Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Yozlaşmanın en net belirtisini yaşıyoruz. Bir insanın ölümüyle değil, nasıl öldüğüyle ilgileniyoruz. Yalnızlığın, çaresizliğin, sorumsuzluğun bir insanı nereye getirdiğini konuşmak yerine, ölümün şeklini konuşuyoruz. Ölümün kendisinden bir trajedi, bir dram çıkarmaya çalışıyoruz. Ne ara bu kadar kötü olduk, bilmiyorum.
Oysa Allah’tan gelen Allah’a gider. Bir insan nasıl giderse gitsin, o gidişin hükmünü vermek bizim haddimize değildir. Bir insanın ölümü üzerinden trajedi üretmek, ölümü seyirlik bir hikâyeye çevirmek, hele ki ölen insanı yargılamak bizim haddimize değildir. Belki de önce biraz susup düşünmemiz gerekiyor. Acaba çevremizde böyle insanlar var mı?
Yalnız olan, çaresiz olan, kimseye derdini anlatamayan, geceleri kendi içine kapanan, gülümserken bile içinde başka bir hayat taşıyan…
Biz ne kadar duyarlıyız insanlara karşı? Ne kadar empati doluyuz? Bir insanın gerçekten nasıl olduğunu sormak için kaç kez durduk? İyi misin? derken cevabını gerçekten merak ettik mi? Yoksa artık birbirimizin hayatından yalnızca yüzeyde mi haberdarız?
Asıl konuşmamız gereken ölümün nasıl geldiği değil. Asıl konuşmamız gereken, insanları bu kadar yalnız bırakan toplum düzenidir. İnsanları geçici zevklere, anlık hazlara, tüketmeye ve oyalanmaya mahkûm eden bir düzeni konuşmamız gerekiyor. İnsanların kalplerini birbirinden uzaklaştıran, komşuluğu, dostluğu, dayanışmayı ve merhameti yavaş yavaş tüketen bu yozlaşmayı konuşmamız gerekiyor. Çünkü ölüm her zaman gelecek. Bunu değiştiremeyiz. Ama ölüm gelmeden önce birbirimize nasıl davrandığımızı değiştirebiliriz.
Bir insan yalnız olabilir.
Bir insan yorgun olabilir.
Bir insan hayattan kopmuş olabilir.
“Arkadaşı yok mu?”
“Kimse yok mu?”
“Neden kimse sormamış?” demek kolay.
Ama büyük konuşmamak lazım. Belki de mesele tam olarak budur. Çünkü bugün bir başkasının yalnızlığını sorgularken, yarın kendi yalnızlığımızla yüzleşebiliriz. Bugün bir ölünün hayatını ve ölüm şeklini konuşuyoruz. Belki de asıl hakikati tam burada kaçırıyoruz. Ölüm var. Ve biz ölüme ne kadar hazırız? Bir insanın nasıl öldüğünü tartışmadan önce, nasıl yaşadığını sormamız gerekmiyor mu? Bir ölünün arkasından hüküm vermeden önce, yaşayanlara ne kadar sahip çıktığımızı düşünmemiz gerekmiyor mu?
Belki bugün yapılması gereken, ölümü konuşmak değil. Birbirimize yeniden insan gibi bakmayı öğrenmek. Çünkü ölümün şekli bizim hükmümüzde değil. Ama hayattaki merhametimiz, duyarlılığımız, empati duygumuz ve birbirimize karşı sorumluluğumuz hala bizim elimizde.
