Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul

Cep telefonları artık yalnızca iletişim aracı değil; cebimizde taşıdığımız, hiç kapanmayan televizyonlara dönüştü. Bildirimler, akışlar ve 'orada olma' baskısı, modern insanı sürekli çevrim içi tutarken görünürlükle var olma duygusu arasındaki çizgi giderek silikleşiyor. Uzmanlar bu durumu nomofobi olarak tanımlıyor: Bu telefonsuz kalma korkusundan çok, bağlantıdan kopma kaygısı.
Peki bu sarmaldan çıkmak mümkün mü? Ya da 'içeride' kalıp kendi kurallarını koyabilmek?
– Telefonum yanımda değilse ne hissederim?
– Sessiz bir odada 10 dakika telefonsuz kalabilir miyim?
– Şarjım yüzde 5'ken zihnim ne söylüyor?
Nomofobinin şifrelerini Öğretim üyesi Doç. Dr. Arzu Kızbaz’a sorduk… İşte 'cep televizyonsuz' kalmanın bize getirdikleri ve bizden götürdükleri!

Cep telefonlarının birer 'cep televizyonu'na dönüşmesiyle birlikte, birey artık sadece izleyici değil aynı zamanda sürekli yayın yapan bir özne hâline geldi. Bu durumu, gösterilen imaj ve gerçek kimlik açısından nasıl okumak gerekiyor?
Buradaki temel kırılma noktası şudur: İmaj artık bir kişiyi temsil etmekten ziyade, varoluşun görünür kılınma biçimine dönüştü. Kimlik, gündelik hayat içinde sessizce tezahür eder; süreklilik taşır, prova gerektirmez. Dijital imaj ise tekrar, onay ve izlenme üzerinden işler. Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele, birinin gerçek diğerinin sahte olması değil; dijital dünyadaki varlığın yaşantının önüne geçme riskidir. Bu durum, “gerçek olan” ile “gösterilen” arasındaki klasik gerilimden ziyade, gösterilenin gerçeğin yerine geçme tehlikesine işaret eder. Artık soru “Ben kimim?” değil; “Beni nasıl görüyorlar?” sorusudur. Bu kayma, bireyin özne olarak konumunu zayıflatır; onu, varlığını sürekli görünür kılmak zorunda olan bir performans nesnesine dönüştürür.

Nomofobiyi siz 'görülmediğinde var olamama' hâli olarak tanımlıyorsunuz. Bu noktada şu soruyu sormak isterim: Sürekli görünür olma hali, modern insanın özgüvenini mi yoksa tam tersi bir yola mı işaret ediyor?
Evet Nomofobi 'görülmediğinde var olamama hâlidir'; çünkü burada mesele teknoloji bağımlılığı değil, ontolojik bir kırılganlıktır. Sürekli görünür olma ihtiyacı, sanıldığı gibi yüksek özgüvenin değil; onaysız kalmaya tahammül edemeyen bir benlik yapısının işaretidir. Özgüveni olan birey görünür olmaktan korkmaz; ancak görünürlük askıya alındığında da benliğini kaybetmez. Modern insanın yaşadığı ise çoğu zaman bunun tersidir: Ekran açıkken güçlü, ekran kapandığında belirsiz. Görünürlük ihtiyacının süreklilik kazanması, özgüvenin varlığından ziyade, benliğin görünürlükle ikame edilme riskini ortaya koyar.

Cep televizyonlarında artık yalnızca içerik tüketmiyoruz; hayatımızı, beden dilimizi ve ilişkilerimizi de sergiliyoruz. Bu durum, kişinin kendisi gibi kalmasını zorlaştırıyor mu?
Bu mecrada hayatlarımızı, beden dilimizi ve ilişkilerimizi giderek daha fazla bir temsile, bir sahneleme pratiğine dönüştürüyoruz. Asıl risk burada başlıyor: İnsan bir süre sonra yaşadıklarını yaşamakla değil, nasıl göründüğünü kontrol etmekle meşgul oluyor. Yaşam, temsilin gölgesinde kalıyor. Bu durum, “kendin gibi olmak” ile “izlenebilir olmak” arasında sessiz bir gerilim yaratıyor. Üstelik algoritmalar bu gerilimde çoğu zaman özgünlüğü değil, benzer olanı seçiyor. Ve insan, ironik biçimde, kendisi olarak kalabilmek için çabalamak zorunda kalan bir varlığa dönüşüyor. Bu, yalnızca taşınan değil; benliği sessizce yoran bir yüktür.
Vatandaş bu dijital sarmaldan tamamen çıkmak zorunda mı? Yoksa 'sürekli orada olma' hâlini, kendi lehine çevirebileceği bir denge noktası mümkün mü?
Bu soruya dair temel varsayımım şudur: Bireyin bu dijital dünyadan tamamen çıkması ne mümkün ne de gereklidir. Asıl mesele “orada olmak” değil; orada kimin adına var olduğumuzdur. Sürekli orada olma hâli, eğer başkalarının beklentileriyle şekilleniyorsa yıpratıcıdır. Ancak kişi kendi değerlerini, sınırlarını ve ritmini belirleyebiliyorsa, bu alan bir vitrin değil, bir ifade zeminine dönüşebilir. Denge noktası şuradadır: Paylaşım, varoluşun ikamesi hâline gelmemeli; varoluşun iz düşümü olarak kalmalıdır.

En çok merak ettiğimi de sona sakladım: Ekran kapalıyken de ayakta kalabilen bir kişisel imaj ve stil, günümüz dünyasında nasıl inşa edilir?
Ekran kapalıyken de ayakta kalabilen bir kişisel imaj ve stil, görüntüden değil; anlamdan, tutarlılıktan ve benliğin iç pusulasından beslenir. Böyle bir imaj, görünürlükle temellendirilmez; görünürlüğün geri çekildiği anlarda da varlığını yitirmez. Paylaşımın sürekliliğine ya da onayın dolaşımına yaslanmaz; sessizlikte daralmayan, yoklukta aşınmayan bir yapıya sahiptir. Çünkü bu imaj, yüzeysel temsillerde değil; bireyin değerler sistemi içinde, zamanla ve deneyimle örülerek oluşur. Bu inşa üç temel eksen üzerinde yükselir: değerler, duruş ve bilinçli seçimler. Bu eksenler, bireyin hem kendisiyle hem de dünyayla kurduğu ilişkinin estetik olduğu kadar etik çerçevesini de belirler. Stil, bu bağlamda, yalnızca görünene ilişkin bir tercih değil; ne zaman geri çekileceğini bilmek, neyi paylaşmayacağını seçmek, hangi hızda yaşayacağını tayin etmek ve hangi baskılara direnç göstereceğine karar vermektir. Bu nedenle stil, bir görünümden çok bir varoluş biçimidir. Gerçek stil, ekran karardığında kesintiye uğramayan bilinçli bir yaşam anlayışı ve estetik duruş olarak varlığını sürdürür. Ve paradoksal biçimde, tam da bu süreklilik sayesinde fark edilir hâle gelir. Belki de bugün asıl mesele görünür olmak değil; görünürlüğün yokluğunda da bireyin kendisiyle kurduğu bağı sürdürebilmesidir. Zira ekran kapandığında kendisiyle çelişmeyen benlik, sahici bir varoluşun göstergesidir. Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha görünür olmak değil; ekran kapandığında da kendisiyle yan yana durabilen bir benliği koruyabilmektir.