Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Venezuela’dan Gazze’ye, hukukun geri çekildiği çağ...
Bugün Venezuela’da yaşanan ve Maduro yönetiminin “ABD destekli darbe girişimi” olarak nitelediği olay, tek başına bir Latin Amerika iç gelişmesi değildir. Bu hadise, küresel sistemin nasıl çalıştığını, hangi araçları kullandığını ve hangi ilkeleri terk ettiğini gösteren kristal berraklığında bir örnektir. Bu olayın doğru olup olmaması ikincil bir meseledir. Asıl mesele, böyle bir ihtimalin artık tüm aktörler için “makul” kabul edilmesidir. İşte bu makullük, yeni dünya düzeninin kendisidir.
Eskiden darbe olağanüstü bir durumdu. Bugün ise darbe, rejim değişikliği, iktidar mühendisliği ve devlet yeniden tasarımı, uluslararası siyasetin rutin enstrümanları hâline gelmiş durumda. Sandık bir araçtır, fakat tek araç değildir. Ekonomik yaptırımlar, finansal abluka, diplomatik yalnızlaştırma, iç muhalefetin dış destekle güçlendirilmesi ve en sonunda “kontrollü kaos” üretimi… Bu model Irak’ta, Libya’da, Suriye’de denendi. Şimdi Venezuela bu zincirin yeni halkasıdır.
Bu modelin özünde hukuk yoktur. Güç vardır. Meşruiyet sonradan üretilir, gerekçe sonradan yazılır, sonuç ise baştan belirlenir.
Amerika Birleşik Devletleri uzun yıllar boyunca bu sistemi “kurallı düzen” olarak pazarladı. İnsan hakları, demokrasi, serbest piyasa ve hukuk devleti söylemleri bu düzenin ahlaki kılıfıydı. Fakat sistem çok aktörlü hâle geldikçe bu kılıf yırtıldı. Çin ekonomik ağırlığıyla, Rusya askeri kapasitesiyle, bölgesel aktörler ise asimetrik güçle sahaya indi. Tek merkezli düzen çöktü. Bunun yerini çok merkezli ama kuralsız bir yapı aldı.
Bugün Gazze’de siviller bombalanırken hukuk susuyor. Ukrayna’da savaş sürerken hukuk yalnızca bildirilerde yaşıyor. Kızıldeniz’de ticaret aksarken hukuk gemilerin arkasından bakıyor. Venezuela’da darbe konuşulurken hukuk yine bir kenarda duruyor. Çünkü hukuk, güç tarafından taşınmadıkça yürüyemiyor.
Yeni sistemin adı konmamış bir güç rejimidir. Kuralları yazılı değildir, sınırları belirsizdir ve ahlaki referansı yoktur. Kim güçlüyse haklıdır; kim etkiliyse meşrudur; kim yalnızsa kaybeder.
Bu tabloda Türkiye’nin durduğu yer önemlidir.
Türkiye bu yeni dünyada ne eski Batı düzenine nostaljik bir bağlılık gösteriyor ne de yeni güç bloklarının arkasına eklemleniyor. Kendi eksenini inşa etmeye çalışan, çok yönlü ama merkezli bir dış politika yürütüyor. Taraf olmak yerine denge kuruyor, bloklaşmak yerine alan açıyor, kriz üretmek yerine kriz yönetiyor.
Bu, kolay bir yol değildir. Çünkü denge kuran herkesin hedefi olur. Ama uzun vadede ayakta kalanlar genellikle en sert olanlar değil, en dengeli olanlar olur.
Venezuela konusunda Türkiye’nin tavrı bu yaklaşımın bir uzantısıdır. Rejim tartışmasına girmek yerine devlet sürekliliğini esas alıyor. İç siyasetin mimarisine müdahale etmiyor, dış müdahaleyi meşrulaştırmıyor. Çünkü bugünün dünyasında asıl tehdit kötü yönetimler değil, çöken devletlerdir. Kötü yönetimler zamanla değişir; çöken devletler ise kuşaklar boyu istikrarsızlık üretir.
İran meselesi bu bağlamda daha da kritik bir yerde duruyor.
İran da Venezuela gibi sürekli baskı altında tutulan bir aktördür: yaptırımlar, diplomatik kuşatma, iç basınç, dış gerilim. Fakat İran Venezuela’dan farklı olarak askeri kapasitesi yüksek, bölgesel etkisi güçlü ve ideolojik motivasyonu olan bir ülkedir. Bu yüzden İran’ın çökmesi Ortadoğu’yu sarsar; aşırı güçlenmesi ise bölgeyi kilitler.
Türkiye için rasyonel olan İran’ın ne çökmesi ne de taşmasıdır; dengede kalmasıdır. Çünkü kaotik bir İran, mülteci dalgaları, mezhep çatışmaları ve vekâlet savaşları üretir. Aşırı güçlü bir İran ise bölgesel rekabeti sertleştirir ve alanı daraltır.
Bu nedenle Türkiye’nin İran politikası “dengeyi koru, yangını söndür, alanı açık tut” ilkesine dayanır. Bu ilke romantik değildir; gerçekçidir.
Bugünün dünyasında iyi ile kötü arasındaki ayrım silinmiştir. Yerine istikrar ile kaos arasındaki ayrım gelmiştir. Bu yüzden devletler artık ahlaki tercihlerle değil, sistemsel risklerle hareket ediyor.
Venezuela’daki darbe iddiası bu yeni çağın fotoğrafıdır: hukuk arka planda, güç ön planda; gerçek bulanık, sonuç somut; meşruiyet tartışmalı, etki belirleyici.
Artık dünyada uluslararası hukuk var mı? Metin olarak var. Kurum olarak var. Söylem olarak var. Ama belirleyici güç olmaktan çıktı. Güç sahaya indiğinde hukuk genellikle geri çekiliyor.
Türkiye’nin yaptığı şey, bu geri çekilmeyi hızlandırmak yerine yavaşlatmaya çalışmak. Bu yüzden diplomasiyi ısrarla savunuyor, çok taraflılığı diri tutuyor, krizlerin büyümesini engelleyecek kanalları açık bırakıyor.
Bu tavır popüler değildir. Manşet üretmez. Alkış getirmez. Ama uzun vadede hayat kurtarır.
Çünkü kaos bulaşıcıdır. Denge ise emek ister.
Bugün dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu şey işte bu emektir.
Ve belki de bu yüzden Türkiye, bu dağınık ve sert dünyada hâlâ bir “düzen ihtimali” olarak ayakta durmaktadır.
