Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye’nin bölgesel güvenlik politikaları açısından tarihe geçti. 7 Ağustos’ta imzalanan anlaşmaya ilişkin kanun teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı'na sunulmasıyla birlikte, üç ülke arasındaki savunma iş birliğinin kapsamı ve Türkiye’nin üstlenebileceği sorumluluklar yeniden gündeme geldi.
Anlaşmanın 16 maddesi arasında özellikle karşılıklı savunma hükmü öne çıkıyor. Taraflardan birine yönelik silahlı saldırının tüm taraflara yapılmış sayılmasını öngören düzenleme, NATO’nun 5. maddesiyle benzerliği nedeniyle dikkat çekiyor. Ancak bu hükmün Türkiye açısından hangi sonuçları doğuracağı, askeri desteğin kapsamının nasıl şekilleneceği ve olası bir bölgesel çatışmada nasıl uygulanacağı merak ediliyor.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma iş birliğinin geliştirilmesini ve ortak caydırıcılığın güçlendirilmesini amaçlıyor. Anlaşmanın kapsamı yalnızca olası bir saldırıya karşı dayanışmayla sınırlı kalmazken savunma sanayisi, askeri koordinasyon ve teknoloji alanlarındaki iş birliği de önem taşıyor.
Peki Mekke İttifakı Türkiye'nin Suudi Arabistan ile ilişkilerinde yeni bir dönemin kapısını mı aralıyor? Karşılıklı savunma maddesi Türkiye'yi olası bir savaşın tarafı haline getirebilir mi? Anlaşma, İran, Husiler ve Körfez ülkeleri arasındaki güç dengelerini nasıl etkileyebilir? Türkiye'nin NATO üyeliği ve mevcut uluslararası güvenlik yükümlülükleri açısından ne anlama geliyor?
Anlaşmanın bölgesel dengelere etkisini değerlendiren Uluslararası İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. Hüseyin Şeyhanlıoğlu, Tgrthaber.com Özel Haber Editörü Zeynep Gizem Er’e yaptığı değerlendirmede ittifakın Orta Doğu’da yeni bir dönemin başlangıcı olabileceğini belirtti.

Anlaşmanın Orta Doğu'da yeni bir dönem başladığına dikkat çeken Prof. Dr. Şeyhanlıoğlu, bölgesel etkilerinin üç ülke arasındaki savunma iş birliğinin ötesine geçebileceğine dikkat çekerek şu değerlendirmede bulundu:
''Suudi Arabistan ile yeni bir dönem başlıyor. Hatta Orta Doğu'da yeni bir dönem başlıyor. Bu sürece Mısır'ın da dahil olması, kuvvetle muhtemel görünüyor.. İran da biliyorsunuz dahil olabileceğini söyledi. Dolayısıyla bölgesel dengeler açısından olumlu bir süreç oluşurken esasen batı, Çin, Rusya arasında yeni bir bloğun doğuşu görülüyor bu anlamda. Son derece önemli bir süreç. Orta Doğu tarihinde bence bir milat.''

Anlaşmanın en çok tartışılan yönünü, bir ülkeye yönelik silahlı saldırının diğer tarafları da ilgilendiren bir güvenlik meselesi olarak kabul edilmesi oluşturuyor. Suudi Arabistan’ın Husilerle yaşadığı gerilim de dikkate alındığında, karşılıklı savunma hükmünün Türkiye’nin olası askeri rolüne nasıl yansıyacağı önem kazanıyor.
Prof. Dr. Hüseyin Şeyhanlıoğlu, anlaşmanın Türkiye’yi doğrudan bir cephe savaşına sürükleyeceği yorumuna katılmadığını belirterek düzenlemenin savunma niteliğine vurgu yaptı. Uzman isim, Yemen’deki çatışmaların tarihsel seyrine de dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı:
''NATO'nun 5. maddesi gibi, ''birine yapılan saldırı ittifakın tüm üyelerine yapılmış sayılır'' maddesi, Bakan Hakan Fidan'ın dediği gibi her şeyden önce bu bir savunma paktı, saldırı paktı değildir. Fakat Yemen olaylarında benim bugüne kadar gördüğüm mantık Suudi Arabistan'ın saldırgan taraf olduğu şeklindedir. Yani Yemen 90'dan beri Suudi Arabistan, Körfez İşbirliği tarafından yaklaşık 500 bin kişinin öldüğü bir savaş süreci yaşadı. Dolayısıyla burada hemen yarın sabah Türk askeri Suudi Arabistan'ın yanında, Yemen'e karşı bir saldırı yapacak, savaşacak diye bir şey yok. Bu Pakistan için de geçerli. O açıdan buradaki durum tersine. Oraya yönelik olarak bir cephe savaşına Türk askerinin girmesi ben mümkün görmüyorum. Ancak Mısır Devlet Başkanı Sisi'nin yaptığı bir açıklama var: ''Suudi Arabistan'a her türlü desteği vereceğiz'' diyor. Ancak 62-67 Savaşı'nda Mısır da gayet iyi bilir ki 100 bin askeri oraya gömüldü ve Mısır 67 savaşını çok büyük felaketle, burası yüzünden kaybetti. Ben Mısır'ın buraya asker gönderebileceğini zannetmiyorum.
Geri durum Pakistan için geçerli. Hindistan'la savaş halinde, Afganistan'la savaş halinde, Suudi Arabistan'ın yanında Yemen'in karşısına savaşa girmek akla zarar bir şey. Küçücük bir Husiler için Türkiye, Mısır, Pakistan gibi ülkelerin savaşacağını ben zannetmiyorum. Çünkü burada yapılması gereken bu ülkelerin barıştırılmasıdır, savaşa girmek değil. Müslüman toplumlar da bu anlamda bu savaşı istemez.''

Mekke İttifakı’nın Türkiye’ye sağlayabileceği rol, olası bir çatışmada askeri destek verilmesiyle sınırlı değil. Savunma sanayisi, askeri eğitim, teknoloji paylaşımı ve kutsal mekânların güvenliğinin sağlanması da iş birliğinin gündeme gelebilecek başlıkları arasında bulunuyor.
Türkiye’nin bölgedeki askeri ve diplomatik rolüne ilişkin görüşlerini paylaşan Prof. Dr. Şeyhanlıoğlu, Türk askerinin Mekke ve Medine’de konuşlanması gerektiğini savunurken bunun Yemen’le savaşmak amacı taşımaması gerektiğini ifade etti.
''Türkiye, Suudi Arabistan'a savunma, teknoloji, askeri eğitim gibi alanlarda destek verir. Kutsal mekanların korunması olsun. Burada şöyle bir durum da söz konusu. Suudi Arabistan İsrail'den mi destek alsın? Hayır, buna gerek yok. Türk askeri Mekke'ye, Medine'ye mutlak manada konuşlanmalı ama bunu Yemen'le savaş için değil oraları korumak açısından. Gerekirse İsrail'e karşı korumak açısından da olabilir. Türk askeri bugün Katar'da ve Somali gibi dünyanın değişik yerlerinde 133 noktada bulunmaktadır.''

Anlaşmanın kalıcı bir bölgesel iş birliğine dönüşmesi için yalnızca askeri dayanışmanın yeterli olmayabileceğini belirten Prof. Dr. Hüseyin Şeyhanlıoğlu, İslam ülkeleri arasında yaşanan anlaşmazlıkların çözümüne yönelik ortak bir mekanizma kurulması gerektiğini savundu:
''Sadece bir savunma askeri pakt değil, adalet divanı kurulmalı. İslam ülkeleri arasındaki sorunları 'Yüksek İslam Adalet Şurası' şeklinde bir kurumla çözerlerse, bu hem Mekke İttifakı'nda şu anda göremediğimiz maddelerinin boşluğunu doldurur hem de buna bir üst çatı yani İslam İş Birliği Teşkilatı bünyesine dahil edilmesi şeklinde. Burada ana eksiklik bu. Mekke askeri savunma paktını yönlendirecek bir adalet divanı mekanizmasına, bir de devlet başkanlarının oluşturacağı Avrupa Birliği Konseyi gibi bir yapıya ihtiyaç var.''

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın bölgesel etkileri değerlendirilirken İran, Husiler ve Körfez ülkeleri arasındaki ilişkiler de öne çıkıyor. Anlaşma, taraflar arasında caydırıcılığı artırmayı hedeflerken bölgedeki güvenlik sorunlarının nasıl ele alınacağı da önem taşıyor.
Prof. Dr. Şeyhanlıoğlu, bölge ülkelerinin güvenliklerini yalnızca dış aktörlere dayandırmak yerine kendi aralarında iş birliğini güçlendirmeleri gerektiğini dile getirdi. Şeyhanlıoğlu, yeni dönemde çatışmaların önlenmesi ve ortak hareket edilmesinin önemine dikkat çekti:
''Rusya, İran bölgenin asli unsurudur, güçlü devletidir, direniş eksenini örgütlemiş durumdadır ve şu anda ABD ile İsrail tarafından saldırı altındadır. Dolayısıyla İran şu halle rüşdünü ispatlamış olsa da, Körfez Ülkeleri, Suudi Arabistan ve Amerika arasında bir gerçeği ortaya çıkardı. Bu ülkeler güvenliklerini Amerika tarafından sağlayamıyorlar. O açıdan herhangi bir savaş, saldırı yerine bu ülkelerin iş birliği yapmaları gerekiyor. Artık bölgede yeni bir süreç başladı ve bu yeni süreçte bölge ülkelerinin savaş yerine iş birliği yapmaları gerekiyor.''

Mekke İttifakı’nın Türkiye’nin NATO üyeliği ve diğer uluslararası güvenlik yükümlülükleriyle ilişkisi de tartışılan konular arasında yer alıyor.
Türkiye’nin farklı ülkelerle savunma ortaklıkları geliştirmesinin dış politika hareket alanına nasıl yansıyacağına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Şeyhanlıoğlu, ittifakın NATO üyeliğiyle birlikte ele alınması gerektiğini belirtti.
Şeyhanlıoğlu, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde farklı ortaklıklar geliştirmesinin önemine işaret ederek şu ifadeleri kullandı:
''Türkiye, 1952'den beri NATO'ya üyedir. Şangay'a da üye olmaya çalışıyor. Bu Türkiye'nin hareket serbestliğini çok da etkilemez. Üstelik NATO'nun durumu da ortada. NATO'nun geleceği de zaten şüpheli. Avrupa-Amerika arasındaki çatırdama, Amerika'nın Grönland'ı Danimarka'dan alması, İngiltere ve Rusya ve bölgede savaşlara baktığınız zaman Türk dış politikasının bu alanda yeniden İslam dünyası şeklinde doğru bir mecrada olduğunu görüyorum.''

