Hakan Fidan’ın Açtığı Başlıkların Okuması: Dünyanın Kriz Mantığı ve Türkiye’nin Konumu

GİRİŞ:
2026-01-15
saat ikonu 15:28
|
GÜNCELLEME:
2026-01-15
saat ikonu 17:09

’ın Açtığı Başlıkların Okuması: Dünyanın Kriz Mantığı ve ’nin Konumu

Bugünkü basın toplantısında Hakan Fidan’ın altını çizdiği her başlık;

-, , İran, , bölgesel güvenlik, belirsizlik, yeni ittifak arayışları-

aslında tek bir büyük resmin farklı cepheleriydi. Fidan’ın mesajı şuydu: Dünya tek tek krizler yaşamıyor; bir kriz sistemi içinde yaşıyor. Bu sistemde sorunlar çözülmek istenmiyor; bu günkü Dünyanın kriz mantığından krizler, kullanılmak ve çıkarlara göre yönetilmek için var. Barış kalıcılaştırılmıyor, geciktiriliyor. Çatışmalar bitirilmiyor, donduruluyor. Çünkü bugünün uluslararası düzeni, istikrarı değil, kontrollü istikrarsızlığı üretmeye ayarlanmış durumda.

Gazze bu düzenin vicdani çöküş alanı. Ukrayna bu düzenin askeri donmuş cephesi. İran bu düzenin ekonomik ve siyasal baskı laboratuvarı. Suriye bu düzenin parçalama ve vekâlet savaşı alanı. Pasifik ve Doğu Akdeniz ise bu düzenin güç yığma koridorları. Fidan’ın toplantıda temas ettiği her dosya, bu küresel mekanizmanın başka bir dişlisini gösteriyor. Ve hepsi aynı şeye bağlanıyor: Dünya artık sorunları çözerek değil, kriz üreterek yönetiliyor.

Bu yeni düzenin merkezinde “güvenlik” kavramı da dönüşmüş durumda. Güvenlik artık barışı kurmak değil; tehdidi yönetmek demek. Risklerin bitmesi istenmiyor, sürmesi isteniyor. Çünkü risk varsa silah sanayii var, savunma bütçesi var, askeri ittifaklar var, siyasi nüfuz var. Tehdit azalırsa sistem küçülüyor; tehdit büyürse sistem besleniyor. Dolayısıyla krizler bir arıza değil, işlev haline geliyor.

Türkiye’nin pozisyonu da tam bu yüzden zor ve hayati. Fidan’ın anlattığı tablo Türkiye’nin bir tercihi değil, kader coğrafyasıdır. Türkiye kriz üreten sistemin tam ortasında, ama onun mantığına teslim olmayan nadir aktörlerden biri olmaya çalışıyor. Hem NATO içinde, hem Rusya’yla temas halinde; hem Batı sisteminde, hem Doğu havzasında; hem askeri olarak güçlü, hem diplomasiye yaslanmak zorunda. Bu pozisyon Türkiye’yi hem vazgeçilmez hem de sürekli baskı altında bir ülke yapıyor.

İşte bu nedenle bugün dünyadaki krizleri tek tek okumak yetmez; onları üreten zihniyeti okumak gerekir. Fidan’ın toplantısı tam da bu zihniyetin haritasını verdi. Şimdi o haritayı biraz daha yakından okuyalım.

Dünya Neden Sürekli Savaş İstiyor

ve Türkiye Bu Resmin Neresinde?

Dünya artık savaşlara şaşırmıyor. Şaşırmadığı için de savaşlar sıradanlaşıyor. Ukrayna’da cepheler hep aktif, aylarca aynı savaş, aynı hatta kilitli kalıyor, Gazze’de yıkım süreklilik kazanıyor, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz askerî koridorlara dönüşüyor, Pasifik’te donanma yoğunluğu Soğuk Savaş seviyelerini aşmış durumda. Barış, artık olağan bir durum değil; hayal edilen bir paradoks...

Bu tablo bir tesadüf değil. Arkasında işleyen bir sistem var.

Çin Savunma Bakanlığı’nın kısa süre önce yaptığı açıklama bu sistemin bilançosunu çıkaran nadir metinlerden biriydi: Amerikan tarihi yaklaşık 240 yıl; bunun yalnızca 16 yılı savaşsız geçmiş. 80 ülkede 800’den fazla askerî üs. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de kalıcı istikrar değil; çökmüş devletler, parçalanmış toplumlar ve bitmeyen krizler. Ukrayna’da tükenmiş uranyum ve misket bombaları. Akdeniz’de kalıcı deniz ve hava gücü. İsrail’e kesintisiz silah sevkiyatı.

Bu tabloya bakıp şu sonuca varıyorlar: ABD küresel güvenlik istemiyor anlaşılan ve küresel savaş döngüsünün merkezinde duruyor. Artık bu gerçeği sağduyulu bir dünya görüşünün etrafında birleşerek çözmek zorundayız.

Bu iddia, acı verici ama altı boş olmayan bir yeni dünya gerçeği ne yazık ki. Çünkü bugün dünyanın güvenlik anlayışı, barış üretmek gücünden çok uzak; güç dengeleri tarafından sadece kriz yönetmek için çalışmak zorunda bırakıldı.

Güvenlik sektörü ve kriz ihtiyacı”

Eskiden dünyanın güvenlik anlayışı, savaşların önlenmesi demekti. Bugün güvenlik, riskin yönetimi demek. Ve her yeni riskin yönetimi, yeni bir riskin varlığını meşru kılıyor.

Savunma sanayii, askerî teknoloji şirketleri, özel güvenlik firmaları, siber savunma ağları, istihbarat ekonomisi… Bunlar artık trilyon dolarlık bir sektör. Bu sektörün sürdürülebilmesi için sürekli tehdit gerekir. İşte bugün dünya, tehditleri meşru kılarak kendine böyle bir ekonomik kalkan oluşturmuş durumda maalesef.

Çünkü;

Tehdit biterse bütçe küçülür.”

Bütçe küçülürse sektör daralır.

Sektör daralırsa siyasal etki azalır.

Dolayısıyla sistemin bilinçli ya da bilinçsiz bir refleksi vardır: krizleri çözmekten çok yönetmek, hatta mümkünse sürdürmek.

Bu yüzden Afganistan’dan istikrar çıkmadı. Irak’tan demokrasi çıkmadı. Libya’dan barış ortamı çıkmadı. Çünkü amaç hiçbir zaman “orayı düzeltmek” değildi. Amaç dengeyi kırmak, güç boşluğu yaratmak ve o boşluğu yönetilebilir tutmaktı.

Gelelim İran’a:

İran neden sadece İran değil?

İran’daki protestolar ilk bakışta ekonomik görünüyor: riyalin çöküşü, enflasyon, işsizlik, yoksulluk. Ama bu ekonomik kriz yalnızca kötü yönetimin ürünü değil. Yaptırımlar, finansal izolasyon, enerji piyasalarından dışlanma ve sürekli askerî tehdit, İran ekonomisini yapısal olarak kırılgan hâle getiriyor.

Bu dış baskı içerde üç sonuç doğuruyor:

Ekonomi bozuluyor,

Toplum devletten uzaklaşıyor,

Devlet güvenliğe yaslanıyor.

Devlet güvenliğe yaslandıkça baskı artıyor, baskı arttıkça meşruiyet düşüyor, meşruiyet düştükçe dış müdahale gerekçesi güçleniyor. Bir kısır döngü.

Bu yüzden İran’daki protestolar ne yalnızca “rejim karşıtı”, ne de yalnızca “ekonomik”tir. Onlar küresel sistemin periferilerde yarattığı basıncın iç patlamalarıdır.

Ukrayna ve Gazze neden bitmiyor?

Çünkü bitmeleri sistem için maliyetlidir.

Ukrayna’da savaş donmuş hâlde duruyor. Bu, Avrupa’yı askerî bağımlılığa sokuyor, NATO bütçelerini büyütüyor, silah sanayiini canlı tutuyor. Gazze’de yıkım sürüyor çünkü bölgesel istikrarsızlık, Ortadoğu’yu sürekli kriz modunda tutuyor.

Bu savaşlar çözülmediği için değil, çözülmemeleri sistem için işlevsel olduğu için sürüyor.

Türkiye bu resmin neresinde?

Türkiye bu küresel savaş döngüsünün dışında değil; tam ortasında ama farklı bir pozisyonda duruyor.

Bir yandan NATO üyesi, bir yandan Rusya ile diplomatik ve ekonomik ilişkileri olan, bir yandan Orta Doğu’nun kriz alanlarıyla doğrudan temas hâlinde bir ülke.

Bu üçlü konum Türkiye’yi hem vazgeçilmez hem de kırılgan kılıyor.

Suriye’de savaş Türkiye’yi doğrudan etkiledi: milyonlarca mülteci, sınır güvenliği, terör tehdidi, toplumsal gerilim. Libya’da istikrarsızlık Doğu Akdeniz’i etkiledi. Ukrayna savaşı Karadeniz dengelerini değiştirdi. Gazze’deki yıkım Türkiye’nin diplomatik alanını daralttı.

Türkiye’nin yaşadığı şey, bir tercihi değil; jeopolitik yazgıdır.

Bu yüzden Türkiye ne savaş isteyen ne de savaştan kaçabilen bir ülke. Türkiye savaşın ortasında barışı savunmak zorunda olan bir ülke.

Türkiye için asıl risk ne?

Türkiye için asıl risk askerî değil; siyasaldır.

Risk şudur: Küresel krizlerin içeride ekonomik, toplumsal ve siyasal baskıya dönüşmesi.

Savaşlar uzadıkça enerji fiyatları artar, ticaret yolları kırılır, enflasyon yükselir, bütçeler zorlanır. Bu baskı içeride siyaseti sertleştirir, toplumu yorar, devlete güveni aşındırır.

Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ekonomik dalgalanmalar, başlı başına küresel sistemin yarattığı baskının da ürünüdür.

Bütün bunlar bize şöyle bir okuma yaptırıyor:

Dünya bugün sadece istikrarsızlığa sürüklenmiyor; istikrarsızlık üzerinden yönetiliyor.

Krizler çözülmüyor, devrediliyor.

Savaşlar bitmiyor, donduruluyor.

Barış kurulmak yerine erteleniyor.

Çin’in “küresel savaş döngüsü” dediği şey tam olarak budur.

Türkiye bu döngünün dışında kalamaz ama ona teslim de olmak zorunda değildir.

Türkiye için çıkış yolu askerî güçte değil; çok yönlü diplomasi, ekonomik direnç ve toplumsal dayanıklılıktadır.

Barış artık romantik bir ideal değil, stratejik bir zorunluluktur.

Ve belki de bugün Türkiye’nin dünyaya söyleyebileceği en güçlü cümle şudur:

Savaş bir kader değildir. Ama ona göre yaşamayı kabul edersek kader gibi olur.