu oran kişiden kişiye önemli farklılıklar gösterir. Kas kaybının derecesini belirleyen en önemli faktörler arasında yeterli protein alımı ve düzenli fiziksel aktivite yer alır. Özellikle direnç egzersizleri ve kas güçlendirmeye yönelik aktiviteler, kas kütlesinin korunmasında kritik rol oynar. Bu nedenle kilo verme sürecinde amaç yalnızca tartıdaki rakamı düşürmek değil, mümkün olduğunca yağ dokusunu azaltırken kas kütlesini korumaktır. Dengeli protein tüketimi ve düzenli egzersiz bu hedefe ulaşmanın temel taşlarıdır. Öte yandan, kas kütlesinde bir miktar azalma görülse bile bu durum her zaman kas fonksiyonlarının bozulduğu anlamına gelmez. Tam tersine, kilo kaybıyla birlikte kas dokusu içerisindeki yağ birikiminin azalması, kasların daha verimli çalışmasını sağlayabilir. Bu nedenle birçok hastada fiziksel performansın arttığı, günlük aktivitelerin daha rahat yapılabildiği ve yürüme kapasitesinin belirgin şekilde iyileştiği gözlenmektedir. Nitekim klinik çalışmalarda kullanılan yürüme ve fiziksel performans testlerinde, anlamlı kilo kaybı sağlayan hastalarda çoğu zaman belirgin fonksiyonel kazanımlar saptanmaktadır. Bilim dünyası da bu konuyu yakından takip ediyor. Son yıllarda dikkat çeken araştırma alanlarından biri, kas gelişimini sınırlayan bir protein olan miyostatini hedefleyen tedavilerdir. Günümüzde miyostatin monoklonal antikorlarının, GLP-1 bazlı kilo verme tedavileriyle birlikte kullanılmasını araştıran çalışmalar devam etmektedir. Bu yaklaşımın amacı, güçlü kilo kaybı sağlanırken kas kütlesindeki azalmayı en aza indirmek ve tedavinin uzun dönem faydalarını daha da artırmaktır.''

Tedavinin ilk dönemlerinde sıklıkla karşılaşılan mide ve bağırsak hassasiyetlerine değinen Prof. Dr. Kanat, hızlı kilo kaybına bağlı olarak safra kesesi hastalıklarında artış görüldüğünü ifade etti:
''En sık karşılaşılan yan etkiler sindirim sistemiyle ilişkilidir. Özellikle tedavinin ilk haftalarında veya doz artırımlarının yapıldığı dönemlerde bulantı görülebilir. Bu şikâyet çoğu zaman yağlı ve ağır yemeklerden sonra daha belirgin hale gelir. Bazı hastalarda aşırı yemek yenmesi durumunda kusma da ortaya çıkabilir. Ancak bu yakınmalar genellikle geçicidir ve tedaviye devam edildikçe büyük ölçüde azalır. Ciddi yan etkiler açısından değerlendirildiğinde, hızlı kilo kaybına bağlı olarak safra kesesi taşı oluşumu ve safra kesesi hastalıklarında hafif bir artış görülebilmektedir. Bu nedenle önceden safra kesesi taşı bulunan hastaların tedavi öncesinde dikkatli değerlendirilmesi yararlı olabilir. Pankreatit (pankreas iltihabı) konusu ise uzun yıllardır yakından izlenmektedir. Ancak bugüne kadar elde edilen geniş klinik veri tabanları ve düzenleyici kurumların incelemeleri, GLP-1 bazlı tedavilerin pankreatit riskinde belirgin bir artışa yol açtığını göstermemiştir. Hem ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) hem de Avrupa İlaç Ajansı (EMA), mevcut veriler ışığında bu konuda anlamlı bir risk artışı saptamamıştır.''

Kullanıcıların en büyük korkularından biri olan bağımlılık konusuna değinen Prof. Dr. Kanat, hastaların yaşadığı endişenin psikolojik zeminini anlattı:
''Psikolojik bağımlılık açısından bakıldığında ise bu ilaçlar klasik anlamda bağımlılık yapan ilaçlar değildir. Ancak başarılı kilo kaybı yaşayan bazı kişilerde ilacı bıraktıktan sonra tekrar kilo alma endişesi gelişebilir. Bu durum biyolojik bağımlılıktan çok, obezitenin kronik ve tekrarlama eğilimi yüksek bir hastalık olmasının doğal bir sonucudur.''
İğne bırakıldığında beyindeki tokluk merkezleri üzerindeki etkinin zamanla azalacağını belirten Mustafa Kanat, açlık hissinin yeniden artabileceği ve kilo alma eğiliminin geri dönebileceğini söyledi:
''Obezitenin temel biyolojik mekanizmalarından biri, iştahı düzenleyen hormonlara karşı gelişen dirençtir. Özellikle GLP-1 ve GIP gibi inkretin hormonlarının beyindeki tokluk merkezleri üzerindeki etkisi zamanla azalır. İnkretin direnci gelişir. İnkretin bazlı tedaviler bu sorunu, söz konusu hormonların etkisini birkaç kat artırarak aşar. Tedavi sırasında beyindeki tokluk sinyalleri güçlenir, açlık hissi azalır ve kişi daha kolay kilo verir. Ancak ilaç bırakıldığında hormon düzeyleri yeniden doğal seviyelerine döner. Buna karşılık yıllar içinde gelişmiş olan inkretin direnci kısa sürede ortadan kalkmaz. Dolayısıyla iştah baskılayıcı etkinin kaybolmasıyla birlikte açlık hissi yeniden artabilir ve kilo alma eğilimi geri dönebilir. Buradaki temel hedef, ilaç kullanımı sırasında yeni ve sürdürülebilir yaşam alışkanlıkları kazanmaktır. Düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı beslenme, yeterli protein alımı ve davranış değişiklikleri uzun dönemde kilo korumanın temelini oluşturur. Bazı hastalarda ise obezitenin kronik doğası nedeniyle tedavinin uzun süre devam etmesi gerekebilir. Özetle, inkretin bazlı tedaviler kilo vermeyi son derece kolaylaştıran güçlü araçlardır; ancak kalıcı başarı yalnızca ilaçla değil, yaşam tarzındaki kalıcı değişikliklerle mümkündür. Aksi halde, ilaç kesildiğinde iştahın geri dönmesi ve verilen kiloların yeniden alınması beklenen bir durumdur. Bu nedenle obezite tedavisine kısa süreli bir “kilo verme programı” değil, uzun vadeli bir hastalık yönetimi yaklaşımı olarak bakmak gerekir.''