Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Orta Doğu'da güvenlik dengeleri yeniden şekilleniyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ı bir araya getiren Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel siyasetin en dikkat çekici başlıklarından biri oldu.
Kamuoyunda “İslam NATO'su” benzetmesiyle gündeme gelen anlaşma, üç ülkenin askerî kapasitelerini ortak bir caydırıcılık mekanizmasına dönüştürme hedefiyle öne çıkıyor.
Peki, bu anlaşma Orta Doğu'da yeni bir güç merkezi oluşturabilir mi? Türkiye bu iş birliğinden ne kazanacak? Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Cantürk Caner, Tgrthaber.com Özel Haber Şefi Bengü Sarıkuş'un sorularını cevaplayarak anlaşmanın perde arkasını, Türkiye'nin stratejik kazanımlarını ve ittifakın geleceğini değerlendirdi.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması hangi ihtiyaçtan doğdu?
Doç. Dr. Cantürk Caner: Bu soruya üç temel ihtiyaç üzerinden cevap vermek gerekir: güvenlik açığı, stratejik özerklik ve bölgesel caydırıcılık. Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı ortaya çıkaran temel neden, Orta Doğu'da güvenliğin artık yalnızca büyük güçlerin sağladığı askerî şemsiyelerle korunamayacağının anlaşılmasıdır.
Orta Doğu yıllarca ABD merkezli bir güvenlik mimarisi içerisinde şekillendi. Özellikle Körfez ülkeleri, enerji altyapılarının, ticaret yollarının ve toprak bütünlüklerinin güvenliğini büyük ölçüde Amerikan askerî varlığına dayandırdı. Ancak son yıllarda yaşanan çatışmalar, bu güvenlik modelinin ciddi sınırlılıklarını ortaya çıkardı.

İran ile İsrail arasındaki askerî gerilim, Yemen'deki Husilerin füze ve insansız hava aracı saldırıları, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz'deki güvenlik sorunları, özellikle Suudi Arabistan açısından yeni bir savunma ihtiyacı doğurdu. Nitekim Suudi Arabistan'ın son dönemde şehirlerini, havalimanlarını ve ekonomik tesislerini hedef alan saldırılar, milyarlarca dolarlık silah alımlarının tek başına etkili bir güvenlik sistemi oluşturmaya yetmediğini gösterdi.
Burada özellikle vurgulamak istediğim husus şudur: Mekke Anlaşması, ABD'den tamamen kopuşun değil, ABD'ye bağımlı güvenlik anlayışının çeşitlendirilmesinin bir sonucudur. Suudi Arabistan, Amerikan güvenlik sisteminden ayrılmak istemiyor. Ancak yalnızca Washington'ın siyasi ve askerî tercihlerine bağımlı kalmak da istemiyor.

Türkiye açısından mesele biraz farklıdır. Ankara, bölgesel krizlerin doğrudan kendi güvenliğini etkilediğini görüyor. Suriye'den Irak'a, Doğu Akdeniz'den Kızıldeniz'e kadar uzanan güvenlik kuşağında daha fazla söz sahibi olmayı hedefliyor.
Pakistan ise askerî kapasitesini, özellikle de sahip olduğu nükleer caydırıcılığın yarattığı stratejik ağırlığı, Körfez ülkeleriyle ilişkilerinde daha geniş bir güvenlik ortaklığına dönüştürmek istiyor.
Dolayısıyla bu anlaşma yalnızca mevcut tehditlere verilmiş bir cevap değildir. Aynı zamanda gelecekte bölgesel güvenliğin kimler tarafından ve hangi mekanizmalarla sağlanacağına ilişkin bir arayıştır. Ben bu anlaşmayı, Orta Doğu'nun güvenlik ithal eden bir bölgeden güvenlik üretebilen bir bölgeye dönüşme arayışı olarak değerlendiriyorum. Ancak bu hedefin başarısı, ortak komuta, finansman ve kriz anındaki karar alma mekanizmalarının çalışmasına bağlıdır.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın güvenlik öncelikleri farklı. Bu üç ülkeyi buluşturan temel çıkarlar nelerdir?
Doç. Dr. Cantürk Caner: Bu sorunun cevabı, üç ülkenin birbirine benzeyen özelliklerinden ziyade birbirini tamamlayan kabiliyetlerinde aranmalıdır.
Türkiye'nin önceliği savunma sanayisini büyütmek, stratejik özerkliğini artırmak ve yakın coğrafyasındaki tehditleri mümkün olduğunca ileri hatlarda karşılamaktır. NATO tecrübesi, İHA/SİHA teknolojileri, elektronik harp ve askerî eğitim kapasitesi ittifaka katkı sağlayabilir.
Riyad'ın önceliği şehirlerini, petrol tesislerini, limanlarını ve kutsal mekânları korumaktır. Savunma modernizasyonuna kaynak ayırabilen Suudi Arabistan, finansman ve uzun vadeli savunma yatırımlarında önemli bir ortak olabilir.
Pakistan büyük bir orduya, konvansiyonel askerî deneyime ve nükleer kapasiteye sahip. Ancak Hindistan'la rekabet, Afganistan sınırındaki güvenlik sorunları ve ekonomik kırılganlıklar, dış operasyonlara ayırabileceği kaynakları sınırlıyor.
Bu üç ülkeyi aynı masada buluşturan şey, güvenlik tehditlerinin tamamen aynı olması değil, güvenlik kapasitelerinin birbirini tamamlayabilmesidir. Türkiye teknoloji, savunma sanayisi ve askerî tecrübe sunuyor. Pakistan konvansiyonel askerî kapasitesi ve stratejik caydırıcılığıyla öne çıkıyor. Suudi Arabistan ise finansman gücü, enerji jeopolitiğindeki konumu ve Körfez'deki stratejik ağırlığıyla bu yapıyı tamamlıyor.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Pakistan'ın nükleer silaha sahip olması, bu anlaşmanın otomatik olarak nükleer bir savunma şemsiyesi oluşturduğu anlamına gelmiyor. Kamuoyuna açıklanan hükümler böyle bir mekanizmayı doğrulamıyor.

Ortak caydırıcılık: Herhangi bir saldırganın yalnızca hedef aldığı ülkeyi değil, diğer iki ülkenin tepkisini de hesaba katmasını sağlamak.
Savunma maliyetlerinin paylaşılması: Teknoloji, finansman, eğitim ve askerî kapasitenin birleştirilmesi.
Stratejik özerklik: Tek bir büyük güce veya silah tedarikçisine bağımlılığı azaltmak.
Bölgesel nüfuz: Orta Doğu ve Güney Asya güvenlik gündeminde daha fazla belirleyici olmak.
Bununla birlikte ittifakın önemli bir kırılganlığı da var. Türkiye'nin İran'la ilişkileri, Pakistan'ın Hindistan'la rekabeti ve Suudi Arabistan'ın Yemen merkezli güvenlik sorunları aynı önceliklere sahip değil. Bu nedenle anlaşmanın gerçek başarısı, tarafların her krizi ortak savaş sebebi hâline getirmesinde değil, hangi tehditlere hangi seviyede karşılık vereceklerini önceden belirleyebilmesinde yatıyor.
Özetle, bu üç ülke aynı tehdit algısına sahip oldukları için değil, farklı kabiliyetleri ortak bir caydırıcılık mekanizmasına dönüştürmek istedikleri için bir araya geliyor.
Mekke Anlaşması'nın sahadaki karşılığı ne olacak?
Doç. Dr. Cantürk Caner: 5 Ekim'deki Riyad toplantısında alınan kararlar, 8 Ekim'de Hakan Fidan'ın yaptığı açıklamalarla birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye'nin katkısında hava savunması, elektronik harp ve teknik desteğin öne çıktığı görülüyor. Fidan ayrıca Türkiye'nin Yemen'e saldırı operasyonları yürütmek üzere asker göndermeyeceğini belirtti. 8 Ekim itibarıyla anlaşmanın TBMM onay süreci de tamamlanmamıştı.
Dolayısıyla Türkiye'nin sağlayabileceği ikili teknik destekle anlaşma kapsamında üstlenilecek kurumsal yükümlülükleri birbirinden ayırmak gerekiyor. Mekke Anlaşması'nın sahadaki ilk sınavı, Suudi Arabistan'ın savunulması olacaktır. Özellikle Husilerin füze ve insansız hava aracı saldırıları karşısında ortaya çıkan güvenlik ihtiyaçları, üç ülkeyi diplomatik dayanışmanın ötesine geçmeye zorluyor.

Burada Türkiye açısından üç temel askerî katkı alanı öne çıkıyor:
Birincisi, hava savunmasıdır. Suudi Arabistan'ın kritik altyapısının, havalimanlarının, enerji tesislerinin ve şehirlerinin korunması amacıyla hava savunma sistemleri, erken ihbar teknolojileri ve radar kabiliyetleri gündeme gelebilir.
İkincisi, elektronik harp ve insansız sistemlere karşı savunmadır. Günümüz savaşlarında yalnızca füzeleri vurabilmek yeterli değildir. Saldırının önceden tespit edilmesi, insansız hava araçlarının elektronik yöntemlerle etkisizleştirilmesi ve farklı sistemlerin aynı komuta ağı içinde çalışması gerekir.
Üçüncüsü ise askerî eğitim, istihbarat paylaşımı ve ortak operasyonel planlamadır. Bu kapsamda Türkiye'nin doğrudan Yemen'de bir kara savaşına katılması ile Suudi Arabistan'ın hava sahasını savunmak amacıyla askerî personel ve teknik kapasite sağlaması tamamen farklı konulardır.

Ankara'nın açıkladığı yaklaşım, saldırı düzenleyen değil, savunma kapasitesine katkıda bulunan bir ülke olmaktır.
Birinci aşama: Teknik savunma desteği
Hava savunması, elektronik harp, radar, erken uyarı ve insansız hava araçlarına karşı koruma.
İkinci aşama: Askerî koordinasyon
Ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, savunma planlaması, eğitim ve koordinasyon mekanizmaları.
Üçüncü aşama: Entegre savunma mimarisi
Ortak harekât usulleri, müşterek savunma altyapısı ve gerektiğinde mutabık kalınan askerî kabiliyetlerin birlikte kullanılması.
Bu aşamalar birer analitik senaryodur; açıklanmış ve kesinleşmiş bir uygulama takvimi değildir.
Şunu da özellikle belirtmek isterim: Mekke Anlaşması'nın askerî gücü yalnızca savaş çıktığında ortaya çıkmayacaktır. Asıl mesele, savaş çıkmasını önleyecek bir caydırıcılık kapasitesinin oluşturulmasıdır. Ancak bu amaçla kurulmuş bir mekanizmanın kendisi de karşı tarafın tehdit algısını artırabilir. Bu nedenle etkili caydırıcılığın, ölçülü askerî hazırlık ve güçlü diplomasiyle desteklenmesi gerekiyor.

Kamuoyunda anlaşma için “İslam NATO'su” benzetmesi yapılıyor. Bu benzetme ne ölçüde doğru?
Doç. Dr. Cantürk Caner: Mekke Anlaşması için yapılan “İslam NATO'su” benzetmesini anlaşılabilir buluyorum. Ancak askerî ve kurumsal açıdan bu benzetmeyi şimdilik ihtiyatla kullanmak gerekir.
Benzerliğin en önemli kaynağı kolektif savunma ilkesidir. NATO'nun 5. maddesinin temel yaklaşımı, üyelerden birine yapılan silahlı saldırının bütün üyelere yapılmış sayılmasıdır. Mekke Anlaşması'nda da aynı ilke benimsenmiştir.
Ancak NATO'nun bu noktaya gelmesinin arkasında onlarca yıllık müşterek askerî planlama, kurumsal yapılanma, komuta sistemi, standartlaşma ve savunma yatırımları bulunuyor. Mekke Anlaşması ise henüz bu kurumsal derinliğe sahip değil.
Mekke Anlaşması'nın bir başka özelliği, aynı zamanda üç farklı stratejik bölgeyi birbirine bağlamasıdır. Türkiye, NATO ve Avrupa güvenlik mimarisi içerisinde yer alıyor. Suudi Arabistan, Körfez ve Arap Yarımadası'nın temel aktörlerinden biri. Pakistan ise Güney Asya'daki güç dengesinin önemli bir parçası.
Bu üç ülkenin ortak savunma mekanizması oluşturması, geleneksel coğrafi ittifak anlayışından farklı bir model ortaya koyuyor.

Fakat “İslam NATO'su” kavramının bir başka sakıncası daha var. Böyle bir nitelendirme, anlaşmayı yalnızca dinî veya mezhepsel dayanışma temelinde kurulmuş bir ittifak gibi gösterebilir. Oysa burada çok güçlü jeopolitik, ekonomik ve askerî çıkarlar söz konusudur.
Örneğin Türkiye ve Pakistan'ın İran'la ilişkileri, Suudi Arabistan'ın İran'la yaşadığı güvenlik sorunlarıyla birebir örtüşmüyor. Üç ülkenin İsrail, Hindistan ve diğer bölgesel aktörlere yaklaşımı da aynı değil. Bu nedenle anlaşmayı bütün İslam dünyasını temsil eden veya tek bir ülkeye karşı kurulmuş bir askerî cephe olarak tanımlamak gerçekçi değildir.
Gelecekte başka ülkelerin katılımı, müşterek komutanlıkların oluşturulması ve ortak askerî standartların geliştirilmesi hâlinde daha geniş bir güvenlik örgütüne dönüşmesi tartışılabilir. Ancak böyle bir genişlemenin gerçekleştiğini söylemek için henüz yeterli dayanak bulunmuyor.

Türkiye bu anlaşmadan ne kazanacak?
Doç. Dr. Cantürk Caner: Bu soruda yalnızca savunma sanayisi ihracatını değil, Türkiye'nin jeopolitik konumunu, uluslararası ilişkilerini ve üstleneceği riskleri birlikte ele almak gerekiyor.
Türkiye açısından Mekke Anlaşması'nın üç önemli stratejik getirisi olabilir: bölgesel etkinlik, savunma sanayisi iş birliği ve güvenlik ortaklıklarının çeşitlendirilmesi.
Birincisi, Türkiye'nin bölgesel güvenlik mimarisindeki rolünün genişlemesidir.
Türkiye uzun yıllardır NATO içerisinde askerî kapasitesiyle öne çıkan bir ülke. Mekke Anlaşması ise Ankara'ya NATO dışındaki bir bölgesel güvenlik düzenlemesinin kuruluşunda yer alma imkânı sunuyor.
Bu durum, Türkiye'nin NATO üyeliğini terk etmesi veya Batı ittifakına alternatif araması anlamına gelmek zorunda değil. Aksine, farklı güvenlik yapılarıyla ilişki kurabilme kapasitesinin genişlemesi olarak değerlendirilebilir.
Böylece Ankara, yalnızca kendi sınırlarına yönelik tehditlerde değil, Körfez güvenliği, Kızıldeniz ve bölgesel savunma iş birliği gibi alanlarda da daha fazla rol üstlenebilir.
İkincisi, savunma sanayisinin ekonomik ve teknolojik kazanımlarıdır.
Suudi Arabistan, savunma kapasitesini modernleştirmeye önemli kaynak ayırıyor. Pakistan ise çeşitli askerî sistemlerde ortak geliştirme ve üretim kabiliyetine sahip.
Türkiye'nin hava savunması, insansız sistemler, elektronik harp, haberleşme, radar ve mühimmat alanlarındaki teknolojileri bu ortaklığın merkezinde yer alabilir.
Burada mesele yalnızca Suudi Arabistan'a savunma ürünü satmak değildir.
Ortak üretim, teknoloji geliştirme, bakım merkezleri, askerî eğitim ve uzun vadeli tedarik ilişkileri Türk savunma sanayisi açısından daha kalıcı fırsatlar ortaya çıkarabilir. Nitekim 31 Ağustos tarihli ortak bildiride ortak teknoloji geliştirme ve ortak üretim hedefleri açıkça yer aldı.
Üçüncüsü, Türkiye'nin stratejik ortaklık ağının genişlemesidir.

Ancak burada üzerinde durmamız gereken ciddi riskler de var.
Türkiye'nin Körfez güvenliğine daha fazla dâhil olması, bölgesel çatışmalardan etkilenme ihtimalini de artırır. Özellikle Yemen'deki savaşın genişlemesi veya İran ile Suudi Arabistan arasındaki gerilimin yeniden tırmanması hâlinde, Ankara'nın üstleneceği sorumluluklar daha hassas hâle gelebilir.
Pakistan'ın Hindistan'la yaşayabileceği bir askerî kriz de ittifakın kolektif savunma mekanizmasını zorlayabilecek başka bir senaryodur.
Dolayısıyla Türkiye açısından temel mesele, stratejik kazanımlarla üstlenilecek güvenlik yükümlülükleri arasında dengeli bir ilişki kurulmasıdır.
Türkiye bu anlaşmadan savunma teknolojilerini uluslararası güvenlik iş birliğine dönüştürme fırsatı kazanabilir. Ancak bunu başarabilmesi, ortaklığın kendisini istemediği savaşların tarafı hâline getirmemesine bağlıdır.

1. Anlaşmanın esas sınavı Yemen değil, krizler arasındaki farklar olacak
Suudi Arabistan'a yönelik füze veya İHA saldırılarında ortak savunma desteği vermek, üç ülke açısından nispeten belirgin bir güvenlik gündemi oluşturuyor.
Fakat Pakistan-Hindistan çatışmasında veya Türkiye'nin doğrudan karşı karşıya kalabileceği bir bölgesel krizde aynı ortaklığın nasıl işleyeceği henüz açıklığa kavuşmuş değil.
Burada kolektif savunma ilkesinin nasıl uygulanacağı, hangi durumlarda askerî yardım sağlanacağı ve ulusal karar alma süreçlerinin nasıl işleyeceği belirleyici olacak.
2. Türkiye'nin kendi savunma ihtiyaçları unutulmamalı
Türkiye'nin savunma sanayisi önemli ilerlemeler kaydetmiş olsa da her sistemden sınırsız miktarda ürettiği söylenemez. Suudi Arabistan'a sağlanacak hava savunma kabiliyetleri, Türkiye'nin kendi operasyonel ihtiyaçlarıyla birlikte değerlendirilmeli.
Özellikle kritik savunma sistemlerinin dış görevlere tahsis edilmesi, kapasite planlaması gerektirir. Başka bir ifadeyle, savunma sanayisi açısından ihracat fırsatı olan bir gelişme, askerî planlama açısından ilave sorumluluklar da oluşturabilir.
3. ABD, İran ve İsrail bu ittifakı aynı şekilde okumayacak
ABD açısından anlaşma, bölgesel ortakların daha fazla güvenlik sorumluluğu üstlenmesi anlamına gelebilir. Ancak Washington, kendi askerî sistemleriyle uyumluluk, teknoloji güvenliği ve bölgesel kuvvet dengeleri konusunda hassasiyet gösterebilir.
İran açısından en kritik mesele, ittifakın savunma amaçlı kalıp kalmayacağıdır. Tahran, özellikle Suudi Arabistan'da konuşlandırılacak yeni askerî kabiliyetleri kendi güvenliği açısından değerlendirecektir.
İsrail açısından ise Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında gelişen savunma koordinasyonu, bölgesel güç dengelerine etkisi bakımından izlenecek bir gelişmedir.
Bunlar ülkelerin kesinleşmiş resmî tutumları değil, muhtemel stratejik hesaplarına ilişkin değerlendirmelerdir.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı yalnızca üç ülkenin askerî dayanışması şeklinde değerlendirmek, meselenin stratejik boyutunu eksik bırakır. Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın farklı güvenlik ihtiyaçlarını bir araya getirerek bölgesel güç dengelerinde yeni bir hareket alanı oluşturmaya çalışmasıdır.

Birincisi, bu anlaşma Orta Doğu'da güvenlik anlayışının değiştiğine işaret ediyor. Bölge ülkeleri artık yalnızca dışarıdan sağlanan askerî garantilerle yetinmek istemiyor. Kendi savunma kapasitelerini geliştirmeyi, ortaklıklarını çeşitlendirmeyi ve bölgesel krizler karşısında daha fazla inisiyatif kullanmayı hedefliyorlar. Dolayısıyla Mekke Anlaşması, ABD'nin bölgedeki varlığının sona ermesinden çok, Amerikan güvenlik sisteminin yanında yeni bir güvenlik katmanının oluşturulması anlamına geliyor.
İkincisi, burada alışılmış ittifak modellerinden farklı bir kapasite paylaşımı söz konusu. Türkiye'nin savunma teknolojileri ve operasyonel deneyimi, Pakistan'ın askerî kapasitesi ve Suudi Arabistan'ın ekonomik kaynakları aynı zeminde buluşuyor. Fakat bu tamamlayıcılık kendiliğinden bir askerî güç oluşturmaz. Başarı, müşterek komuta, istihbarat paylaşımı, ortak eğitim ve özellikle kriz anlarında hızlı karar alabilecek bir mekanizmanın geliştirilmesine bağlı olacaktır.
Üçüncüsü, anlaşmanın gerçek ağırlığı yalnızca Husilere karşı sağlanacak savunma desteğinde aranamaz. Bu ortaklığın geleceğini belirleyecek esas soru, taraflardan birinin başka bir cephede ciddi bir güvenlik kriziyle karşılaşması hâlinde diğerlerinin nasıl hareket edeceğidir. Pakistan-Hindistan gerilimi, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki güvenlik sorunları veya Suudi Arabistan'ın İran'la karşı karşıya gelebileceği yeni bir kriz, kolektif savunma anlayışının sınırlarını test edebilir.
Dördüncüsü, Türkiye açısından bu anlaşmanın önemi yalnızca savunma sanayisi ihracatı veya Körfez'deki askerî görünürlüğünün artması değildir. Ankara, böyle bir mekanizmayla Avrupa, Orta Doğu ve Güney Asya arasında farklı güvenlik ilişkilerini birbirine bağlayan bir konum kazanabilir. Ancak bunun için Türkiye'nin diplomatik hareket serbestisini koruması ve taraf olmadığı çatışmalara sürüklenmesini önleyecek hukuki ve siyasi güvenceleri önemsemesi gerekir.
| Madde | Ana Başlık / Odak | Açıklama ve Kapsam | Kritik Hususlar ve Şartlar |
|---|---|---|---|
| 1 | Bölgesel Güvenlik Anlayışının Değişimi | Bölge ülkeleri dış askerî garantiler yerine kendi savunma kapasitelerini geliştirmeyi, ortaklıkları çeşitlendirmeyi ve krizlerde inisiyatif almayı amaçlıyor. | Mekke Anlaşması, ABD'nin bölgedeki varlığının bitişi değil; Amerikan güvenlik mimarisinin yanında yeni bir güvenlik katmanının kurulmasıdır. |
| 2 | Kapasite Paylaşımı ve İttifak Modeli | Türkiye'nin savunma teknolojisi ve operasyonel deneyimi, Pakistan'ın askerî kapasitesi ve Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü bir araya geliyor. | Başarı; müşterek komuta, istihbarat paylaşımı, ortak eğitim ve hızlı karar alma mekanizmalarının tesis edilmesine bağlıdır. |
| 3 | Geniş Kapsamlı Güvenlik Testleri | Anlaşma yalnızca Husilere karşı bir savunma desteğiyle sınırlı değildir. Asıl sınav, taraflardan birinin farklı bir cephede krize girmesiyle yaşanacaktır. | Pakistan-Hindistan gerilimi, Doğu Akdeniz'deki güvenlik sorunları veya olası bir Suudi Arabistan-İran krizi, kolektif savunmanın sınırlarını sınayacaktır. |
| 4 | Türkiye Açısından Stratejik Boyut | Ankara, sadece savunma ihracatı ve Körfez'de görünürlük kazanmakla kalmayıp; Avrupa, Orta Doğu ve Güney Asya güvenlik bağlarını birleştiren stratejik bir merkez olabilir. | Türkiye'nin diplomatik hareket serbestisini koruması ve tarafı olmadığı bölgesel çatışmalara çekilmesini önleyecek hukuki/siyasi güvenceleri sağlaması şarttır. |
Buna bir beşinci boyut daha eklemek gerekiyor: Mekke Anlaşması, savunma sanayisi alanında uzun vadeli ekonomik karşılıklı bağımlılık oluşturabilir. Ortak üretim tesisleri, teknoloji transferi, mühimmat tedariki, eğitim merkezleri ve bakım altyapısı kurulabilirse bu iş birliği, siyasi iktidarlardan bağımsız olarak devam edebilecek kurumsal bir zemin kazanabilir. Askerî ittifakları kalıcı hâle getiren unsurlardan biri de budur.
| Boyut / Konu | Gereklilikler ve Unsurlar | Beklenen Sonuç ve Stratejik Etki |
|---|---|---|
| Savunma Sanayisinde Ekonomik Karşılıklı Bağımlılık (5. Boyut) |
| Siyasi iktidarlardan bağımsız, kurumsal bir zemin kazanarak askerî ittifakın kalıcı hâle gelmesi. |
Bunların ötesinde, Mekke Anlaşması'nın dikkat çekici bir başka yönü de güvenlik sağlayan ülke ile güvenlik satın alan ülke arasındaki ilişkinin değişme ihtimalidir. Suudi Arabistan, uzun yıllardır dünyanın en büyük savunma ithalatçılarından biri oldu. Türkiye ise giderek savunma teknolojisi geliştiren ve ihraç eden bir aktör hâline geldi. Bu durum, ilişkilerin yalnızca silah alım satımı üzerinden değil, müşterek askerî kapasite oluşturulması üzerinden gelişmesine imkân sağlayabilir.
Daha da önemlisi, ittifakın coğrafi uzanımıdır. Üç ülke; Akdeniz, Kızıldeniz, Basra Körfezi, Arap Denizi ve Hint Okyanusu'nu ilgilendiren güvenlik sorunlarıyla farklı düzeylerde bağlantılıdır. Bu durum, gelecekte deniz ticaretinin güvenliği, enerji nakil hatlarının korunması ve kritik lojistik koridorların savunulması bakımından yeni iş birliği imkânları ortaya çıkarabilir. Ancak bugün için anlaşmanın bu bölgelerin tamamını kapsayan müşterek bir deniz güvenliği sistemi oluşturduğunu söyleyemeyiz.

Bir başka dikkat çekici gelişme de 5 Ekim'deki Riyad toplantısında emekli Pakistanlı Korgeneral Nauman Mahmood'un üç yıllığına ilk genel sekreter olarak atanmasıdır. Bu karar, üç ülkenin yalnızca siyasi açıklamalarla yetinmeyip kurumsal bir yapı oluşturmaya başladığını gösteriyor. Fakat sekretaryanın varlığı, tek başına müşterek askerî komutanlığın kurulduğu anlamına gelmez.
Üzerinde durulması gereken son mesele ise Türkiye'nin diplomatik dengeleridir. Ankara, Suudi Arabistan'ın güvenliğine katkı sağlarken İran'la ilişkilerini sürdürmek, NATO yükümlülüklerini korumak ve Yemen'deki çatışmanın tarafı hâline gelmemek durumundadır. Türk hükûmeti, anlaşmanın NATO'ya alternatif olmadığını özellikle vurgulamıştır.
Bana göre Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın asıl stratejik önemi, üç ülkenin bugün hangi silah sistemlerini konuşlandıracağından daha büyük bir meseledir. Burada Orta Doğu'daki güvenlik mimarisinin geleceğine ilişkin yeni bir arayış görüyoruz.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan, farklı kabiliyetlerini ortak bir caydırıcılık mekanizmasına dönüştürmeye çalışıyor. Ancak bu girişimin gerçek bir askerî ittifaka dönüşebilmesi için siyasi iradenin yanı sıra müşterek komuta, finansman, teknoloji paylaşımı ve kriz yönetimi konularında kalıcı kurumların oluşturulması gerekiyor.
Bence bu anlaşmanın başarısını belirleyecek temel ölçüt, üç ülkenin birlikte ne kadar büyük bir askerî güç oluşturduğu değil, bu gücü kullanmak zorunda kalmadan ne ölçüde güvenlik ve istikrar sağlayabildiği olacaktır. Türkiye açısından ise mesele yalnızca Körfez'deki askerî etkinliğin genişlemesi değildir. Asıl stratejik kazanım, savunma sanayisi kapasitesini diplomatik etkiye dönüştürebilmek, yeni güvenlik ortaklıkları geliştirebilmek ve bunları yaparken kendi ulusal güvenlik önceliklerinden uzaklaşmamaktır.
Mekke Anlaşması'nın geleceğini belirleyecek soru, üç ülkenin birlikte savaşmaya ne kadar hazır olduğu kadar, birbirlerini gereksiz bir savaşa sürüklemeden ortak güvenliği nasıl sağlayacaklarıdır. Çünkü başarılı bir savunma ittifakının en önemli işlevlerinden biri savaşmak değil, savaşı önleyebilmektir.