Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul

İran'ın Hürmüz resti, Trump'ın çelişkili mesajları ve Gazze-Lübnan hattındaki kırılgan dengeler dünyanın kaderini değiştirmeye devam ediyor.3. Dünya Savaşı riski hangi koşullarda gerçek olabilir? Ankara'nın "istikrar diplomasisi" sonuç veriyor mu? Abbas Arakçi'nin temasları sonrası Türkiye’nin sunduğu kritik ateşkes önerisinin detayları ve önümüzdeki 6 ayın en büyük kırılma noktaları neler? Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Merve Suna Özcan, Tgrthaber.com Özel Haber Şefi Bengü Sarıkuş'un sorularını cevaplayarak çarpıcı açıklamalarda bulundu.

(Görseller AI ile temsili olarak hazırlanmıştır)
İran–ABD geriliminin bugün geldiği noktayı nasıl tanımlarsınız? İran, İsrail ve ABD savaşında ateşkes belirsizliği devam ederken dün Tahran’dan dikkat çeken bir açıklama geldi. İran, Hürmüz Boğazı’nda ABD ablukasına karşı “emsalsiz bir karşılık” verileceğini duyurdu. İran Dini Lideri Mücteba Hamaney yaptığı açıklamada “Hürmüz Boğazı’nda yeni bir sayfa açılmak üzere” ifadelerini kullandı. Son gelişmeler ışığında diplomasi tamamen bitti mi, yoksa hâlâ bir alan var mı?
Doç. Dr. Merve Suna Özcan: Bugün İran–ABD gerilimini artık klasik bir kriz değil, kontrollü savaş ile zorlayıcı diplomasi arasında sıkışmış hibrit bir eşik durumu olarak tanımlamak gerekir. Burada taraflar tamamen masadan kalkmış değildir; ancak masaya oturmak için sahada birbirlerinin maliyetini artırmaya çalışmaktadır. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden verdiği mesaj, yalnızca askeri hedefleri değil, küresel enerji dolaşımını ve deniz ticaretini de pazarlık denklemine sokmaktadır.
Hürmüz Boğazı bu nedenle sembolik değil, sistemik bir alandır. ABD ise bir yandan askeri baskıyı düşürmezken, diğer yandan ateşkes masasını da tamamen terk etmemektedir. Elbette Trump’ın belirsiz ve zaman zaman çelişkili açıklamaları da süreci daha kaotik hâle getirmektedir. İran’ın Pakistan kanalıyla ABD’ye yeni bir öneri sunduğu; bu öneride Hürmüz’ün yeniden açılması, ABD ablukasının gevşetilmesi, saldırıların durması ve nükleer dosyanın yeniden konuşulması gibi başlıkların yer aldığı öne sürülmüştür.

Bu gerilim gerçekten büyük ölçekli bir savaşa dönüşebilir mi? “3. Dünya Savaşı riski” ifadenizi biraz açar mısınız? Hangi koşullarda bu risk gerçek olur?
Doç. Dr. Merve Suna Özcan: Trump’ın, 60 günlük yasal sürenin dolmasıyla birlikte İran’la savaşın resmen bittiğini Kongre’ye bildirerek onay/red başlığını sonlandırma girişiminde bulunduğunu söyleyebiliriz. Ancak burada temel soru şudur: Büyük ölçekli savaş riski var mı? Evet, vardır; fakat bu risk otomatik değildir. “3. Dünya Savaşı” kavramını kullanırken, klasik anlamda bütün devletlerin birbirine savaş ilan ettiği bir tabloyu kastetmiyorum. Buradaki risk, bölgesel bir savaşın küresel enerji, deniz ticareti, ittifak ilişkileri ve büyük güç rekabeti üzerinden sistemik bir krize dönüşmesidir.
Enerji şoku, 1970’lerden daha derin etkilerle hissedildi ve daha da hissedilecek gibi; çünkü günümüzde küresel karşılıklı bağımlılıklar Soğuk Savaş dönemine göre çok daha yoğun, fakat aynı zamanda çok daha kırılgandır. Bir diğer mesele de İran masasına bağlı iki ayrı ateşkes masasının daha bulunmasıdır: Lübnan ve Gazze. Bu iki başlıkta da henüz kalıcı bir uzlaşı sağlanmış değildir. Dolayısıyla Trump cephesinden gelen “savaş bitti” açıklamalarının gerçekten süreci sonlandırma iradesi mi, yoksa zaman kazanma stratejisi mi olduğu henüz net değildir.

Bu gerilimin Orta Doğu dengelerine etkisi ne olur?
Doç. Dr. Merve Suna Özcan: Gazze ve Lübnan’da İsrail saldırıları sürerken, yalnızca İran–ABD savaşındaki ateşkesten söz etmek eksik kalır. Bu nedenle bugün karşımızda tek bir savaş ya da tek bir ateşkes değil; birbirine bağlı, çok katmanlı ve kırılgan bir bölgesel çatışma mimarisi vardır. İran–ABD hattındaki gerilim geçici olarak düşse bile, Gazze ve Lübnan konuları hâlâ kapanmadı; hâlâ siviller, çocuklar hedef alınıyor.

Türkiye bu süreçte nasıl bir rol oynayabilir?
Doç. Dr. Merve Suna Özcan: Türkiye’nin rolü üç düzeyde okunmalıdır: Birincisi, krizin bölgeselleşmesini önleyici diplomasi; ikincisi, enerji ve ticaret yollarının güvenliği; üçüncüsü ise İran, Körfez, ABD ve Avrupa arasında konuşabilen dengeleyici aktörlüktür. Türkiye bu süreçte savaşın tarafı değil, krizin yönetilebilir kalmasını sağlayacak bir diplomatik kanal olarak konumlanabilir. Ankara’nın en güçlü kartı da budur: hem Batı ile kurumsal bağlara sahip olması hem de bölge ülkeleriyle doğrudan iletişim kurabilme kapasitesi.

Nitekim “istikrar diplomasisi” yaklaşımının Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde de sürdürüldüğü görülmüştür. Türkiye, bu süreçte yalnızca arabulucu değil, aynı zamanda kriz yönetiminde yeni bir diplomatik alan açan aktör olarak öne çıkmıştır. Aslında burada hem bölgesel hem de küresel sistem açısından yeni bir diplomasi zemininin oluştuğunu söylemek mümkündür.
Özellikle Abbas Arakçi'nin Umman ve Rusya temaslarının ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile yapılan görüşmelerin akabinde ABD’ye sunulan ateşkes önerisi, Türkiye’nin bu süreçte ön planda olmadan merkezi bir diplomatik aktör hâline geldiğini göstermektedir. Bu gelişme, Türkiye’nin yalnızca krizleri takip eden değil, krizleri şekillendiren ve müzakere zeminini kuran bir aktör olarak konumlandığını ortaya koymaktadır.

Önümüzdeki 6 ay için en kritik kırılma noktası ne olur?
Doç. Dr. Merve Suna Özcan: Önümüzdeki 6 ay için üç kritik kırılma noktası öne çıkıyor. Birinci kırılma noktası; Gazze ve Lübnan’daki sürecin nasıl evrileceğidir. Bu iki dosya hâlâ aktif çatışma alanları olarak varlığını sürdürmekte ve kalıcı bir ateşkes zemini oluşmuş değildir. Özellikle Gazze’de çatışmanın yoğunluğu ve Lübnan hattında artan gerilim, bölgesel savaş riskini sürekli canlı tutmaktadır.
Ancak bu iki başlık aslında tek başına okunamaz; doğrudan diğer iki kritik değişkene bağlıdır.
İkinci kırılma noktası, İsrail iç siyasetidir. İsrail’de seçim süreci, hükümetin savaş politikalarını doğrudan etkileyecek bir faktör olarak öne çıkmaktadır. Siyasi belirsizlik arttıkça, güvenlik söyleminin sertleşmesi ve askerî operasyonların iç politikaya malzeme yapılması ihtimali de güçlenmektedir.
Üçüncü kırılma noktası ise Amerika Birleşik Devletleri’nde yaklaşan seçim sürecidir. ABD’de seçim atmosferi, dış politikada daha agresif veya daha pragmatik adımların atılmasını belirleyebilir. Özellikle yönetimin iç kamuoyuna yönelik mesaj üretme ihtiyacı, İran politikası ve İsrail’e verilen destek üzerinden şekillenmektedir. Bu nedenle Washington’ın sahadaki askerî ve diplomatik tercihleri, seçim dinamiklerinden bağımsız değildir.
| Kırılma Noktası | Açıklama | Bağlantılı Faktörler |
|---|---|---|
| Gazze ve Lübnan Süreci | Devam eden çatışma alanları, kalıcı ateşkes zemininin olmaması, bölgesel savaş riskini canlı tutuyor. | İsrail iç siyaseti, ABD seçim süreci |
| İsrail İç Siyaseti | Yaklaşan seçim süreci, hükümetin savaş politikalarını doğrudan etkileyebilir. Siyasi belirsizlik arttıkça güvenlik söyleminin sertleşmesi ve askeri operasyonların iç politikaya malzeme yapılması ihtimali güçleniyor. | Gazze ve Lübnan süreci, ABD seçim süreci |
| ABD Yaklaşan Seçim Süreci | Seçim atmosferi, dış politikada daha agresif veya daha pragmatik adımların atılmasını belirleyebilir. Yönetimin iç kamuoyuna yönelik mesaj üretme ihtiyacı, İran politikası ve İsrail'e verilen destek üzerinden şekilleniyor. | Gazze ve Lübnan süreci, İsrail iç siyaseti |