Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Bazı zaferler yalnızca kazanıldığı günün hikâyesidir. Bazıları ise bir ülkenin spora nasıl baktığını anlatır.
Türkiye'nin kadın voleybolunda ulaştığı nokta, işte ikinci türden bir hikâye. Çünkü bugün file üzerinde yükselen yalnızca bir takım değil; yıllar önce atılmış adımların, kurulmuş bir sistemin, sabrın ve planlamanın sonucu yükseliyor.
Ve belki de en çarpıcı tarafı şu:
Sinan Erdem'in tribünleri dolarken, Türkiye bir kez daha aynı manzaraya şahit oldu. Geriye düşen, sonra ayağa kalkan bir takım… İki kez geriden gelen, mücadeleyi bırakmayan ve sonunda Avrupa'nın zirvesine çıkan kadınlar…
Fakat bu hikâyenin asıl güzelliği kupada değil. Kupadan önce başlayan hikâyede.
Çünkü başarı, maçın son topuyla başlamıyor.
Bugün Türkiye'nin kadın voleybolunda elde ettiği başarıların artık “tesadüf” kelimesiyle açıklanamayacağı açık.
2023'te Avrupa şampiyonluğu, Milletler Ligi şampiyonluğu, dünya şampiyonasında final ve ardından gelen yeni başarılar…
Bütün bunlar aynı tesadüfün defalarca gerçekleşmesi olamaz.
Federasyon yönetiminin de altını çizdiği gibi mesele; plan, program, altyapı, tarama, eğitim, tesis, organizasyon ve kurumsallık.
Yani görünmeyen bir mimari var.
Sahada gördüğümüz Hande'nin, Zehra'nın, Gizem'in, Vargas'ın arkasında yalnızca yetenek yok. O yeteneği yıllar önce bulup ortaya çıkaran bir düzen var.
Türkiye'nin dört bir yanından çocukların taranması, eğitimle sporun birlikte yürütülmesi, yatılı imkânlar, burslar, tesisler ve ardından kulüplerle kurulan iş birliği…
Kısacası çocuk önce bulunuyor. Sonra yetiştiriliyor.
Sonra korunuyor.
Sonra sahaya çıkarılıyor.
İşte modern sporun en basit ama en unutulan formülü belki de bu.
Yetenek tek başına yetmez. Yetenek, sistem ister.
Burada insan ister istemez futbola dönüp bakıyor. Çünkü Türkiye hâlâ futbolla yatıp futbolla kalkıyor.
Fakat milyonlarca gencin yaşadığı bir ülkede futbolcu yetiştirmek için aynı kararlılığı gösterebiliyor muyuz?
Transkriptte verilen örnekler bu soruyu daha da ağırlaştırıyor. Bir tarafta gençleri Türkiye'nin dört bir yanından tarayan, okutan ve yetiştiren bir yapı; diğer tarafta altyapıdan oyuncu çıkarmakta zorlanan, tesis eksikliği yaşayan ve zaman zaman liyakat tartışmalarıyla boğuşan bir futbol düzeni…
Üstelik mesele yalnızca futbolcu yetiştirememek de değil. Hakem yetiştiremiyoruz.
Yönetici yetiştiremiyoruz.
Tesis konusunda eksiklerimiz var.
Ve en önemlisi, geleceği bugünden kurmak yerine çoğu zaman bugünü kurtarmaya çalışıyoruz.
Futbolda transfer geliyor, milyonlar harcanıyor ve bir anda başarı bekleniyor. Voleybolda ise yıllar önce dikilen ağacın meyvesi bugün toplanıyor.
İşte fark tam burada.
Biri günü kurtarmaya çalışıyor, diğeri yarını kuruyor.
Belki de Türkiye'nin voleyboldaki başarısını özel kılan şey, oyuncuların artık yalnızca şampiyon olmaması.
Onlar birer rol modele dönüşüyor.
Bir çocuk “Ben de Hande gibi olmak istiyorum” diyebiliyor. Bir başkası Zehra'yı örnek alıyor.
Bir diğeri Gizem'i.
Bu cümle basit görünmesin.
Çünkü sporun bir ülkeye verebileceği en büyük miras kupalar değil, hayallerdir.
Bir neslin hayal kurmasını sağlayabiliyorsanız, aslında yalnızca bugünü değil, yarını da kazanmışsınız demektir.
Bugün Türkiye'nin çocukları voleybola bakıyor.
Bir zamanlar yalnızca futbolcuların posterlerini asan odalarda artık voleybolcuların fotoğrafları da var.
Bu, istatistiklere kolay kolay sığmayacak kadar büyük bir başarıdır.
Çünkü bir spor dalı ancak toplumun hayal dünyasına girdiğinde gerçek anlamda büyür.
Onlara “Filenin Sultanları” dedik. Sonra Avrupa'nın sultanları oldular.
Belki artık başka bir isim bulmak gerekiyor.
Çünkü mesele yalnızca bir milli takımın kazandığı kupalar değil. Mesele, Türkiye'de bir spor kültürünün değişmesi.
Tribünlerin dolması.
Çocukların voleybola yönelmesi.
Federasyon ile kulüplerin birlikte çalışması. Altyapının yalnızca tabeladan ibaret olmaması.
Sporcunun eğitim ile spor arasında seçim yapmak zorunda bırakılmaması. Ve bütün bunların bir sistem içerisinde yapılması.
Federasyon başkanının sözleri bu açıdan dikkat çekici: “Eğitim mi, spor mu?” ikilemini ortadan kaldırmak gerektiğini söylüyor.
Aslında Türkiye'nin bütün spor branşları için yazılması gereken cümle bu. Çünkü sporcu yetiştirmek yalnızca iyi antrenör bulmak değildir.
Bir çocuğun hayatını kurmaktır.
Voleybol tarafında dikkat çeken başka bir ayrıntı daha var.
Türkiye'nin farklı bölgelerinde yetenek taramaları yapılıyor; çocuklar eğitim ve spor imkânlarıyla destekleniyor. Doğu ve Güneydoğu'da sosyal sorumluluk projeleriyle çocukların kötü alışkanlıklardan uzak tutulması ve spora yönlendirilmesi hedefleniyor.
Bu yaklaşım yalnızca spor politikası değildir. Aynı zamanda sosyal politikadır.
Çünkü bazen bir çocuğun hayatını değiştirmek için ona milyon dolarlık sözleşme değil, top oynayabileceği bir saha gerekir.
Bazen iyi bir antrenör yeterlidir. Bazen bir burs.
Bazen de birilerinin onun yeteneğine inanması. Türkiye'nin genç nüfusu çok büyük.
Fakat genç nüfusun büyük olması, otomatik olarak büyük sporcu havuzu oluşturmaz. O havuzu bulmak gerekir.
İçinden yeteneği seçmek gerekir. Onu eğitmek gerekir.
Ve yıllarca sabretmek gerekir.
Türk futbolunun temel problemini yalnızca ekonomik şartlarla açıklamak kolaycılık olur. Çünkü mesele para olsaydı, yıllardır harcanan paralar bizi dünyanın zirvesine taşımış olurdu. Mesele yetenek olsaydı, bu kadar genç nüfusa sahip Türkiye her branşta yıldızlar çıkarırdı.
Mesele yalnızca federasyon olsaydı, sorun bir başkan değişikliğiyle çözülürdü. Değil.
Mesele zihniyet.
Çünkü bir sistemin başarısı, tek tek insanların kahramanlığına bağlıysa orada sistem yoktur. Gerçek sistem, kişiler değiştiğinde de çalışmaya devam edendir.
Voleybolda anlatılan hikâyenin en değerli tarafı tam olarak burada yatıyor. Birileri bugünün şampiyonluğunu değil, yarının şampiyonunu düşünüyor.
Transkriptin ilerleyen bölümlerinde tartışma hakemlere kadar uzanıyor. Hakem yetiştirme konusunda da aynı problem karşımıza çıkıyor: doğru insanı bulmak, eğitmek ve liyakat temelinde ilerletmek.
Bir hakem okulunun açılışında protokoller imzalamak kolay.
Asıl mesele birkaç yıl sonra o okuldan kaç hakem çıktığını sormak. Bir tesisin açılışını yapmak kolay.
Asıl mesele o tesisin kaç çocuğun hayatını değiştirdiğini görmek. Bir altyapı akademisinin tabelasını asmak kolay.
Asıl mesele oradan A takıma kaç oyuncu çıkardığını ölçmek.
Voleybolun hikâyesi bize bunu söylüyor.
Her başarısızlıktan sonra aynı soruyu soruyoruz:
“Ne yanlış gitti?”
Belki bu kez başka bir soru sormalıyız:
Çünkü bazen cevap, rakibin taktiğinde değil; kendi ülkemizin başka bir branşında saklıdır. Voleybol bize bağırarak değil, kazanarak bir şey anlatıyor.
Başarı istiyorsan plan yap. Yetenek istiyorsan ara.
Oyuncu istiyorsan yetiştir.
Gelecek istiyorsan altyapıya yatırım yap. Ve en önemlisi…
Türkiye'nin kadın voleybolu bugün Avrupa'nın zirvesinde.
Fakat bu zirvenin asıl değeri, kupanın üzerinde yazan şampiyonlukta değil. O kupaya uzanan yolda.
Çünkü o yol bize şunu gösterdi:
Mesele yetenek eksikliği değil.
Mesele, o yeteneğin kapısını çalacak kadar sabırlı olup olmadığımız. Filede bunu yaptık.
Şimdi sıra sahada.
Ve belki de Türk futbolunun ihtiyacı olan şey yeni bir yıldız transferi değil.
Yeni bir başlangıçtır.
