Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
1978 Dünya Futbol Şampiyonası, o yılların politik itiş kakışı içerisinde insanların bir nebze de olsa birlikte sosyalleştikleri bir organizasyon olmuştu.
Arjantin rakiplerini tek tek eledi ve finalde Hollanda’nın karşısına çıktı.
Tarihlerinde ilk kez final oynayacaklardı.
İlkokulun daha ilk yılındaydım…Mahallede o gün herkesin Arjantin’li olduğunu hatırlıyorum.
Favori görülmeyen…Futbolun devlerine kafa tutmayı başaran bu takımı mazlum sever halkımız çoktan bağrına basmıştı.
Finali kazandılar ve dünya futbolunda Arjantin efsanesi başladı.
Peki biz de ne oldu?
Diğer şehirleri bilmem ama bizim Ankara’da bir Arjantin furyası başladı…
Arjantin kuaförden tutunda Arjantin Birahanesine…Arjantin tamirevinden Arjantin Matbaasına kadar onlarca “Arjantin”le doldu şehrimiz.
Pide Kebap salonun adı Arjantin olur mu?
Oldu…Halen duruyor mu bilmiyorum…Balgat civarında bir pidecinin adı “Arjantin Pide Kebap Salonu”dur.
Hemen hepsi 78 ‘n o rüzgarından etkilenmiş esnaflardı.
***
Peki size gene Ankara’da “Arjantin Felsefe Kulübü” desem…
Yok bu dünya kupasından esinlenme değildi.
Gaziosmanpaşa’dan Kavaklıdere’ye inerken 300 bilemedin 400 metrelik kısacıcık bir caddenin adıydı.
(Hani 2000 li yılların efsane Cafemiz’inin meşhur ettiği Arjantin Caddesi)
İşte o Arjantin Caddesinin tam ortasında 2 katlı bir evde kurulan bir felsefe kulübüydü.
Ali Kemaloğlu tıp hekimiydi. Ama aynı zamanda entelektüel heyecanını kaybetmemiş bir iş insanıydı. Eşi Nihal Kemaloğlu’yla beraber oturdukları ev Arjantin Caddesi’nde olduğu için samimi çabalarıyla kurdukları felsefe kulübüne bu adı vermişlerdi.
Arjantin Felsefe Kulübü…
Önce mütevazı kadroyla başlayan buluşmalar giderek daha şöhretli isimleri toplamaya ve düzenli toplantılara ve derslere dönüşmeye başlamıştı.
Kimler mi?
Şair Hilmi Yavuz…Prof. Erol Göka…Tarihçi Kudret Emiroğlu…Felsefeci Ahmet İnam…
Ve elbetteki İlber Ortaylı…
Bütün seminerler dolu olurdu ama İlber Hoca’nınkilerde izdiham olduğunu hatırlıyorum. Koltuklar dolu, koridor dolu, dışarısı dolu…
İlber Hoca’nın şöhretinin artık Ankara’yı zorladığı yıllardı. Hoca artık sadece Mülkiye çevresi veya tarihçiler arasında değil okur yazar dünyasının dışında da merak edilen aranılan isim olmaya başlamıştı.
Arjantin Felsefe Kulübü sadece Kemaloğlu ailesinin maddi manevi gayretiyle dönüyordu ama aslında bir yanıyla da şöhretler kulübü olmuştu bile.
Kulübün devamlı ve meraklı öğrencilerinden biri olan İsmail Küçükkaya daha sonra oturduğu Akşam Gazetesi’nin genel yayın yönetmenliği koltuğunda buradaki ekiple yol yürüdü. Nihal Kemaloğlu’nun yazarlık serüveni böyle başladı. Bir felsefeci Ahmet İnam Akşam gazetesinde köşe yazdı.
İsmail , İlber Hoca ile kitap serüveni bugünlerde başladı.
***
İlber Hoca son yıllarında çok kitap yazmadığı için eleştirilir. Aslında yazdı. Ama bunlar ağırlıklı olarak söyleşiler ve yaşam rehberi olabilecek kitaplardı. Bir konuya ve döneme odaklanıp çıkardığı özgün çalışmalar olmadı.
“İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı…” Veya “Osmanlı’da Alman Nüfuzu”…gibi ustalık dönemi titiz çalışmalarını aradı akademi dünyası…
O ise “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” türü rehber kitapları tercih etti.
***
Bunun iki temel sebebi var bana kalırsa…
Birincisi
İlber hocanın multi disiplin diyebileceğimiz bir ilgi alanı vardı. Roma tarihini de biliyordu 2.Mahmut dönemine de meraklıydı. Öte yandan çarlık Rusya’sına da ilgi duyuyordu.
Bu geniş ilgi alanı bir de İstanbul’a geldikten sonraki başlayan ulusal ve uluslararası davetler gezilerle birleşince Hoca’nın bir konuya fokuslanması imkansız hale geldi.
İkincisi ise…İlber Hoca bir yaşam ustasıydı.
Hayatın nasıl yaşanması gerektiğine çok kafa yormuş ve elinden geldiğince rafine bir hayat yaşamaya çabalamıştı.
Daha fazla insan tanı…Daha çok yer gör…Daha nitelikli yerlerde bulun…
İlber hoca bu yüzden bir fakülte odasında kitaplar arasında geçen yıllarının yeterli olduğunu düşündü son yıllarında…
Neyse…Biz gene Ankara günlerine dönelim…2000 lerin başındaki Arjantin Felsefe Günlerine…
***
O günlerde Hoca herkesin hocasıydı ama onunla ilgilenecek okul dışında ne bir asistanı ne de yardımcısı vardı. Ali (Kemaloğlu) abinin , İlber hocanın pek çok işine koşturduğunu hatırlıyorum.
Benim de televizyonculuk maceramın başladığı günler tamda bu yıllardı.
Skytürk televizyonun da bir başka efsanevi hoca Prof. Yalçın Küçük’le programa başlamıştım.
Program Pazar sabahlarının vazgeçilmezi olmuştu. Adı bile aslında nasıl bir içerik olduğu konusunda fikir verecektir.
Kalemler ve Kılıçlar…!
Her Pazar tam da kahvaltı saati izleyici ekrana kilitlemeyi başarıyorduk.
Yalçın Küçük hoca da İlber Hoca’dan hemen hemen her programda bir vesileyle övgüyle bahsediyor ‘Büyük Tarihçimiz’ olarak anıyordu. Dakikalarca nasıl önemli bir tarih insanı olduğunu anlatıyordu.
Fakat tabi sadece tarihçi olarak…Başka bir alana girmesine de pek gönlü razı değildi.
***
Türkiye’nin bitmek tükenmek bilmez Cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmalarının gene alevlendiği bir döneme girmiştik. 2007 yılı seçimleri yapılacaktı. Ve herkesin aklında muhalefet bloğu için bir CB adayı vardı.
Ben de bir yayın öncesi kafamda adayımı belirlemiştim. Program başladı…Konu CB adaylığına geldiğinde “Hocam izin verirseniz benim de aklımda bir aday var dedim.”
Yalçın Hoca gözlüklerin üzerinden bakarak ‘kimmiş?’ dedi.
“İlber Hoca” dedim…
Yalçın Hoca önündeki gazete küpürlerine gömüldü…”bakarız bakarız” gibi bir şeyler mırıldandı…Hoşnut olmadığını anlamıştım.
İşte benim bu zamansız adaylık ilanımı Arjantin Caddesi havaya sıçrayarak izlemişlerdi. İsmail Küçükkaya Ali abiyle beraber beni aradılar. “Gürkan İlber Hoca’yla beraberiz. Havalara uçtuk. Ne iyi yaptın”
Ben de kamuoyundan gelen olumlu tepkilerden şaşkındım. Sanki kimsenin aklına gelmeyen bir adayı ben söyleyivermiştim.
Sonra İlber Hoca aldı telefonu…
O her zaman ki yavaş konuşmasıyla….”Gürkan, Yalçın’ın önünde söyleme böyle şeyler…Bozulur o…!”dedi.
“Hocam sizi çok seviyor Yalçın Hoca ama…” diyecek oldum…”Sever sevmesine ama onun politik hayalleri başkadır” dedi.
İlber hocaya CB adaylığı çıkışım çok yankı bulmaya başlamıştı. Her kesimden insana sıcak gelen biriydi İlber Hoca…
Ama tam da onun dediği gibi Yalçın Küçük bu durumdan çok da memnun değildi. Uzun cezaevi yıllarından sonra yakaladığı ekran şöhretiyle bambaşka kitlelere ulaşmış artık nerdeyse sokakta yürüyemez hale gelmişti. Bunun bir politik sonucu olmalıydı.
Sırf kendisi için değil ama en azından onun istediği ve daha çok politik bir kavga yürütecek bir isim öne çıkmalıydı adaylık konusunda…
Önüne gelenin İlber Hoca Cumhurbaşkanı adayı olsun sözlerinden epey bunalmıştı.
Bir sonraki programa cebinde küçük bir çakıl taşıyla çıkmıştı.
O gün programda İlber Hoca’nın yüksek dil hakimiyetinden konu açılmış ve yayın sırasında çakıl taşını ortaya bırakmıştı.
“İlber, Farsça bilmez…!!!
“Haydaaaa… Bu nerden çıktı şimdi” dedim…”Daha dün Farsça bir şiir okudu televizyonda. Kulaklarımla duydum”
Yalçın Hoca gene önündeki gazete küpürlerine gömülürken ikinci çakıl taşını da bırakıverdi.
“Efendim şiiri ezberlemiştir. Bilmediğini bana Mete söyledi.”
Mete dediği de Siyasal’ın bir başka hocası ve Yalçın hocanın sıra arkadaşı Prof. Mete Tunçay’dı.
***
Şimdi deliye dönme sırası İlber Hocadaydı.
Mete Hoca’yla küstüler…Uzunca bir süre de konuşmadıklarını biliyorum. Bense tam akademik rekabet ve kavganın ortasında kalmıştım.
Neden sonra barıştılar.
Yalçın Hoca yıllar sonra bunu muzip muzip anlatıp güldü.
Doğrusu şuydu.
İlber Hoca Rusça ve Almancayı anadili gibi biliyordu. İngilizce ve Fransızcayı ise mükemmel düzeyde biliyordu. İtalyancası ve Latincesi de üst düzeydeydi. Arapçadan iyi şekilde anlıyor ama Farsçayı o düzeyde bilmiyordu. Ama pekiala konuşabiliyordu.
Ve Mülkiye’ye birincilikle girip birincilikle mezun olan Yalçın Hoca , 7 dili mükemmel düzeyde bilen İlber Hoca’nın 8.dili bilmediğini söyleyerek CB adaylığına burun kıvırıyordu.
Mülkiye’nin efsane hocalarının muazzam düzeyine bakar mısınız?
Bir de şimdi yes-no ingilizcesiyle ali cengiz oyunları yaparak CB adaylığı kapmaya çalışan uyanıklara…
***
Işıklar içinde uyu İlber Hocam…Sağlık ve afiyet diliyorum Yalçın Hocam…
