Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul

Şanlıurfa Siverek’te bir liseye düzenlenen silahlı saldırı infiale yol açtı. Okulun eski öğrencisi olan 19 yaşındaki Ömer Ket isimli saldırganın tüfekle açtığı ateş sonucu aralarında öğrenci, öğretmen, görevli personel ve polislerin de bulunduğu 16 kişi yaralandı. Saldırı öncesi sosyal medyadan tehdit mesajları yayınladığı ortaya çıkan zanlı, olayın ardından yaşamına son verdi.

Ardından Kahramanmaraş'ın Onikişubat ilçesinde bulunan Ayşel Çalık Ortaokulu'nda 8'inci sınıf öğrencisi İ.A.M.'nin okula babasına ait silahlarla bir sınıfa girerek rastgele ateş açtığı ve can kaybına neden olması toplumda şok ve güvensizliğe neden oldu.
Şiddet ve travma, özellikle de ergenlik dönemindeki bir bireyin karıştığı bir olay söz konusu olduğunda, sadece klinik bir vaka değil, aynı zamanda sosyolojik ve eğitimsel bir kriz haline geliyor. Klinik Psikolog Beyhan Budak, Tgrthaber.com Özel Haber Şefi Bengü Sarıkuş'a bu sosyal facianın altında yatan sebepleri ve nasıl önlenebileceğini anlattı.

Bir paylaşımın “ergenlik sancısı” mı yoksa “katliam hazırlığı” mı olduğunu nasıl ayırt ederiz?
Beyhan Budak: Önce şunu kabul edelim: ergenlik zaten karanlık bir dil kullanır. Bir genç “her şeyden nefret ediyorum” yazdığında bu çoğu zaman gerçekten öyle hissettiği anlamına gelir, ama o an için. Ergenlik sancısının doğası budur: yoğun ama geçicidir, dalgalıdır. Bugün dünya yıkılmıştır, yarın bir arkadaşının mesajıyla her şey değişir.

Asıl tehlike işaretleri farklıdır. Psikolojide buna “sızıntı davranışı” denir. Yani kişi niyetini parça parça dışarı sızdırır. Geçmiş saldırıları araştırmaya başlar, silah görselleri paylaşır, belirli kişilere “o gün okulda olma” der.
Bir de şu var: ergenlik sancısı genellikle “ben acı çekiyorum” der. Sızıntı davranışı ise “acı çektireceğim” der. Birincisi içe döner, ikincisi dışa yönelir. Ve şunu biliyoruz: bu tür saldırıların neredeyse tamamında saldırgan, önceden bir şekilde niyetini paylaşmış. Yani bu, gizli kalan bir şey değil, görmezden gelinen bir şey.

Ailelere ve eğitimcilere söyleyebileceğim şey şu: tek bir paylaşım değil, örüntü önemli. Bir genç hem sosyal olarak geri çekiliyorsa, hem şiddet içeriklerine yoğun ilgi gösteriyorsa, hem de bunu dışa vuruyorsa, bu artık “ergenlik sancısı” değil, yardım çığlığıdır. Ve o çığlığı duymak için uzman olmaya gerek yok, dikkatli olmak yeterli.

Bir anne-baba, odasına kapanan çocuğunun “kendi dünyasında” mı olduğunu yoksa “kendi karanlığında” mı kaybolduğunu nasıl anlar?
Beyhan Budak: Ergenler odasına kapanır, bu normal. Ama burada sorulması gereken soru “kapandı mı” değil, “bağ koptu mu?”dur.
Kendi dünyasında olan bir ergen hâlâ bir yerlere aittir. Arkadaşları vardır, az da olsa. Bir şeylerden zevk alır: müzik, oyun, çizim, bir şey. Sofrada iki kelam eder, sinirli bile olsa tepki verir. Yani dünyası küçüktür ama canlıdır.

Kendi karanlığında kaybolan bir ergense bağlarını teker teker koparır. Eskiden sevdiği şeyleri bırakır. Arkadaşlarından uzaklaşır ama yeni bir çevre de edinmez. Yemek düzeni bozulur, uyku düzeni bozulur. Ve en önemlisi: tepkisizleşir. Öfke bile vermez. Bu sessizlik çoğu ebeveyn tarafından “sakinleşti, düzeldi” diye yorumlanır, oysa tam tersi olabilir. Umutsuzluk bazen fırtına gibi değil, durgun su gibi görünür.

Bir ebeveyn olarak yapabileceğiniz en önemli şey, çocuğunuzu “sorun var mı?” diye sorgulamak değil, onunla bağı açık tutmaktır. Çocuk size bir şey anlatmıyorsa, belki siz ona bir şey anlatabilirsiniz. Kendi kırılganlığınızı gösterin. “Ben de bugün çok zorlandım” diyen bir anne-baba, çocuğuna “bu evde zayıf olmak güvenli” mesajı verir. Ve o mesaj, birçok sorudan daha güçlüdür.

Bu tür olayların detaylı anlatılması “taklit” riskini doğurur mu yoksa ibret mi olur?
Beyhan Budak: Bu, en çok tartışılan konulardan biri ve cevap ne yazık ki rahatsız edici: evet, detaylı anlatım taklit riskini artırır. Buna “bulaşıcı şiddet etkisi” deniyor.
Saldırganın adının, fotoğrafının, manifestosunun, yönteminin detaylı şekilde yayılması, şöhret arayan başka bireylere bir yol haritası sunar. Saldırganların kişisel bilgilerinin sansasyonel biçimde yayılması, tam da onların arzuladığı ünü sağlar ve benzer eylemleri tetikleyebilir. İntihar haberciliği için belirlenmiş hassasiyet ilkeleri var, ama okul saldırıları söz konusu olduğunda bazı medya kurumları hâlâ bu hassasiyeti göstermiyor.

İbret olması için detay gerekmez. Toplum olarak bilmemiz gereken şey şu: bu bir gencin çığlığıydı ve biz onu zamanında duymadık. Bunu anlatmak için saldırganın kullandığı silahı ya da sosyal medya paylaşımlarının ekran görüntülerini yaymamıza gerek yok. Tam tersine, her detay bir sonraki potansiyel saldırgan için bir “senaryo” olabilir. Medyanın görevi dehşeti büyütmek değil, “bu neden oldu ve nasıl önlenir” sorusuna odaklanmaktır.

Bu yarayı sarmak ve yenilerinin yaşanmasına engel olmak için toplumun görevleri nelerdir?
Beyhan Budak: Önce bir gerçeği kabul edelim: bu saldırılar “aniden patlayan” olaylar değil. Yavaş yavaş biriken bir sürecin sonucu. Ve o süreçte neredeyse her zaman birisi bir şey fark etmiş ama ya ciddiye almamış ya da nereye bildireceğini bilmemiş.
Birincisi, okullarda ciddi bir ruh sağlığı altyapısı şart. Rehberlik servisleri sadece üniversite tercih formu dolduran yerler olmamalı. Bir öğrencinin duygusal durumunu takip edebilecek, risk değerlendirmesi yapabilecek, gerektiğinde aileyle ve uzmanlarla köprü kurabilecek bir yapı gerekiyor.

İkincisi, “bildirme kültürü” oluşturmalıyız. Şu an Türkiye’de bir öğrenci arkadaşının tehdit içeren paylaşımını görse ne yapacağını bilmiyor. “İspiyoncu” damgası yemekten korkuyor. Oysa önlenen saldırıların büyük çoğunluğu, birinin, çoğunlukla bir akranın, “bir şey yanlış” deyip bildirmesiyle engellendi. Anonim bildirim hatları, güvenli ihbar mekanizmaları bunun için var.

Üçüncüsü ve belki de en önemlisi: toplum olarak “sorunlu çocuk” etiketini yapıştırıp geçmek yerine, o çocuğun neden sorunlu olduğunu sormaya başlamalıyız. Zorbalık, aile içi şiddet, sosyal izolasyon, yoksulluk; bunların hepsi şiddete giden yolda bilinen risk faktörleri. Bunları görmezden gelip sonra “nasıl oldu” diye şaşırmak, yangını söndürmeden dumanı sorgulamak gibidir.

Bir gencin evde kendini gerçekten “anlaşılmış” hissetmesi için ailelere birkaç cümle/davranış tavsiye eder misiniz?
Beyhan Budak: Sihirli cümle yok aslında, ama sihirli bir tutum var: MERAK Yargılamayan, düzeltmeye çalışmayan, sadece anlamak isteyen bir merak.
Somut birkaç şey söyleyeyim:
Sadece evde düzenli olarak akşam yemekleri yenmesi bile inanılmaz etkili.
Anne baba, çocuğun dünyasından, hissettiklerinden haberdar olmalı; bu, kısıtlayıcı, yargılayan, cezalandıran anne babalıkla olmuyor. Çocukla gerçekten sohbet edilebilmeli.
Ani değişikliklere karşı dikkatli olunmalı.
Çocuğun okulu ile, öğretmenleri ile irtibatlı olmak önemli.
Psikolojik yardım da çok önemli.
Ama önce merakla dinlemek, anlamaya çalışmak.