Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Türkiye’nin savunma alanındaki yeni ortaklıkları, bölgesel güvenlik dengeleri ve savunma sanayisinde teknoloji paylaşımı tartışmalarını beraberinde getiriyor. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalandığı belirtilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile Türkiye, Pakistan, Katar ve Endonezya’yı bir araya getiren Bedir Mutabakatı’nın kapsamı ve stratejik hedefleri neler? Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Halit Hamzaoğlu, iki anlaşma arasındaki farkları, Türkiye’nin NATO üyeliğiyle yeni savunma ortaklıkları arasındaki dengeyi ve Pakistan’ın bu süreçteki rolünü Tgrthaber.com Özel Haber Şefi Bengü Sarıkuş’a değerlendirdi.

Türkiye iki ayrı anlaşmayla nasıl bir güvenlik mimarisi kuruyor?
Doç. Dr. Halit Hamzaoğlu: 21 Ekim 2026’da imzalanan Bedir Mutabakatı, savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, ortak askerî üretimin geliştirilmesi, teknoloji transferi, ortak araştırma ve geliştirme çalışmaları (Ar-Ge) ve askerî personelin teknik eğitimine yoğunlaşmaktadır. Taraflar, hazır silah alımlarının ötesine geçen ortak bir sanayi tabanı oluşturmayı hedeflemektedir. Bu çerçevede, savunma alanındaki konvansiyonel tedarik modeli yerine stratejik ortak sanayi tabanının inşa edilmesi öncelenmektedir. Mutabakat, taraflara savunma sanayisinde yerlileşmeye ve dışa bağımlılığı azaltmaya olanak sağlamaktadır. Bedir Mutabakatı, taraflar arasındaki askerî iş birliğini “alıcı-satıcı” ilişkisinden çıkarıp ortak bir savunma sanayi ekosistemi ve teknolojik sinerji modeline taşımaktadır.

7 Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, kolektif caydırıcılık ve bölgesel sahiplenme gibi önemli kavramları ihtiva etmektedir. Bu bakımdan bölgesel güvenlik mimarisinin teşekkülü açısından bir dönüm noktasıdır. Geleneksel pakt mantığına dayanan ve kolektif güvenlik odaklı karşılıklı savunma yükümlülükleri içeren Mekke Ortak Savunma Anlaşması’ndan farklı olarak Bedir Mutabakatı, asimetrik üstünlük sağlamayı amaçlayan ve teknolojik iş birliğini önceleyen bir yaklaşıma sahiptir. Mevzubahis mutabakat, Türkiye, Pakistan, Katar ve Endonezya’yı savunma sanayii ekosistemlerini entegre eden, teknoloji transferini kurumsallaştıran ve Ar-Ge odaklı jeoekonomik bir iş birliği platformu çatısı altında bir araya getirmektedir. Bu yönüyle kriz anında müdahaleden ziyade uzun vadeli teknolojik egemenlik ve caydırıcılık inşasını öngörmektedir.
Türkiye, artan jeopolitik belirsizliğe ve risklere karşı kendi güvenlik mimarisini oluşturarak yanıt vermektedir. Mekke Ortak Savunma Anlaşması’yla bölgeye müdahil olmaya çalışan yıkıcı stratejileri bertaraf etmeye çalışıyor. Diğer taraftan Bedir Mutabakatı’yla birlikte savunma sanayisine dayalı yeni bir teknolojik güç projeksiyonu üretiyor. Böylece hem kolektif caydırıcılık inşa ediyor hem de teknolojik güce dayalı uzun vadeli mekanizmalarla kapasite artışına gidiyor. Türkiye’nin yeni güvenlik mimarisinin muhtevasını, bölgesel istikrarsızlaştırıcı hamleleri sınırlamayı ve eş zamanlı olarak teknolojik egemenlik kurmayı hedefleyen bütüncül bir strateji oluşturmaktadır. Mevzubahis güvenlik mimarisi, Türkiye’yi sistemik risklere karşı edilgen bir savunma pozisyonundan çıkararak küresel savunma hiyerarşisinde kendi eksenini dayatan kurucu bir kutup konumuna yükseltmektedir.

Türkiye’ye saldırı durumunda Mekke Anlaşması sahada gerçekten neyi değiştirir?
Doç. Dr. Halit Hamzaoğlu: Mekke Anlaşması’nın maddelerine baktığımızda kolektif caydırıcılık, toprak bütünlüğü ve egemenlik kavramlarına atıfta bulunulmaktadır. Aynı zamanda BM Şartı’nın 51. maddesi çerçevesinde askerî yardımlaşma hususu yer almaktadır. Bu durum bize Mekke Anlaşması’nın kriz anında ortak hareket etme kabiliyetini göstermektedir. Söz konusu maddeler, Mekke Anlaşması’nı statik bir savunma protokolü olmaktan çıkararak krizi tırmanma aşamasında yönetebilen ve anında askerî güç projeksiyonu uygulayabilen proaktif bir bölgesel güvenlik aktörüne dönüştürmektedir. Nitekim Husi tehdidi karşısında Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi’nin süratle toplanarak ortak askerî konuşlandırma kararı alması, paktın karar alma mekanizmaları ile saha unsurları arasında yüksek bir fonksiyonel bütünlüğe ve operasyonel refleks hızına sahip olduğunun en müşahhas kanıtıdır.

Bedir, Türkiye’nin savunma sanayisinde küresel bir üretim ağı kurmasını sağlayabilir mi?
Doç. Dr. Halit Hamzaoğlu: Evet, kesinlikle sağlayabilir. Bedir Mutabakatı’nın temel felsefesi, orta ve uzun vadede savunma sanayisinde küresel üretim ağı inşa etmektir. Mutabakat, Türkiye açısından yeni pazarlara erişim imkânı demektir. Bedir Mutabakatı’nın stratejik felsefesi, orta ve uzun vadede katılımcı ülkeler arasında savunma sanayii üretim ve tedarik ağı inşa etmektir. Bu çok taraflı vizyon, Türkiye açısından konvansiyonel ihracat modellerinin ötesine geçerek yeni pazarlara derinlemesine erişim ve teknolojik nüfuz alanı anlamına gelmektedir. Pakistan ile PN MİLGEM korvet projesi, Katar envanterine sunulan Bayraktar TB2 SİHA’lar ve Endonezya ile yürütülen KAPLAN MT orta sınıf tank projesi gibi rüştünü ispat etmiş iş birlikleri, bu yeni entegrasyon modeli için hem operasyonel hem de endüstriyel açıdan güçlü bir kurumsal altyapı teşkil etmektedir.

Türkiye, NATO üyeliği ile yeni savunma ortaklıkları arasında nasıl bir denge kuracak?
Doç. Dr. Halit Hamzaoğlu: Türkiye’nin savunma ortaklıklarını çeşitlendirmesi ve yeni güvenlik mekanizmaları inşa etmesi, içinde bulunduğumuz jeopolitik türbülans çağında stratejik bir zorunluluktur. Tehditlerin karmaşıklaştığı mevcut jeopolitik atmosferde millî çıkar odaklı ve işlevsel çoklu savunma enstrümanlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin NATO üyeliği ve müttefiklik taahhütleriyle çelişmemekte, aksine yapısal bir uyum göstermektedir. Nitekim diğer NATO üyeleri de bölgesel paktlar vasıtasıyla güvenlik mimarilerini optimize etmektedir. Nükleer denizaltı ve ileri teknoloji paylaşımını öngören AUKUS Paktı bunun en somut örneğidir. Uluslararası sistemin dönüştüğü bu dönemde aktörlerin güvenlik portföylerini çeşitlendirmesi rasyonel bir ihtiyaçtır. Türkiye’nin ittifak dışı kuracağı yeni savunma ortaklıkları NATO üyeliğine halel getirmemekte, tam aksine hem Ankara’nın hem de genel olarak ittifakın stratejik hareket kabiliyetini ve caydırıcılığını artırmaktadır.

Pakistan’ın her iki anlaşmada da yer alması Türkiye açısından neden önemli?
Doç. Dr. Halit Hamzaoğlu: Türkiye ile Pakistan arasındaki ilişkiler, kökleri yüzyılı aşan, tarihsel sürekliliğe ve kurumsal istikrara sahip müstesna bir stratejik ortaklık modelidir. Bu köklü bağların tarihsel temelleri, 20. yüzyılın başlarında Britanya Hindistanı Müslümanlarının, Osmanlı İmparatorluğu ve Hilafet makamı etrafında geliştirdikleri jeopolitik ve dinî dayanışmaya dayanmaktadır. Dolayısıyla modern iki devlet arasındaki diplomatik yakınlık, dönemsel çıkarların ötesinde, Güney Asya Müslümanlarının tarihsel hafızası ve ortak kimlik unsurları üzerinde yükselen yapısal bir zemine sahiptir. Bugün iki ülke arasındaki stratejik ortaklık, mevzubahis köklü tarihsel miras ve gönül bağı üzerinde yükselmektedir. Pakistan’ın 1947 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından Türkiye, bu yeni aktörü diplomatik olarak süratle tanımış ve kurumsal ilişkilerin temelini atmıştır. Soğuk Savaş’ın tırmanma evresinde her iki devletin de Batı blokunda yer alması, ikili ilişkilerin seyrini belirleyen önemli jeopolitik faktör olmuştur. Günümüzde iki devlet, stratejik ortaklık ilkesi çerçevesinde ilişkilerini geliştirmektedir. Türkiye ve Pakistan’ın deniz platformlarındaki savunma sanayii iş birliği, iki ülkenin stratejik ortaklığını operasyonel seviyeye taşıyan önemli parametrelerden birisidir. Türkiye ve Pakistan’ın Mekke Anlaşması ve Bedir Mutabakatı çerçevesinde bir araya gelmesi, jeopolitik dinamiklerin süreklilik gösterdiğinin müşahhas örneği olarak da ele alınabilir.