Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
İnsanın en büyük ironisi belki de tam burada başlıyor.
Sistemi eleştirenlerin büyük bir kısmı, zamanla eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşüyor. Kim neye öfke duyuyorsa, bir süre sonra farkında olmadan ona benzemeye başlıyor. Günümüzün en büyük toplumsal açmazlarından biri de bu.
Herkes, eleştirdiği şeyin izlerini taşımaya başladı.
Peki bunun içinden çıkabilir miyiz?
Doğrusu ben çok umutlu değilim. Çünkü benzerlik artık insanların konfor alanına dönüştü. Farklı kalmak cesaret isterken, aynılaşmak güvenli geliyor. İnsanlar çoğunluğa karıştıkça vicdanlarını da kalabalığın içinde kaybettiklerini fark etmiyor.
Eskiden "Toplum ne der?" diye yapılmayan pek çok davranış bugün bizzat toplum tarafından normalleştiriliyor. İlginç olan ise artık şaşıranların azınlıkta kalması. Değerlerini korumaya çalışanlar dışlanıyor, sorgulayanlar yadırganıyor. Çünkü aynılaşan bir düzen, farklı olana tahammül edemiyor.
Geçtiğimiz günlerde avukat bir arkadaşımın anlattıkları bu düşüncelerimi daha da derinleştirdi.
Meslek hayatında karşılaştığı bir dosyadan söz etti. Yıllar önce eşi tarafından aldatıldığı için boşanma süreci yaşayan bir müvekkilinin, yıllar sonra bu kez kendisinin ise bir süredir beraber olduğu kişiyi aldattığını anlattı.
Bir an durup düşündüm.
Acı çeken insan neden aynı acıyı yaşatır?
İnsan, nefret ettiği davranışa nasıl dönüşebilir?
Belki de en tehlikeli kırılma tam burada yaşanıyor. İnsan, yaşadığı kötülüğü iyileştiremediğinde, zamanla onu yeniden üretmeye başlıyor.
Arkadaşım konuşmasının devamında beni daha da sarsan bir cümle kurdu:
"Artık birçok ilişkide mahremiyetin üçüncü bir kişiyle paylaşılması bile zamanla aldatmanın ve boşanmanın kapısını aralayabiliyor."
Ne kadar ağır bir cümleydi bu...
Çünkü bir ilişkinin en güçlü tarafı olan güven, bazen sadece kapıyı aralık bırakmakla sarsılabiliyor. Mahremiyet kaybolduğunda sınırlar da silikleşiyor. İnsan, kendisini anlaması gereken kişi yerine dışarıdan gelen ilgiyi önemsemeye başladığında ilişkiler sessizce çözülüyor.
Ardından boşanma davalarındaki değişimi anlattı.
Eskiden dosyaların büyük bölümü "şiddetli geçimsizlik" gerekçesiyle açılırken, bugün çok sayıda dosyada üçüncü kişilerin ilişkilere alternatif hâline gelmesinin etkili olduğunu söyledi.
Bu yalnızca aile kurumunu ilgilendiren bir mesele değil.
Bu, toplumsal çözülmenin de bir göstergesi.
Çünkü sistem dediğimiz şey aslında biziz. Toplumun tamamı. Her gün kurduğumuz ilişkiler, verdiğimiz kararlar ve normalleştirdiğimiz davranışlar...
Bugün en büyük tehlike, kötülüğün sıradanlaşması değil sadece; kötülüğe karşı çıkan insanların da zamanla aynı dili, aynı yöntemi ve aynı ahlak anlayışını benimsemeye başlaması.
Bir süre sonra dönüp bakıyoruz.
Yolsuzluğu eleştiren, fırsatını bulunca aynı yolu seçiyor.
Adaletsizlikten yakınan, gücü eline geçirince adaletsiz davranabiliyor.
Yalana öfkelenen, işine geldiğinde gerçeği eğip bükebiliyor.
Sorun tam da burada başlıyor.
Çünkü insan sadece yaptıklarıyla değil, zamanla normalleştirdikleriyle de dönüşüyor.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şu:
Biz gerçekten sistemi mi değiştiriyoruz, yoksa sistem mi bizi kendisine benzetiyor?
Bazen toplumsal çürüme büyük olaylarla başlamaz. Küçük tavizlerle, sessiz kabullenişlerle ve "Bir kereden bir şey olmaz." cümlesiyle büyür.
Sonunda ise herkes birbirine benzer.
Ve en acısı da şudur:
İnsan, bir zamanlar mücadele ettiği şeye dönüştüğünü çoğu zaman en son kendisi fark eder.
