Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul

İsrail hükümeti, 28 Haziran 2026 Pazar günü yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında, 1915 olaylarını "Ermeni soykırımı" olarak tanımlayan bir karar tasarısını oybirliğiyle onayladı. Kararın, Güney Kafkasya'daki hassas dengeleri etkileyebileceği ancak Azerbaycan'ın Türkiye ile olan stratejik ortaklığını koruyarak esnek ve çok yönlü diplomasiyi sürdüreceği düşünülüyor. Peki Türkiye - İsrail ilişkileri hangi boyuta evrilecek? Gerilimin sonuçları neler olabilir?
Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet Gökhan Özçubukçu, konuya ilişkin tüm süreci Tgrthaber.com Özel Haber Şefi Bengü Sarıkuş'a anlattı. Özçubukçu, konunun Knesset'te yasalaşması durumunda diplomatik kanalların kopmasından ziyade, ilişkilerin "kontrollü bir gerilim" evresine gireceğine dikkat çekti.

İsrail, uzun yıllar boyunca stratejik ilişkileri ve bölge dengelerini gözeterek 1915 olaylarına dair resmi bir tanım yapmaktan kaçınmıştı. Bu tutum değişikliğinin sebebi ne?
Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet Gökhan Özçubukçu: İsrail’in 1915 olaylarına ilişkin uzun yıllar boyunca resmi bir tanım yapmaktan kaçınması, yalnızca tarihsel olaylara dair farklı değerlendirmeler bağlamı dışında, aynı zamanda dış politika önceliklerinin dönemsel olarak şekillenmesiyle de ilişkilendirilebilir. Devletlerin bu tür hassas tarihsel başlıklara ilişkin tutumları, çoğu zaman normatif tarih okumasından ziyade, uluslararası sistemdeki stratejik konumlanmaları, ittifak ilişkileri ve bölgesel öncelikler tarafından belirlenmektedir.
Bu çerçevede İsrail dış politikasının genel karakteri değerlendirildiğinde, özellikle güvenlik merkezli yaklaşımın ve bölgesel ittifakların sürekliliğini koruma eğiliminin belirleyici olduğu görülmektedir. Bu durum, tarihsel ve sembolik konuların dış politika gündeminde daha ihtiyatlı bir şekilde ele alınmasına zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla söz konusu mesele, yalnızca geçmişe ilişkin bir tarihsel tartışma değil, aynı zamanda dış politika araçlarının kullanımında dikkatli bir denge gözetilmesi gereken bir alan olarak değerlendirilmiştir.

İsrail’in Türkiye ile ilişkileri de bu çerçevede önemli bir belirleyici unsur olmuştur. Doğu Akdeniz’den Orta Doğu güvenlik mimarisine, enerji hatlarından savunma ve istihbarat iş birliklerine kadar uzanan çok boyutlu ilişki yapısı, iki ülke arasındaki temasların stratejik niteliğini güçlendirmiştir. Türkiye’nin NATO üyeliği ve bölgesel krizlerde oynadığı rol, İsrail açısından bu ilişkiyi daha da hassas hale getiren unsurlar arasında yer almaktadır.
Benzer şekilde Azerbaycan ile geliştirilen ilişkiler de İsrail açısından Güney Kafkasya’da önemli bir denge unsuru oluşturmuştur. Enerji güvenliği, savunma sanayii ve teknolojik iş birlikleri üzerinden şekillenen bu ilişki, İsrail’in bölgesel açılım kapasitesini destekleyen unsurlar arasında değerlendirilmektedir. Tüm bu unsurlar birlikte ele alındığında, geçmiş dönemlerde izlenen yaklaşımın, uluslararası ilişkiler literatüründe devletlerin normatif söylem ile stratejik çıkarlar arasında kurduğu dengeyi ifade eden bir “ihtiyatlı dış politika pratiği” niteliği taşıdığı söylenebilir. Bu bağlamda söz konusu tutum, bir tercih olmaktan ziyade, çok boyutlu dış politika zorunluluklarının ürettiği bir denge davranışı olarak da okunabilir.

İsrail’in özellikle şu dönemde (Haziran 2026) böyle bir adım atmasının ardındaki temel motivasyon nedir?
Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet Gökhan Özçubukçu: Böyle bir kararın tek bir neden üzerinden açıklanması genellikle yeterli bir analiz çerçevesi sunmaz. Uluslararası ilişkilerde bu tür sembolik kararlar çoğunlukla birden fazla dinamiğin kesişiminde ortaya çıkar ve her biri farklı düzeylerde etkide bulunur. İsrail örneğinde de olası motivasyonlar, hem iç siyasal yapı hem de dış politika iletişimi ve bölgesel konjonktür birlikte ele alınarak değerlendirilmelidir.
İlk olarak iç politika faktörü belirleyici unsurlar arasında yer almaktadır. Koalisyon yapısının kırılgan olduğu siyasi sistemlerde, hükümetlerin iç kamuoyunu konsolide etme, siyasi tabanı mobilize etme veya farklı siyasi aktörler arasında denge kurma ihtiyacı dış politika söylemlerine de yansıyabilmektedir. Bu tür durumlarda tarihsel ve sembolik nitelikteki konular, yalnızca geçmişe ilişkin bir değerlendirme olmaktan çıkarak iç siyasi destek üretme aracı haline gelebilmektedir.
İkinci olarak dış politika iletişimi ve uluslararası görünürlük boyutu dikkate alınmalıdır. Devletler zaman zaman belirli konularda daha görünür ve net pozisyon alarak, uluslararası kamuoyuna mesaj verme, diplomatik duruşlarını pekiştirme veya belirli anlatıları güçlendirme amacı güdebilir. Bu tür sembolik adımlar, dış politika söyleminin görünürlüğünü artıran ve devletin uluslararası alandaki pozisyonunu yeniden çerçeveleyen bir işlev görebilmektedir.
Üçüncü olarak bölgesel ve ikili ilişkiler bağlamı etkili bir faktör olarak değerlendirilebilir. Türkiye ile ilişkilerin dönemsel olarak gerilimli seyrettiği durumlarda, bu tür kararların zamanlaması ve siyasi anlamı daha geniş bir diplomatik atmosfer içinde şekillenmektedir. Ancak burada belirleyici olan tek başına ikili ilişkilerden ziyade, bölgesel düzeydeki genel güvenlik algısı ve diplomatik etkileşim alanıdır.

Buna ek olarak, bu tür kararların uluslararası alanda oluşturduğu algısal etki de göz ardı edilmemelidir. Sembolik nitelikteki siyasi açıklamalar, yalnızca ilgili ülkeler arasında olmuyor, aynı zamanda uluslararası kamuoyu ve üçüncü aktörler nezdinde de farklı yorumlamalara yol açabilmektedir. Bu durum, dış politika kararlarının sadece hukuki veya tarihsel boyutuyla değil, aynı zamanda algı yönetimi boyutuyla da ele alınmasını gerekli kılmaktadır.
Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın konuya ilişkin yaklaşımı da önem taşımaktadır. Ankara, söz konusu türden tek taraflı tarihsel değerlendirmelerin siyasi karar süreçlerine konu edilmesine karşı çıkarak, bu meselelerin arşiv belgeleri, akademik çalışmalar ve uluslararası hukuk çerçevesinde faaliyet gösteren bağımsız bilimsel platformlar aracılığıyla ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin tarihsel konuların siyasallaştırılmasının diplomatik gerilimleri artırabileceğine dair genel dış politika tutumunu yansıtmaktadır.

Sonuç olarak, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde dönemsel olarak yaşanan gerilimlerin de bu tür kararların bağlamını etkileyebildiği görülmektedir. Bu nedenle söz konusu adımın, tek bir nedene indirgenemeyecek, jeopolitik dönüşümler, İsrail’in iç siyasi hesaplamaları ve bölgesel diplomatik denklemlerin kesişiminde şekillenen çok katmanlı bir dış politika tercihi olarak değerlendirilmesi daha isabetli olacaktır.

İsrail, Türkiye ile ipleri koparırken Azerbaycan ile olan ilişkilerini riske atmış mı oluyor?
Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet Gökhan Özçubukçu: Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler, tarihsel olarak iş birliği ve gerilim döngüleri içerisinde ilerlemiş, özellikle son yıllarda ise dönemsel dalgalanmalar göstermiştir. Bu ilişkiler, her iki ülke açısından da tamamen ikame edilemeyen stratejik alanlara sahip olduğu için genellikle “tam kopuş” yerine kontrollü gerilim ve seçici iş birliği modeli içerisinde şekillenmektedir. Bu durum, iki ülkenin de bölgesel güvenlik mimarisi, enerji hatları, ticaret ve istihbarat paylaşımı gibi alanlarda karşılıklı bağımlılık ilişkisi içerisinde olmasından kaynaklanmaktadır.
Bu çerçevede Azerbaycan, Güney Kafkasya diplomasisinin en kritik aktörlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Azerbaycan’ın hem Türkiye ile stratejik müttefiklik düzeyi hem de İsrail ile geliştirdiği enerji, savunma ve teknoloji temelli ilişkiler, onu bölgesel denge açısından özel ve çok katmanlı bir konuma yerleştirmektedir. Bu üçlü yapı, klasik ittifak ilişkilerinden farklı olarak, esnek ve çok yönlü bir diplomatik denge mekanizması üretmektedir.

Bu noktada Azerbaycan’ın resmi yaklaşımı da dikkat çekicidir. İsrail’in söz konusu açıklamalarının ardından Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada, tarihi gerçeklerin çarpıtılarak siyasi bir araç haline getirilmesinin bölgesel barış çabalarını zayıflatabileceği vurgulanmış ve İsrail’e ilgili kararı yeniden değerlendirme çağrısı yapılmıştır. Aynı açıklamada, Azerbaycan’ın her türlü siyasi baskıya rağmen uluslararası hukukun temel ilkelerine bağlı kalma, tarihi meselelerde bilimsel ve nesnel yaklaşımı savunma ve bölgede kalıcı barışın tesisine katkı sunma yönündeki kararlı tutumunu sürdüreceği ifade edilmiştir.
Bu yaklaşım, Azerbaycan’ın dış politikasında normatif ilkeler ile stratejik çıkarlar arasında kurduğu dengeyi göstermesi açısından önem taşımaktadır.
Bu bağlamda dikkat çekici bir diğer unsur, Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın son dönemde yaptığı açıklamalardır. Paşinyan’ın, tarihsel meselelerin güncel siyasi ve jeopolitik rekabetlerin bir parçası haline getirilmesine dahil olmayacaklarını ifade etmesi, Güney Kafkasya’da bu tür başlıkların ne kadar hassas ve çok taraflı sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir. Bu yaklaşım, tarihsel meselelerin yalnızca ikili ilişkiler bağlamında olmaktan çok bölgesel istikrar ve çok taraflı diplomatik denklemler çerçevesinde de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bu çerçevede Azerbaycan’ın dış politikasında iki temel unsur öne çıkmaktadır, birincisi ilkesel denge yaklaşımıdır, yani uluslararası hukuk, egemenlik hakları ve bölgesel istikrarın eş zamanlı olarak korunması, ikincisi ise çok yönlü diplomasi kapasitesidir. Farklı bölgesel ve küresel aktörlerle ilişkilerin aynı anda, esnek fakat dengeli bir şekilde yürütülmesi.
Sonuç olarak, İsrail–Türkiye hattında yaşanan gerilimlerin Azerbaycan’a doğrudan ve otomatik bir kırılma şeklinde yansıması beklenemez. Azerbaycan, mevcut dış politika çizgisi çerçevesinde hem Türkiye ile stratejik ittifakını hem de İsrail ile geliştirdiği iş birliği alanlarını aynı anda sürdürebilen esnek bir diplomatik denge kapasitesine sahiptir. Bu nedenle süreç, tek yönlü bir risk üretiminden ziyade, Güney Kafkasya’da çok katmanlı ilişkilerin yeniden dengelendiği ve tarafların mevcut pozisyonlarını daha dikkatli biçimde yeniden konumlandırdığı bir dönem olarak değerlendirilmelidir.

Bu kararın İsrail Parlamentosu’nda (Knesset) nihai onayı alması durumunda, Türkiye ile ilişkileri hangi aşamaya geçer?
Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet Gökhan Özçubukçu: Eğer söz konusu karar İsrail Parlamentosu (Knesset) tarafından nihai olarak onaylanırsa, Türkiye–İsrail ilişkilerinde kısa vadede yüksek yoğunluklu diplomatik gerilim yaşanması muhtemeldir. Bu tür kararlar, tarihsel bir değerlendirme çerçevesi haricinde, daha çok siyasi bir pozisyonlanma olarak algılandığı için, doğrudan karşılıklı güven algısını etkileyen bir nitelik taşımaktadır.
Bu noktada özellikle altı çizilmesi gereken husus, söz konusu türden kararların tarihsel olayların nesnel ve akademik değerlendirilmesinden ziyade, güncel siyasi konjonktür içerisinde şekillenen politik tercihler niteliği taşıdığıdır. Bu bağlamda, kararın tarihsel gerçeklerin çok katmanlı ve bilimsel yöntemlerle ele alınması yaklaşımından uzaklaştığı, daha ziyade siyasi anlam yüklemeler üzerinden inşa edildiği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu durum, tarihsel meselelerin uluslararası ilişkilerde bir araçsallaştırma alanına dönüşmesi riskini de beraberinde getirmektedir.
Kısa vadede bu gelişmenin diplomatik yansımaları, daha çok söylem düzeyinde bir sertleşme ve karşılıklı siyasi açıklamaların görünürlüğünde artış şeklinde kendini gösterebilir. Devletler arasındaki diplomatik kanalların tamamen kopmasından ziyade, mevcut temasların daha temkinli ve düşük profilli bir çerçevede yürütülmesi söz konusu olabilir. Bu süreçte, resmî temasların niteliğinde bir yeniden ayarlama yapılması ve bazı görüşme düzeylerinin daha dikkatli bir diplomatik dil üzerinden sürdürülmesi olasıdır.

Kamu diplomasisi alanında ise tarafların uluslararası platformlarda kendi tezlerini daha güçlü biçimde vurgulaması ve söylem farklılıklarının daha belirgin hale gelmesi beklenebilir. Ancak bu durum, otomatik olarak kurumsal ilişkilerin kesilmesi anlamına gelmeyip, daha çok siyasi söylem yoğunluğunun arttığı bir dönem olarak değerlendirilmelidir.
Orta vadede ise ilişkilerin tamamen kopması yerine, uluslararası sistemin yapısal gerçekleri ve bölgesel zorunluluklar nedeniyle kontrollü gerilim modeli içerisinde devam etmesi daha yüksek ihtimal olarak değerlendirilmektedir. Türkiye ve İsrail, enerji güvenliği, ticaret, bölgesel istikrar ve güvenlik mimarisi gibi alanlarda belirli düzeyde karşılıklı bağımlılık ilişkisine sahip iki aktördür.
Uzun vadede ilişkilerin yeniden normalleşmesi ise genellikle üç temel faktöre bağlıdır, bölgesel tehdit algılarının yeniden tanımlanması, diplomatik arabuluculuk kanallarının yeniden aktif hale gelmesi ve ekonomik karşılıklı bağımlılık düzeyinin korunmasıdır. Bu çerçevede Knesset onayı, ilişkilerde mutlak bir kopuş noktasından ziyade, diplomatik ilişkilerin yeni bir faza geçtiği, daha düşük yoğunluklu ancak daha temkinli ve kontrollü bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilebilir.
Son olarak, bu süreçte sembolik nitelikteki siyasi kararların oluşturduğu algısal etkiler, ilişkilerin seyrini belirleyen en kritik unsurlardan biri olmaya devam edecektir. Özellikle tarihsel gerçeklerden uzak ve daha çok siyasi değerlendirmeler üzerinden şekillenen yaklaşımlar, diplomatik güven ortamını zayıflatan bir faktör olarak öne çıkmaktadır.