Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Her Şeyiyle Kendimize Kaldık
Akçura’dan Gaspıralı’ya, Zeki Velidi Togan’dan Halil İnalcık’a, oradan İlber Ortaylı’ya uzanan o efsunlu çizgi...
Bu silsile, kadim yurtların içinden süzülüp gelen incelmiş bir düşünme terbiyesinin, sarsıntılarla olgunlaşmış bir insan kalitesinin, sürgünün içinden bile vakar çıkarabilen bir ruh ikliminin bu topraklarda açtığı uzun ve ağır yoldu. Onlar yanlarında sadece bilgi, kültür birikimi getirmediler; bakış açısı, duruş getirdiler, ölçü getirdiler, sözün omuzlarına kültürel bir ağırlık koyan bir iç ciddiyet getirdiler. Kırım’ın, Kazan’ın, Bahçesaray’ın, Türkistan’ın sert rüzgârları; onların cümlelerinde yerleşik bir coğrafya ve yitirilmiş yurtların derinliği, parçalanmış dünyaların öğrettiği sabır, içe işleyen bir seviye olarak dile dönüşüyordu.
Bu yüzden onların kurduğu cümlelerde, bugünün dünyasında dayatma biçimde insanlığa sirayet etmiş çabuk parlayıp sönen bir yüzeysel dil yoktu. Orada daha çok zamanın ağır ağır yoğurduğu bir tortu vardı. Her söz, yaşanmışlığın içinden süzülmüş gibiydi. Kendini gösterme telaşı taşımayan, sesini yükseltmeden tesir eden, bağırmadan yer eden bir tarafları vardı. İnsan, bazı şahsiyetlere baktığında kalite yanında ; bir iklimin yürüyüşünü, bir soyluluğun susuşunu, bir terbiyenin yüzyıllar boyunca nasıl taşındığını da görür. Bu isimler biraz da böyleydi.
Türkiye uzun yıllar boyunca kadim yurtlardan gelen bu ince kanla beslendi. O şahsiyetlerle birlikte bu ülkeye; ufuk geldi, zarafet geldi, kendine dışarıdan bakabilme kudreti geldi. Kendi evinin içinde yaşayan biri bazen duvardaki çatlağı seçemez; dışarıdan gelen ama o eve gönülden bağlanan bir göz ise hem çatlağı görür hem temelin hangi fırtınalara dayandığını sezebilir. Akçura’da, Gaspıralı’da, Togan’da, İnalcık’ta ve son büyük halkalardan biri olarak Ortaylı’da böyle bir dikkat vardı. Türkiye’ye sadece içten bir aidiyetle bağlanmadılar; memleketi yukarı taşıyan ve insanları aynı şevkle yanlarına çağıran bir ses de oldular. Tarihi sloganlaştırmadan konuşabilen, köklerini yük gibi taşımadan onlardan kuvvet devşirebilen, cümleyi kabalaştırmadan sertleşebilen bir çizgiydi bu.

Kırım-Tatar aristokrasisinin Türkiye tecrübesi de bu yüzden yalnızca bir göç hikâyesi sayılamaz. Bu, kaybedilmiş yurtların küllerinden bir seviye çıkarabilen insanların hikâyesidir. Elinden çok şey alınsa da cümlesindeki asaleti koruyanların hikâyesidir. Gürültüye tenezzül etmeden iz bırakan, kendini pazarlamadan derinleşen, köklerinden hamaset değil zarafet üreten insanların hikâyesidir. Onların bakışında yerellik vardı ama daralma yoktu; aidiyet vardı ama hoyratlık yoktu; millî bir damar vardı ama kaba bir gösteriş yoktu. Türkiye, bir bakıma, kendini onların açtığı daha yüksek bir pencereden seyretti.
Şimdi ise o uzun çizginin son kıyısında duruyoruz. Ortaylı ile kapanan şey yalnızca bir kuşağın hikâyesi sayılmaz. Daha derinde, daha eski, daha zarif bir damar çekiliyor. Kırım’dan ya da Türkistan’dan bu topraklara yönelen o vakur düşünce akışı artık aynı kudretle yürümüyor. Ne oralarda o eski aile terbiyesi aynı biçimde sürüyor ne de burada onu karşılayacak iklim eski genişliğini koruyor. Zaman değişti, göçün karakteri değişti, dünyanın dili irileşti, hızlandı, kabalaştı. Derinlik yer yer gösterinin gerisine düştü. Bilginin yerini görünür olma hırsı, emekle yoğrulmuş cümlenin yerini çabuk tüketilen parıltılar aldı. Böyle çağlarda büyük insanlar birdenbire eksilmez; önce onları doğuran zemin yorulur.
Bugün tam da bu yüzden, insanın içini burkan bir gerçekle karşı karşıyayız. Uzun zaman boyunca bizi kendimizden daha yukarı çağıran o zarif el artık omzumuzda yok. Dışarıdan gelen asil dokunuş çekildiğinde, bir toplum kendi sesini ilk kez bütün çıplaklığıyla duyar. Kendi tekrarını, kendi darlığını, kendi eksilen yanlarını daha açık seçer. Çünkü insanı yükselten dış akış durduğunda, geriye kendi içinin hakikati kalır. Orada ne kadar derinlik varsa o görünür; ne kadar sığlık varsa o da.
Mesele burada yalnızca hüzün duymak değildir. Mesele, birkaç büyük ismin ardından methiyeler dizmek hiç değildir. Asıl mesele, onların taşıdığı seviyenin bu topraklarda yeniden doğup doğamayacağıdır. Büyük isimler gökten düşmez. Onları hazırlayan evler olur, sabır olur, okuma ahlâkı olur, yalnız kalabilme kudreti olur, kendini çoğaltmadan derinleşebilme disiplini olur. Bugün belki de en çok eksilen şeylerden biri budur: insanın kendi içini büyütme cehdi. Her şey elimizin altında ama içimiz o kadar dolmuyor. Herkes konuşuyor ama söz pek az yerde kök tutuyor. Çok şey biliyoruz, az şeyi sindiriyoruz. Çabuk hüküm veriyor, geç olgunlaşıyoruz.
Oysa Akçura kuşağından Ortaylı’ya kadar uzanan çizginin ortak tarafı, cümlenin arkasında uzun bir emek bulunmasıydı. Onlar bir fikri yaşar, taşır, zamanın içinden geçirir, sonra önümüze bırakırlardı. Bu yüzden ağırlıkları vardı. Bir cümlenin insanda kalması için sadece doğru olması yetmez; bir hayat tarafından doğrulanmış olması gerekir. İşte o kuşakların bıraktığı etki biraz da buradan geliyordu.
Şimdi önümüzde ağır bir eşik duruyor. Bu topraklar kendi içinden yeniden böyle insanlar çıkarabilecek mi? Yeni bir asalet dili kurulabilecek mi? Çileyi ham bir öfkeye çevirmeden, kaybı ucuz bir slogana dönüştürmeden, düşünceyi yeniden inceltebilecek miyiz? Çünkü bundan sonrası geçmişe saygı cümleleri kurmaktan ibaret bırakılmamalıdır. Bundan sonrası, geleceğin insanını yetiştirme meselesidir. Kendi cümlesini taşıyacak omuz yetiştiremeyen toplumlar, en sonunda başkalarının taklidi gibi yaşamaya başlar.
Belki de şimdi asıl eşikteyiz. İnsan da millet de başkasının gölgesi çekildiğinde kendi boyunu öğrenir. Bize uzun yıllar uzak yurtlardan gelen o ince ruh artık kapımızı aynı güçle çalmıyorsa, bundan sonra yazacağımız her cümle, kuracağımız her kurum, yetiştireceğimiz her çocuk daha büyük bir sorumluluk taşır. Çünkü artık ödünç ışıklarla yürünecek yerde değiliz. Kendi kandilini yakamayanın gecesi uzar. Kendi içinden yön, seviye ve derinlik çıkaramayanın kalabalığı artar ama ufku genişlemez.
Bu sözde hem sarsıcı bir yalnızlık hem de insanı silkeleyen bir çağrı var. Kendimize kaldık; yani artık mazeretlerimizin ardına saklanamayacağız. Kendimize kaldık; yani bize dışarıdan yükseklik taşıyan seslerin çekildiği yerde, kendi içimizde ne varsa onunla yüzleşeceğiz. Kendimize kaldık; yani şimdi göreceğiz, içimizde gerçekten ne kadar yurt, ne kadar incelik, ne kadar insan biriktirdik. Bundan sonrası bütünüyle bize ait: ağırlığıyla, çıplaklığıyla, imtihanıyla. Ve belki de bir millet için en hakiki an, tam da budur; artık kimsenin bizi yükseltmeyeceğini anladığımız ve yükselmek için kendi içimizde bir merdiven kurmak zorunda kaldığımız an.
