Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politika anlayışının merkezinde uzun süredir aynı yaklaşım bulunuyor: Amerika Birleşik Devletleri, ekonomik, askeri ve siyasi kapasitesi sayesinde hem rakiplerini hem de müttefiklerini Washington’ın istediği çizgiye çekebilecek kadar güçlü. Trump’ın onlarca yıldır Amerikan dış politikasına yön veren geleneksel ittifak ve diplomasi anlayışından ayrılan bu yaklaşımı, hem konuşmalarında hem de ulusal güvenlik stratejisinde sık sık kendisini gösteriyor.
Trump yönetiminin dünyaya bakışını en açık şekilde ifade eden isimlerden biri de üst düzey danışmanı Stephen Miller olmuştu. CNN’e göre Miller, ocak ayında yaptığı değerlendirmede dünyanın “güç, kuvvet ve iktidar” tarafından yönetildiğini söylemişti. Ancak Trump yönetiminin güce dayalı dış politika anlayışı bugün birbirinden tamamen farklı iki cephede ciddi bir sınavla karşı karşıya. Bir tarafta ABD’nin en sert rakiplerinden İran, diğer tarafta ise Washington’ın en yakın ekonomik ve siyasi ortaklarından Kanada bulunuyor.
Trump’ın başlattığı İran savaşı altıncı ayına girerken Washington henüz istediği sonucu elde edebilmiş değil. İran, ABD’nin askeri üstünlüğüne rağmen direnmeye devam ederken Trump yönetimi savaşı sonuçlandırabilmek için ekonomik baskının dozunu artırmaya hazırlanıyor. Kuzeyde ise tamamen farklı bir kriz yaşanıyor. Kanada Başbakanı Mark Carney, Washington ile yürütülen ticaret görüşmelerini durdurdu. Carney, Trump döneminde ABD’nin ekonomik ilişkileri ele alış biçiminin değiştiğini savunarak Washington yönetimini doğrudan eleştirdi. Kanada Başbakanı cumartesi günü yaptığı açıklamada Trump yönetiminin “ekonomik entegrasyonu bir silah olarak kullandığını” söyledi. Böylece Washington açısından oldukça dikkat çekici bir tablo ortaya çıktı.
ABD’nin en yakın müttefiklerinden Kanada ile en sert rakiplerinden İran, farklı gerekçelerle de olsa aynı dönemde Washington ile ekonomik mücadele içine girmiş durumda. Trump yönetimi ise pazartesi günü yaptığı açıklamalarla her iki cephede de geri adım atmaya niyetli olmadığını ortaya koydu.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, İran’ın küresel finans sistemiyle bağlantılarını hedef alan yeni bir “ekonomik saldırı” başlatılacağını duyurdu. Bessent, Washington’ın İran’a karşı hazırladığı ekonomik hamleyi İkinci Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren D-Day çıkarmasına benzetti.
Trump ise aynı gün Kanada’ya yönelik son derece sert açıklamalarda bulundu. ABD Başkanı sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “ABD her zaman Kanada’dan çok daha büyük, daha zengin ve daha güçlü olacak” ifadelerini kullandı. Trump, Kanadalı yetkilileri hedef aldığı mesajında ayrıca, “Birileri bu palyaçolara hizaya gelmelerini söylemeli” dedi.
Bu açıklamalar, Trump yönetiminin İran ve Kanada karşısında yalnızca siyasi ve diplomatik baskıyla yetinmeyeceğini, ABD ekonomisinin büyüklüğünü de doğrudan mücadele aracı haline getirdiğini gösteriyor.
Trump yönetiminin iki cephede yürüttüğü mücadelenin hedefleri birbirinden farklı. Kanada konusunda Washington, ABD lehine sonuçlanacak kapsamlı bir ticaret anlaşması yapmak istiyor. İran konusunda ise amaç çok daha kapsamlı. Trump yönetimi ekonomik baskıyı artırarak İran yönetiminin mali kaynaklarını kurutmayı ve Tahran’ı ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya bırakmayı hedefliyor.
Ancak her iki stratejinin de sonuç verip vermeyeceği belirsizliğini koruyor. Çünkü Trump geçmişte otoritesini göstermek amacıyla başlattığı bazı ekonomik ve siyasi mücadelelerde maliyetler yükseldiğinde geri adım atmakla eleştirilmişti. İran ve Kanada ile aynı anda uzun süreli ekonomik çatışmaya girilmesi ise Amerikan ekonomisi açısından da önemli riskler taşıyor.
Washington’ın İran’ın finans kaynaklarını kesmek amacıyla üçüncü ülkelere ve bu ülkelerdeki şirketlere yaptırım uygulaması, karşı yaptırımları beraberinde getirebilir. Böyle bir gelişmenin özellikle enerji ve gıda fiyatları üzerinde baskı yapabileceği değerlendiriliyor.
Fiyatlarda meydana gelebilecek yükseliş ise doğrudan Amerikan tüketicisine yansıyabilir. Üstelik ABD ekonomisi açısından risk yalnızca enflasyonla sınırlı değil. Bazı yatırımcıların tahvil piyasasında kriz ihtimalinden endişe ettiği bir dönemde Washington’ın aynı anda farklı ülkelerle ekonomik gerilim yaşaması Amerikan piyasalarında yeni dalgalanmalara neden olabilir.
Trump’ın tehditlerinin sonunda yeni geri adımlarla sonuçlanması ise başka bir sorunu beraberinde getirebilir. Böyle bir durumda Trump yönetiminin uluslararası alandaki caydırıcılığı daha fazla sorgulanabilir. Kasım ayında yapılacak zorlu ara seçimler yaklaşırken ekonomik ve siyasi sonuçların Trump açısından iç politikada da önemli risk oluşturabileceği belirtiliyor.
Bessent tarafından açıklanan yeni ekonomik hamle, Trump yönetiminin altı aydır devam eden İran savaşından çıkış için denediği en önemli yöntemlerden biri olarak görülüyor. Ancak Bessent’in ekonomik yaptırımları D-Day çıkarmasına benzetmesi tartışmaları beraberinde getirdi. Amerikan askerlerinin Avrupa’nın kurtarılması sırasında ağır kayıplar verdiği tarihi askeri operasyon ile ekonomik yaptırımlar arasında paralellik kurulması eleştirildi.
Bessent’in günlerdir büyük bir ekonomik hamlenin sinyalini vermesine rağmen henüz uygulamanın ayrıntıları veya takvimi konusunda net bilgiler paylaşmaması da dikkat çekiyor. Buna rağmen Trump yönetiminin İran’a ekonomik açıdan ciddi zarar verebilecek araçlara sahip olduğu belirtiliyor. Eski üst düzey Hazine yetkilisi Max Meizlish, CNN News Central’a yaptığı açıklamada Washington’ın stratejisinin uluslararası ortakların desteği alınması halinde başarılı olabileceğini söyledi.
Meizlish özellikle İran hükümetinin kontrolündeki Bank Melli’ye dikkat çekti. Bankanın Fransa, Almanya ve başka ülkelerde faaliyet gösterdiğini belirten Meizlish, Bank Melli’nin İran’ın yaptırımları aşma çabalarında önemli rol oynadığını ifade etti. Washington’ın bu tür finans kuruluşlarının uluslararası bağlantılarını kesebilmesi halinde İran ekonomisi üzerindeki baskının ciddi biçimde artabileceği değerlendiriliyor.
Ancak bunun gerçekleşebilmesi için ABD’nin tek başına hareket etmesi yeterli olmayabilir. Eski IMF Başekonomisti ve Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Kenneth Rogoff da yaptırımların başarıya ulaşmasının uluslararası desteğe bağlı olduğunu söyledi. Rogoff’a göre dünyanın büyük bölümünün İran’a yönelik yaptırımlara katılması halinde Washington sonuç alabilir. Ancak geniş çaplı uluslararası destek sağlanamazsa İran’ın finansal bağlantılarının tamamen kesilmesi çok daha zor hale gelecek.
Trump yönetiminin karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri de İran savaşı konusunda kendi müttefiklerinden yeterli destek alamaması. Birçok ülke İran savaşını hem yanlış hem de hukuka aykırı görüyor. Bu durum, Washington’ın İran’a yönelik kapsamlı ekonomik yaptırım sistemine başka ülkeleri dahil etmesini zorlaştırabilir. ABD’nin Tahran’daki siyasi gelişmeleri değerlendirme biçimi konusunda da soru işaretleri bulunuyor.
İran yönetimindeki pragmatistler ile sertlik yanlıları arasında ekonomi konusunda görüş ayrılıkları olduğuna yönelik işaretler bulunmasına rağmen Washington geçmişte benzer gelişmeleri İran rejiminin çöküşünün habercisi olarak yorumlamıştı. Ancak bu beklentiler daha önce birçok kez gerçekleşmedi. Dolayısıyla Trump yönetiminin İran içerisindeki ekonomik ve siyasi baskının rejimin çözülmesine yol açacağı varsayımı yeniden sınanıyor.
İran’a yönelik yeni ekonomik stratejinin önündeki en önemli sorunlardan biri ise Çin. İran’ın indirimli petrol ticaretini kolaylaştıran bazı Çin bankalarına karşı Washington henüz doğrudan bir yaptırım uygulamadı. Çin yönetimi ise ekonomik çıkarlarını savunacağını açık şekilde ilan etti.
Bu açıklama, ABD’nin Çin kuruluşlarını hedef alması halinde Pekin yönetiminin ekonomik misillemeye başvurabileceği ihtimalini gündemde tutuyor. Çin’in Washington’a karşı kullanabileceği önemli ekonomik araçları bulunuyor. Pekin geçen yıl nadir toprak minerallerinin ihracatını kısıtlama tehdidinde bulunarak ABD’nin savunma ve teknoloji sektörlerini doğrudan etkileyebilecek önemli bir koz taşıdığını göstermişti.
Bu nedenle İran nedeniyle ABD ile Çin arasında yeni bir ekonomik çatışmanın başlaması Washington açısından ciddi sonuçlar doğurabilir.
Trump yönetiminin Çin konusunda temkinli davranmasının bir başka nedeni ise diplomatik takvim. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in gelecek ay ABD’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu nedenle Washington yönetiminin Xi’nin ziyareti öncesinde Pekin ile büyük bir ekonomik kriz başlatıp başlatmayacağı belirsizliğini koruyor.
Hazine Bakanı Bessent’in açıklamaları da Washington’daki bu tereddüdü ortaya koydu. İran ile iş yapan kuruluşlara neden hemen ikincil yaptırım uygulanmadığı sorulan Bessent, taraflara davranışlarını değiştirme fırsatı verdiklerini söyledi.
Bessent ardından şu ifadeyi kullandı: “Neden küresel finans sistemini havaya uçurmak isteyeyim?”
Bu açıklama Washington’ın İran ekonomisini mümkün olan en ağır şekilde baskı altına almak istediğini, ancak bu süreçte Çin ile küresel finans sistemini etkileyebilecek ölçekte bir çatışmaya girmek konusunda daha ihtiyatlı davrandığını gösteriyor.
Trump yönetimi Çin bankaları konusunda dikkatli hareket ederken Kanada konusunda çok daha sert bir çizgi izliyor. İki ülke arasındaki siyasi söylem de giderek ağırlaşıyor. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance pazartesi günü yaptığı açıklamada, “Kanada’nın bir eyalet olduğunu hatırlamamız gerekiyor” dedi. Vance daha sonra sözlerinin bir dil sürçmesi olduğunu savundu. Ancak Kanada cephesinden gelen tepki oldukça sert oldu.
Ontario Başbakanı Doug Ford düzenlediği basın toplantısında Trump’a küfürlü bir ifadeyle karşılık verdi. Karşılıklı sert açıklamalar, iki ülke arasındaki gerilimin artık yalnızca gümrük vergileri veya ticaret koşullarından ibaret olmadığını gösteriyor.
Kanada’da Trump’a yönelik rahatsızlığın en önemli nedenlerinden biri de ABD Başkanının ülkeyi tekrar tekrar “51. eyalet” olarak tanımlaması.
Detroit’in hemen karşısındaki Ontario eyaletine bağlı Windsor kentinin Belediye Başkanı Drew Dilkens, Trump’ın bu açıklamalarının Kanada kamuoyundaki etkisine dikkat çekti. Dilkens’e göre Trump’ın Kanada’yı ilk kez ABD’nin 51. eyaleti olarak nitelendirmesi şaka olarak değerlendirilebilirdi. Ancak aynı söylemin tekrar tekrar kullanılması Kanada’da meselenin çok daha ciddi algılanmasına neden oldu. Bu nedenle Ottawa yönetiminde Washington ile yaşanan sorunun sıradan bir ticaret anlaşmazlığının ötesine geçtiği düşüncesi giderek güçleniyor.
Kanada Başbakanı Carney’nin ABD ile ticaret görüşmelerini sonlandırmasının arkasındaki nedenlerden birinin de Kanada’nın anayasal iki dillilik düzenlemeleri olduğu belirtiliyor. Ottawa yönetimine göre Washington, Kanada’nın iki dillilik güvencelerini zayıflatmaya çalışıyor. Kanada’da satılan ürünlerin ambalajlarının hem Fransızca hem de İngilizce hazırlanması gerekiyor. Bu uygulama Amerikan şirketleri açısından ek maliyet yapıyor.
Ancak Kanada açısından mesele yalnızca ekonomik değil. İki dillilik uygulaması ülkenin kültürel ve dilsel çeşitliliğinin temel unsurlarından biri olarak görülüyor. Bu nedenle Washington’ın bu düzenlemelerin değiştirilmesini istemesi Kanada tarafından ülkenin iç işleyişine ve kimliğine yönelik bir müdahale olarak değerlendiriliyor.
Carney ayrıca Washington’ın Kanada’nın üçüncü ülkelerle yapacağı ticaret anlaşmaları üzerinde de söz sahibi olmak istediğini ima etti.
Bu durum Ottawa açısından yalnızca ekonomik bağımsızlık değil, doğrudan egemenlik tartışmasını gündeme taşıyor. Kanada Başbakanı cumartesi günü yaptığı açıklamada bu konudaki tavrını net şekilde ortaya koydu. “Hiçbir ülkenin geleceğimizi belirlemesine izin vermeyeceğiz” diyen Carney, Washington’ın taleplerine karşı geri adım atılmayacağının sinyalini verdi.
Ekonomik büyüklük açısından Kanada ile ABD arasında önemli bir fark bulunuyor. Bu nedenle uzun süreli bir ticaret savaşında Kanada ekonomisinin daha ağır zarar görmesi beklenebilir. Ancak bu durum ABD’nin çatışmadan zarar görmeyeceği anlamına gelmiyor.
İki ülkenin özellikle otomotiv sektörleri son derece iç içe geçmiş durumda. Uzun süre devam edecek karşılıklı gümrük vergileri, sınırın iki tarafındaki üretim ve tedarik zincirlerinde ciddi sorunlara yol açabilir. Dolayısıyla ekonomik mücadele Kanada açısından daha ağır sonuçlar yapabilecek olsa da ABD ekonomisini de doğrudan etkileyebilir.
Kanada’da Amerikan ürünlerine yönelik büyüyen boykot hareketleri de Washington açısından dikkatle izleniyor. Bu boykotların ekonomik etkisinin yanı sıra ABD iç siyasetinde de sonuçları olabilir. Özellikle Kanada sınırındaki Michigan ve Maine gibi eyaletlerde ekonomik ilişkilerin bozulmasının seçmen davranışını etkileyebileceği belirtiliyor.
Bu eyaletlerde yaşanabilecek siyasi değişimler, gelecek yıl ABD Senatosu’nun kontrolünü belirleyebilecek kritik yarışlarda Cumhuriyetçiler açısından sorun oluşturabilir. Böylece Trump’ın Kanada’ya yönelik ekonomik baskısı doğrudan Amerikan iç politikasına yansıyabilecek bir risk haline geliyor.
Trump yönetiminin İran ve Kanada politikaları aynı temel varsayım üzerine kuruluyor: ABD ekonomik, askeri ve siyasi gücünü yeterince sert şekilde kullanırsa karşısındaki ülkeler sonunda Washington’ın taleplerini kabul etmek zorunda kalacak.
Ancak İran ve Kanada’da yaşanan gelişmeler bu varsayımın sınırlarını ortaya çıkarıyor. İran, altı aydır devam eden savaşa rağmen direnmeye devam ederken Kanada da ekonomik büyüklük açısından ABD’nin çok gerisinde olmasına rağmen Washington’ın taleplerine karşı egemenlik ve bağımsızlık vurgusunu yükseltiyor.
Trump’ın önündeki soru artık yalnızca Amerikan gücünün ne kadar büyük olduğu değil. Asıl mesele, Washington’ın bu gücü kullanırken ortaya çıkacak ekonomik, diplomatik ve siyasi maliyetleri ne kadar süre taşıyabileceği. Stephen Miller’ın ocak ayında dile getirdiği dünyanın “güç, kuvvet ve iktidar” tarafından yönetildiği düşüncesi, İran ve Kanada sınavıyla yeni bir gerçekle karşı karşıya kalıyor: