Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
ABD tahvil piyasasında tansiyon yükselirken, ülkenin devasa borç yükünün geleceği yeniden tartışma konusu oldu. 10 yıllık ABD Hazine tahvilinin getirisi yüzde 5,34’e çıkarak 2002’den bu yana görülen en yüksek seviyeye ulaşırken, Jim Rickards’tan dikkat çeken bir değerlendirme geldi. Kitco News’e konuşan Rickards, ABD’nin 40 trilyon doları aşan kamu borcunun tamamen geri ödenmesini beklemediğini söyledi. Ona göre Washington açısından asıl mesele borcu kapatmak değil, makul faiz oranlarıyla sürekli çevirebilmek.
Ancak faizlerdeki yükseliş bu hesabı giderek zorlaştırıyor. ABD Kongre Bütçe Ofisi’nin tahminlerine göre federal hükümetin net faiz giderlerinin 2026’da yaklaşık 1 trilyon dolara ulaşması bekleniyor.
Rickards’ın tezinin merkezinde ise enflasyon var. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemi örnek gösteren Rickards, ABD federal borcunun 1946’da milli gelirin yaklaşık yüzde 118’ine kadar yükseldiğini, 1981’e gelindiğinde ise bu oranın yaklaşık yüzde 31’e gerilediğini hatırlattı. Buradaki kritik nokta, borcun nominal olarak ortadan kalkmamış olması. Rickards’a göre ekonominin cari fiyatlarla büyümesi, yani reel büyümeye enflasyonun da eklenmesi, borcun milli gelire oranını zaman içinde aşağı çekebiliyor.
Başka bir ifadeyle, enflasyon borçlu tarafın işine yarıyor. Borcun rakamsal büyüklüğü aynı kalsa bile paranın satın alma gücü düştükçe, geri ödenen dolarların gerçek değeri de azalıyor. Rickards, dünyanın en büyük borçlularından birinin ABD olduğunu hatırlatarak Washington açısından uzun vadede enflasyonun bu nedenle önemli bir rol oynayabileceğini savunuyor.
ABD Merkez Bankası’nın resmi politikası ise tam tersine enflasyonu yeniden yüzde 2 hedefine çekmek üzerine kurulu. Fed, eylül toplantısında politika faizini 25 baz puan artırarak yüzde 3,75-4 aralığına yükseltti. Fed açıklamasında enflasyonun hâlâ yüksek olduğu vurgulanırken, faiz artışının fiyat istikrarına dönüşü hızlandırmayı amaçladığı belirtildi. Rickards ise kısa vadeli para politikası kararlarından çok, onlarca yıllık borç dinamiklerine dikkat çekiyor. Ona göre uzun vadede kamu borcunun büyüklüğü, yönetimleri nominal ekonomik büyümeyi destekleyen politikalara yöneltebilir.
Rickards’ın üzerinde durduğu bir diğer konu da enflasyonun hane halkı üzerindeki etkisi. ABD Ekonomik Analiz Bürosu’nun ağustos verilerine göre enflasyondan arındırılmış tüketici harcamaları aylık yüzde 0,6 arttı. Buna karşılık reel harcanabilir gelir değişmezken, kişisel tasarruf oranı yüzde 4,1’e geriledi. Rickards’a göre enflasyonun çok yüksek seviyelere çıkması da gerekmiyor. Yıllık yüzde 3 civarında kalıcı bir enflasyon bile uzun yıllar boyunca birikerek doların satın alma gücünde ciddi kayıplara yol açabiliyor.
Özellikle sabit gelirli kişiler ve emekliler için bunun daha büyük bir sorun olduğunu belirten Rickards, gelirlerdeki artışların çoğu zaman fiyatlardaki yükselişi gecikmeli takip ettiğini söylüyor. Onun ifadesiyle en savunmasız grup, enflasyona karşı değer kazanabilecek varlıklara sahip olmayanlar ile gelirlerini hızla artırma şansı bulunmayan kesimler.
Rickards, altına ilişkin görüşlerini anlatırken 2022’de Rusya’nın döviz rezervlerinin Batılı ülkeler tarafından dondurulmasını örnek gösteriyor. Batılı ülkelerin yaklaşık 300 milyar dolarlık Rus rezervini dondurmasının ardından, Moskova’nın ülke içinde tuttuğu fiziki altın rezervleri yaptırımların dışında kaldı. Rickards’a göre bu gelişme, merkez bankaları açısından altının en önemli özelliklerinden birini açık biçimde ortaya koydu: Başka bir ülkenin yükümlülüğü olmaması. Rusya Merkez Bankası’nın 1 Ağustos itibarıyla yaklaşık 73,2 milyon ons altına sahip olduğu belirtilirken, altının 2022 başındaki yaklaşık 1.900 dolarlık seviyesinden 4.160 dolar civarına yükselmesi, bu rezervlerin piyasa değerinde yaklaşık 165 milyar dolarlık artış anlamına geliyor.
Altının ons fiyatı 28 Ocak’ta 5 bin 589,38 dolarla rekor kırdıktan sonra perşembe günü yaklaşık 4 bin 158 dolar seviyesinde işlem gördü. Bu rakam, yaklaşık bir yıl önceki 3 bin 866 dolar seviyesinin hâlâ üzerinde. Rickards, merkez bankalarının altın alımlarının tek başına yeni sert yükselişleri tetiklemesini beklemiyor. Buna karşılık düzenli merkez bankası talebinin fiyatlarda aşağı yönlü hareketleri sınırlayan bir unsur olabileceğini düşünüyor. Burada ayrıca fiziki altın ile altına dayalı finansal ürünler arasında ayrım yapan Rickards, vadeli işlem, opsiyon, tahsis edilmemiş altın sözleşmeleri ve ETF’lerin doğrudan fiziki altın sahipliğiyle aynı şey olmadığını vurguluyor.
ABD’den gelen son enflasyon verileri ise piyasalara bir miktar nefes aldırdı. Fed’in yakından takip ettiği çekirdek PCE fiyat endeksi ağustosta aylık yüzde 0,2 arttı. Yıllık artış yüzde 3,0 olurken, manşet PCE enflasyonu yüzde 3,4 olarak gerçekleşti. Bu verilerin ardından ekim ayında yeni bir faiz artışı ihtimaline yönelik piyasa beklentileri geriledi. Rickards, Fed’in 27-28 Ekim toplantısında faizleri değiştirmemesini beklerken, aralık ayında yeni bir faiz artışının gündeme gelebileceğini düşünüyor. Ancak Rickards’a göre enflasyon oranının gerilemesi, fiyatların düştüğü anlamına gelmiyor. Enflasyonun örneğin yüzde 3,7’den yüzde 3,4’e inmesi, fiyatların hâlâ arttığı ancak artış hızının yavaşladığı anlamına geliyor.
Küresel piyasalardaki bir başka önemli gelişme ise Çin’in ABD Hazine tahvili pozisyonundaki düşüş. Çin’in elindeki ABD Hazine tahvillerinin 618 milyar dolara kadar gerileyerek 2008’den bu yana en düşük seviyeye indiği belirtiliyor. Bu hareket çoğu zaman Çin’in dolardan uzaklaşması olarak yorumlansa da Rickards farklı düşünüyor. Ona göre Pekin’in tahvil satmasının nedenlerinden biri dolar likiditesine duyduğu ihtiyaç. Rickards, Çin’in yuanı desteklemek ve bankacılık sistemindeki dolar cinsinden yükümlülüklerle başa çıkmak için nakde ihtiyaç duyduğunu savunuyor.
Bir yandan ABD tahvili pozisyonunu azaltan Çin, diğer taraftan altın rezervlerini büyütüyor. Çin Merkez Bankası’nın altın rezervleri ağustosta 2 bin 387 tona çıkarken, bu rakam üst üste 22’nci aylık artışa işaret etti. Dünya genelinde merkez bankalarının da son dört yılda yıllık yaklaşık 1.000 tonluk altın alımı yaptığı belirtiliyor.
Tahvil piyasasındaki hareket yalnızca ABD ile sınırlı değil. Japonya’nın 10 yıllık devlet tahvili getirisi geçen ay yüzde 3’e ulaşarak 1996’dan bu yana en yüksek seviyeyi gördü. Faizlerdeki bu yükseliş, düşük faizle yen borçlanıp başka ülkelerde daha yüksek getirili varlıklara yatırım yapılmasına dayanan “carry trade” işlemleri açısından da risk oluşturuyor. Rickards, büyük yatırımcıların olası sert hareket başlamadan önce bu pozisyonları azaltmaya çalışabileceğini düşünüyor.
Rickards’ın enflasyon konusunda asıl dikkat çektiği alan ise enerji fiyatları. Ham petrol ile rafine edilmiş dizel arasındaki fiyat farkını gösteren dizel crack spread, eylül ayında varil başına yaklaşık 110 dolarla rekor seviyeye çıktı. JPMorgan tahminlerine göre Orta Doğu’nun ham petrol ihracatı savaş öncesindeki seviyenin yüzde 98’ine geri dönmüş durumda. Rafine yakıt ihracatı ise yalnızca yüzde 58 seviyesinde. Rickards, teslimata hazır fiziki petrolün varil fiyatının 130-140 dolar civarında olduğunu, bunun yaklaşık 100 dolar seviyesindeki Brent vadeli fiyatlarının oldukça üzerinde kaldığını belirtiyor. Buradaki risk oldukça doğrudan: Dizel yalnızca enerji piyasasını ilgilendirmiyor. Ürünlerin tarladan fabrikaya, fabrikadan depoya, oradan mağazalara taşınmasında kamyonlar kullanılıyor. Dolayısıyla dizel maliyetindeki yükseliş, zincirin hemen her aşamasında fiyatlara yansıyabiliyor.