Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Rusya, Suriye’deki askeri varlığını tamamen sona erdirmiyor. Hmeymim ve Tartus’taki sivil tesislerin Şam yönetimine devredilmesi, askeri bölümlerin ise ortak Rusya-Suriye eğitim ve kapasite geliştirme merkezlerine dönüştürülmesi kararlaştırıldı. Peki bu strateji ne anlama geliyor? Ortadoğu’da giderek çok merkezli hale gelen dengede Moskova’nın konumu tam olarak neresi? St. Petersburg Devlet Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler üzerine doktora yapan Buğra Bekir Işılak, Tgrthaber.com Özel Haber Şefi Bengü Sarıkuş'a detaylı analizde bulundu.

Rusya’nın Suriye’deki bazı üslerini sivil yönetime bırakması ne anlama geliyor?
Buğra Bekir Işılak: Suriye ile Rusya arasında 9 Ağustos 2026’da Hmeymim ve Tartus’taki Rus varlığının geleceğine ilişkin varılan mutabakat, yalnızca iki üssün statüsünü değiştiren teknik bir düzenleme olarak görülmemelidir. Yaklaşık 18 ay süren müzakereler sonucunda sivil nitelikteki tesislerin Suriye devletinin yönetimine devredilmesi, askerî tesislerin ise ortak Rusya-Suriye eğitim ve kapasite geliştirme merkezlerine dönüştürülmesi kararlaştırılmıştır.
Mutabakat hükümlerinin uygulanması için en fazla üç aylık bir geçiş süresi öngörülmektedir. Böylece Rusya Suriye’den çekilmemekte; ancak Esad dönemindeki varlığını yeni Suriye yönetiminin egemenlik hassasiyetlerine ve değişen bölgesel koşullara göre yeniden biçimlendirmektedir. Bu dönüşümün önemini anlamak için Tartus ve Hmeymim’in tarihine bakmak gerekir. Sovyetler Birliği 1971’de Tartus ’ta deniz kuvvetleri için lojistik ve teknik destek tesisi kurmuş, 2017’de yapılan anlaşmayla Rusya’ya 49 yıllık ve 25 yıl daha uzatılabilir kullanım hakkı tanınmıştır. Söz konusu anlaşma Rusya’ya, nükleer güçle çalışan gemi ve denizaltılar da dâhil olmak üzere, aynı anda 11 savaş gemisine kadar konuşlandırma imkânı vermiştir. Tartus, Rusya’nın Akdeniz’deki tek deniz tesisi olması nedeniyle ayrıca önemlidir. Hmeymim ise başlangıçta sivil bir havalimanıyken 2015’te askerî hava üssüne dönüştürülmüş, 2016’daki anlaşmayla Moskova’ya uzun vadeli ve ücretsiz kullanım imkânı sağlanmıştır.

Bugün Suriye’de yaşanan değişim bu nedenle yarım asrı aşan Rus-Suriye ilişkilerinin sona ermesinden çok yeni şartlara uyarlanmasıdır. Hmeymim Havalimanı ve Tartus’taki 4 numaralı ticari rıhtım gibi sivil bölümlerin Şam’a devredilmesi, Suriye egemenliğini daha görünür hâle getirirken, Rusya’nın ülkedeki bağlantısının tamamen kesilmemesini sağlamaktadır. Böylece geçmişte Rusya’nın daha geniş kullanım haklarına sahip olduğu yapı değişirken, sivil tesisler doğrudan Suriye yönetiminin kontrolüne geçmektedir. Tartus ve Hmeymim’in önemi yalnızca Suriye ile sınırlı değildir. İki tesis Rusya açısından Doğu Akdeniz’e erişim sağlarken Afrika’ya uzanan daha geniş bir bağlantının da parçasıdır. Üslerin statüsüne ilişkin müzakerelerin sürdüğü Şubat 2026’da Sergey Lavrov, Suriye’yi Afrika açısından “uygun bir aktarma noktası” olarak nitelendirmiş ve bu tesislerin Afrika’ya insani ve sivil yüklerin ulaştırılmasında kullanılabileceğini belirtmiştir. Ağustos ayında üslerin statüsü farklı bir çerçevede düzenlenmiş olsa da bu yaklaşım, Rusya’nın Suriye’deki varlığının askerî boyutun yanında lojistik, insani ve bölgesel işlevlerle de yeniden tanımlanabileceğini göstermektedir.
Suriye’nin yeni yönetimi açısından baktığımızda, Rusya’nın ülkedeki varlığının sürmesine neden izin veriliyor?
Buğra Bekir Işılak: Yeni Suriye yönetiminin Moskova ile bütün bağlarını koparmaması önemlidir. Şara yönetimi, Esad döneminde Tartus ve Hmeymim için oluşturulan uzun vadeli kullanım şartlarını yeniden değerlendirmiş, ancak Rusya ile ilişkileri sona erdirme yoluna gitmemiştir. Bununla birlikte Esad döneminde Rusya’ya tanınan geniş kullanım imkânlarıyla kıyaslandığında ise yeni düzenleme, Moskova’nın Suriye’deki varlığının yeni dönemin koşullarına göre farklı bir çerçevede şekillendiğini ve Şam yönetimiyle ilişkilerin karşılıklı beklentiler doğrultusunda ele alındığını göstermektedir. Bu noktada Şara’nın Moskova ziyaretleri özellikle dikkat çekicidir. Şara, 15 Ekim 2025’te Moskova’ya gerçekleştirdiği ziyarette Putin ile görüşmüş ve yeni Suriye yönetiminin Rusya ile daha önce yapılan anlaşmalara saygı göstereceği yönünde mesaj vermiştir. Ocak 2026’da gerçekleştirdiği ikinci Moskova ziyaretinde ise ikili ilişkilerin yeniden yapılandırılması, Rusya’nın Suriye’deki varlığının geleceği ve iki ülke arasındaki iş birliğinin yeni dönemde hangi zeminde devam edeceği ele alınmıştır.

Başkan Putin’in Ocak 2026’daki görüşmelerde Rusya-Suriye ilişkilerinin 1944 yılına kadar uzanan derin tarihsel köklere sahip olduğunu vurgulaması da bu açıdan önemlidir. Moskova böylece yeni dönemde ilişkisini yalnızca son on yılın askerî iş birliği üzerinden değil, iki ülke arasındaki daha uzun tarihsel ilişki üzerinden tanımlamaktadır. Şara’nın aynı görüşmedeki, “Rusya, Suriye’de ve bölgede durumun iyileşmesi sürecinde önemli rol oynuyor. Bölgemiz istikrara son derece ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle, bu konudaki girişimlerinizden dolayı minnettarım” sözleri ise yeni yönetimin Moskova’yı yalnızca geçmiş rejimin destekçisi olarak görmediğini, bölgesel istikrara katkı sağlayabilecek bir aktör olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Suriye’nin toprak bütünlüğü de önemli bir ortak zemin oluşturmaktadır.
Putin, Rusya’nın Şam yönetiminin ülkenin toprak bütünlüğünü yeniden tesis etme çabalarını desteklediğini açıkça ifade etmiştir. Yeni yönetimin merkezi devlet otoritesini ülke genelinde güçlendirmeyi hedeflediği düşünüldüğünde, Moskova’nın bu tutumu Şam açısından önem taşımaktadır. İlişkilerin ekonomik boyutu da göz ardı edilmemelidir. Putin, Rus inşaat sektörünün Suriye’nin yeniden inşasına katkı sunmaya hazır olduğunu belirtmiştir. Savaş sonrası altyapı, enerji, ulaşım ve şehirlerin yeniden inşası açısından Rusya’nın teknik ve ekonomik kapasitesinden yararlanmak Şam için önemli bir motivasyon olabilir. Bunun yanında Suriye ordusunun uzun yıllardır büyük ölçüde Sovyet ve Rus menşeli askerî sistemlere dayanan yapısı ile Tartus ve Hmeymim’in ortak eğitim merkezlerine dönüştürülmesi, ilişkilerin askerî eğitim ve kapasite geliştirme boyutunun da devam edebileceğine işaret etmektedir.

Rusya’nın Suriye’deki varlığı, yeni yönetim açısından İsrail’e karşı bir denge unsuru olarak kullanılabilir mi?
Buğra Bekir Işılak: Rusya’nın Suriye’deki varlığını İsrail’e karşı doğrudan bir güvenlik garantisi veya askerî ittifak şeklinde değerlendirmek gerçekçi değildir. Moskova, İsrail dâhil bölgedeki farklı aktörlerle ilişkilerini sürdürmektedir. Bununla birlikte Rusya’nın İsrail’in Suriye topraklarına yönelik saldırılarını eleştirmesi, Golan Tepeleri konusunda Suriye’nin egemenliğini savunması ve ülkenin toprak bütünlüğüne verdiği destek, Şam açısından Moskova’ya önemli bir siyasi ve stratejik denge işlevi kazandırmaktadır. Bu işlev, Suriye’deki güvenlik ortamının değişmesiyle daha anlamlı hâle gelmektedir.
ABD askerî varlığının Suriye’den çekilmesi ve İsrail’in Suriye topraklarına yönelik tekrarlanan saldırıları, ülkedeki dış aktörler arasındaki dengeyi önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu ortamda Rusya’nın Suriye’den tamamen çekilmeyerek varlığını yeni bir formatta sürdürmesi, Şam açısından özellikle İsrail karşısında dış denge ve diplomatik manevra arayışının önemli unsurlarından biri hâline gelebilir. Burada Rusya’dan beklenen doğrudan İsrail’le askerî bir karşılaşmaya girmesi değil; Suriye’nin toprak bütünlüğüne verdiği destek ve ülkedeki varlığıyla Şam’ın siyasi, diplomatik ve stratejik hareket alanını genişleten bir denge unsuru oluşturmasıdır. Bununla birlikte Moskova’nın bölgedeki farklı aktörlerle ilişkilerini aynı anda sürdürmesi ve Suriye’deki rolünün yeni koşullara göre değişmesi, Rusya’nın Şam açısından ne ölçüde bir denge unsuru olabileceğini de belirleyecektir.

Tartus ve Hmeymim’in yeni dönemde tamamen kapatılması yerine, mutabakat kapsamında ortak Rusya-Suriye eğitim ve kapasite geliştirme merkezlerine dönüştürülmesi, Rusya’nın Suriye’nin güvenlik mimarisi içindeki rolünün biçim değiştirerek devam edeceğini göstermektedir. Bu model, Şam açısından yalnızca Rus askerî varlığının korunması anlamına gelmemekte; Suriye güvenlik kurumlarının ve askerî kapasitesinin yeniden oluşturulmasında Moskova’dan yararlanılmasına da imkân verme ihtimalini doğurmaktadır.
Dolayısıyla Rusya’nın dengeleyici etkisi, yalnızca üslerin fiziksel varlığından değil, Suriye’nin kendi caydırıcılık kapasitesinin geliştirilmesine sağlayabileceği katkıdan da kaynaklanabilir. Bu noktada Türkiye çok daha merkezi bir konuma sahiptir. Yeni Şam yönetimiyle siyasi, askerî ve güvenlik ilişkilerini maksimal derecede geliştiren Türkiye, Suriye’nin yeni güvenlik düzeninin başlıca bölgesel aktörlerinin başında gelmektedir. Şam’ın Ankara ile bu kapsamlı ve stratejik ilişkileri geliştirirken Moskova’nın ülkedeki varlığını da tamamen tasfiye etmemesi, iki aktörü birbirinin alternatifi hâline getirmekten ziyade Suriye’nin güvenlik seçeneklerini çeşitlendirme adımı olarak ifade edilebilir. Türkiye ve Rusya’nın geçmişte Astana formatı ve sahadaki mekanizmalar üzerinden edindiği iş birliği tecrübesi, çıkarlarının bütünüyle örtüşmediği alanlar bulunmakla birlikte, iki aktör arasında Suriye’nin toprak bütünlüğü ve istikrarı konusunda yeni dönemde de belirli iş birliği alanlarının ortaya çıkabileceğine işaret etmektedir.
ABD askerî varlığının sona erdiği, İsrail saldırılarının ise devam ettiği bir ortamda Türkiye’nin güçlü bölgesel rolüne Rusya’nın varlığının eklenmesi, Şam açısından daha geniş bir dengeleme kapasitesi yaratabilir. Rusya’nın Golan konusunda Suriye egemenliğini savunması ve İsrail’in Suriye topraklarındaki saldırılarına karşı çıkması da bu dengeyi diplomatik düzleme taşımaktadır.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan son anlaşmanın ardından Rusya’nın Suriye’deki varlığının devam etmesini nasıl okumamız gerekiyor?
Buğra Bekir Işılak: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması, Orta Doğu’da güvenlik düzeninin giderek daha fazla bölgesel aktörler tarafından şekillendirildiğini gösteren önemli bir gelişmedir. Rus Diplomatlar Birliği Başkan Yardımcısı Andrey Baklanov, üç ülkenin başta ABD olmak üzere dış aktörlerin kendi taleplerini yeterince dikkate almamasından duydukları memnuniyetsizliğin bu yakınlaşmada etkili olduğunu ve bölgesel ve uluslararası ağırlıklarını artırmayı hedeflediklerini belirtmektedir.
İzvestiya’da konuyu değerlendiren Orta Doğu Uzmanı Murat Sadıkzade ise anlaşmayı, bölge güvenliğinin artık bütünüyle dış bir garantöre bırakılamayacağı düşüncesinin sonucu olarak görmekte; bu sürecin daha fazla stratejik özerklik ve ilişkilerin çeşitlendirilmesi arayışını yansıttığını, Rusya açısından da siyasi ve ekonomik iş birliği için yeni imkânlar yaratabileceğini savunmaktadır. Moskova açısından bu dönüşüm, Rusya’nın savunduğu çok kutuplu dünya düzeni anlayışıyla da belirli ölçüde örtüşmektedir.

Moskova perspektifinden, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi güçlü aktörlerin daha fazla inisiyatif aldığı bir yapı, ABD merkezli tek taraflı belirleyiciliğin görece azalması ve farklı güç merkezlerinin daha görünür hâle gelmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle Rusya’nın Suriye’de kalmasını Mekke Anlaşması’na karşı geliştirilmiş bir hamle olarak değil, Moskova’nın aynı çok merkezli dönüşüm içerisinde kendi konumunu yeni şartlara uyarlaması şeklinde okumak daha doğru olacaktır. Bununla birlikte bölge ülkelerinin daha fazla inisiyatif alması, her zaman Rusya’nın etkisinin de artacağı anlamına gelmemektedir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın kendi öncelikleri doğrultusunda hareket etmesi, bölgede Rusya’nın da içinde bulunduğu daha dengeli ve çok aktörlü bir yapının ortaya çıkmasına yol açabilir.
İlerleyen dönemde Mekke Anlaşması’nın genişlemesi ve Suriye’nin de bu yapılanmaya katılması ya da onunla daha kapsamlı ilişkiler geliştirmesi ihtimali, Rusya’nın Suriye’deki rolüne yeni bir boyut kazandırabilir. Rusya’nın anlaşmanın üç tarafıyla da mevcut ilişkileri düşünüldüğünde, Şam’ın bölgesel güvenlik mekanizmalarına yaklaşması ile Moskova’yla ilişkilerini sürdürmesi birbirini dışlamak zorunda değildir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması ile Rusya’nın Suriye’deki varlığını rakip iki proje olarak değil, Orta Doğu’nun giderek çok merkezli hâle gelen güvenlik mimarisinin farklı unsurları olarak değerlendirmek daha açıklayıcıdır.