Ortadoğu’da Güç Oyunu: Teoloji Perdesinde Çıkar Savaşı

GİRİŞ:
2026-03-24
saat ikonu 14:24
|
GÜNCELLEME:
2026-03-24
saat ikonu 14:24

’nun bugünkü gerilim hattını anlamak için yüzeyde dolaşan söylemlerden ziyade, güç, ve strateji eksenine odaklanmak gerekir. Teolojik gerekçeler, ideolojik söylemler ya da tarihsel iddialar çoğu zaman bu büyük oyunun yalnızca meşrulaştırıcı katmanlarıdır. Asıl belirleyici olan, güç dağılımı ve bu gücün nasıl tahkim edileceğidir.

Bugün Donald Trump ve Benjamin Netanyahu üzerinden yürüyen politik hat, klasik anlamda bir ideolojik ittifaktan çok, çıkar temelli bir jeopolitik mühendisliktir. “Arz-ı Mevud” gibi teolojik referanslar, bu stratejinin mobilizasyon araçlarından biridir; fakat belirleyici olan, bölgesel güç dengelerinin yeniden inşasıdır. Bu noktada din, bir amaç değil, araçtır.

Ortadoğu’da son yıllarda izlenen politikalar, İsrail’in bölgesel merkez güç haline getirilmesi üzerine kuruludur. Bunun için üç temel hedef göze çarpar:

Birincisi: İran’ın sınırlandırılması.

İran, bu katmanda ideolojik bir rakipten öte; askeri kapasitesi, vekil güçleri ve enerji hatları üzerindeki etkisiyle bölgesel dengeyi doğrudan etkileyen bir aktördür. Bu nedenle İran, sistem içinde tutulması gereken bir unsur gibi görülmez; İran, dengeyi bozan bir risk olarak konumlandırılır. Bu yaklaşım, yaptırımlardan örtülü operasyonlara kadar geniş bir araç setini devreye sokar.

İkincisi: Türkiye’nin yükselen kapasitesinin kontrol edilmesi.

Türkiye, son yıllarda savunma sanayii, dış politika esnekliği ve bölgesel etki alanını genişletme çabalarıyla dikkat çeken bir güç haline gelmiştir. Bu durum, tek merkezli bir Ortadoğu düzeni kurmak isteyen aktörler açısından denge bozucu bir unsur olarak görülür. Türkiye’nin bağımsız hareket edebilme kapasitesi, özellikle Doğu Akdeniz, Suriye ve Kafkasya hattında yeni denklem üretme potansiyeli taşır.

Üçüncüsü: Küresel rekabetin Ortadoğu üzerinden yönetilmesi.

ABD’nin Çin ve Rusya karşısındaki rekabeti, yalnızca Pasifik ya da Doğu Avrupa’da değil, Ortadoğu’da da yürütülmektedir. Enerji yolları, ticaret koridorları ve askeri üsler üzerinden kurulan bu denge, bölgeyi küresel güç mücadelesinin kritik sahası haline getirir. Bu nedenle Ortadoğu’daki her kriz, aslında daha geniş bir jeopolitik hesaplaşmanın parçasıdır.

Bu çerçevede teolojik söylemler, özellikle iç kamuoyunu mobilize etmek ve uluslararası meşruiyet üretmek için kullanılır. “Kutsal topraklar”, “vaat edilmiş düzen” gibi kavramlar, stratejik hedefleri örtmekten ziyade onları kabul edilebilir hale getirir. Oysa sahadaki gerçeklik, son derece dünyevi ve hesaplıdır: enerji, güvenlik, ticaret ve güç.

Bu noktada kritik bir ayrım yapmak gerekir:

İdeoloji yön verir ve maske olarak kullanılır, ama aslında nihayetinde “çıkar” karar verir.

Trump döneminde görülen sert ve doğrudan müdahaleci politika, aslında uzun süredir var olan bir stratejinin daha açık ve agresif bir versiyonudur. Netanyahu ise bu stratejiyi İsrail’in ulusal güvenlik paradigmasıyla örtüştürerek derinleştirir. İki liderin ortak noktası, mevcut sistemi dönüştürme iradesidir; fakat bu dönüşüm, ideolojik bir ütopyadan ziyade, güç merkezli bir yeniden yapılanmadır.

Ortadoğu’da kurulan her denklem, aynı zamanda bir dışlama mekanizması üretir. İran’ın çevrelenmesi, Türkiye’nin sınırlandırılması ve Arap dünyasının parçalı yapısının sürdürülmesi, bu mekanizmanın parçalarıdır. Böylece merkezde güçlü bir İsrail ve onunla uyumlu hareket eden bir bölgesel yapı hedeflenir.

Ancak bu tür mühendislik projeleri, tarihsel olarak her zaman öngörüldüğü gibi sonuçlanmaz. Bölge dinamikleri, toplumsal refleksler ve yeni aktörlerin ortaya çıkışı, bu planları sürekli revize etmeye zorlar. Özellikle Türkiye gibi çok katmanlı bir tarihsel ve stratejik derinliğe sahip ülkeler, bu tür tek yönlü projelere kolayca entegre edilemez.

Sonuç olarak mesele, ne yalnızca dinîdir ne de sadece ideolojiktir.

Mesele, küresel güç mücadelesinin Ortadoğu sahasında yeniden yazılmasıdır.

Ve bu yazım sürecinde kullanılan dil ne olursa olsun, kalemin mürekkebi her zaman aynıdır: Çıkar.