Orta ölçekli savaşlar ABD’yi yavaş yavaş öldürecek

GİRİŞ:
2026-03-22
saat ikonu 10:29
|
GÜNCELLEME:
2026-03-22
saat ikonu 10:29

1980’lerde askerî tarihçi James Stokesbury, ABD gibi devletlerin küçük savaşlarda veya çok büyük savaşlarda en iyi şekilde savaştığını; ancak orta ölçekli bir savaşla mücadele ederken çok ciddi sorunlar yaşadıklarını söylemişti. Bu tespit, askerî kapasiteye dikkat çekerken aynı zamanda siyasal dayanıklılığa ve toplumsal rızaya da işaret ediyordu. Stokesbury, “Orta ölçekli savaşlar, büyük yıkım ve kan dökülmesi yaratacak kadar büyüktür ama bütün iç cepheyi savaşa katmayacak kadar da küçüktür.” demişti. Bu ara ölçek, ne tam bir seferberlik doğurur ne de hızlı bir sonuç üretir; bu yüzden devletin sinir uçlarını yavaş yavaş aşındırır. Afganistan, Kore, Vietnam ve Irak’taki savaşlar bunun örnekleridir. Bu savaşlar, cepheyle birlikte, Washington’daki karar alma mekanizmalarında da derin kırılmalar üretmiştir.

Birkaç gün önce Robert D. Kaplan, “Orta Ölçekli Savaşların Laneti” başlıklı bir yazı kaleme alarak bu konuyu “İran savaşı” üzerinden analiz etti. Kaplan’ın değerlendirmesi, klasik askerî analizden çok daha fazlasını içerir; bir imparatorluk psikolojisinin sınırlarını tartışır. Kaplan’a göre “Amerika için orta ölçekli savaşlar büyük bir problem teşkil etmektedir. Bunlar başkanlık idaresini darmadağın ederler. Amerikalılar, orta ölçekli savaşlardan bıkmıştır ve bir daha bunların tekrar edilmemesini istemektedir.” Bu yorgunluk, savaş meydanlarının yanısıra kamuoyunun zihninde de biriken bir yıpranmadır; seçimlere, medya diline ve stratejik kararsızlığa doğrudan yansır.

Yıllar önce Genelkurmay başkanlığı ve dışişleri bakanlığı yapan Colin Powell, Amerika’nın ezici bir gücü, bir çıkış stratejisi, hayatî millî menfaati, açık hedefi ve geniş desteği olmadan savaşa girmemesi gerektiğini söylemişti. Bu yaklaşım, aslında kontrolsüz güç kullanımına karşı geliştirilmiş bir denge mekanizmasıydı. Powell Doktrini olarak bilinen bu fikir son yıllarda bir kenara atıldı. Ancak bu doktrin geçerliliğini sürdürmektedir. Günümüz jeopolitiğinde belirsizlik artsa da bu ilkenin stratejik değeri azalmamıştır. Belki de Powell Doktrini’nin nihai amacı, hezimetten değil, orta ölçekli savaştan kurtulmaktı. Çünkü bu tür savaşlar, kazanılsa bile yıpratıcı; kaybedilse ise sistem sarsıcı sonuçlar doğurur.

İmparatorluklar ve büyük devletler, orta ölçekli savaşlardan kaçarak uzun süre yaşarlar. Bu, askerî bir tercihin ötesinde aynı zamanda bir medeniyet refleksidir. Mesela Bizans İmparatorluğu, açıkça savaşmaktan kaçınmak için her şeyi yaparak bin yıl ayakta kalmıştı. Diplomasi, entrika ve vekâlet ilişkileri, doğrudan çatışmanın yerine geçirilmişti. Amerika ise 250’nci yılını kutlarken, çatışmaların büyümesi riskiyle karşı karşıyadır. Bu eşik, tarihsel olarak kırılganlık dönemlerine işaret eder. Eğer Amerika geçmişte olduğu üzere orta ölçekli savaşlardan kurtulamazsa, kamuoyu ve yöneticiler arasında ölümcül bir ihtilaf patlak verebilir. Bu ihtilaf, sadece siyasal bir bölünme olarak ortaya dökülmez; bu ihtilaf, aynı zamanda stratejik bir de yön kaybıdır. Bunun sonuçları hemen tezahür etmeyebilir ama cumhuriyetler bu bölünmeler sebebiyle yavaşça ölürler. Bu yavaş ölüm, ani bir çöküşten ziyade, içten içe çözülen bir düzenin sessiz hikâyesidir.

Bu noktada tarih, farklı bir hat üzerinden ilerleyen devlet akıllarını da hatırlatır. Osmanlı, özellikle yükseliş sonrası dönemlerinde, doğrudan ve maliyeti yüksek savaşlardan mümkün olduğunca kaçınan; denge, diplomasi ve zaman kazanma üzerine kurulu bir strateji geliştirmişti. Savaş, bir tercih değil; zaruret olarak görülürdü. Bu yaklaşım, imparatorluğun yüzyıllar boyunca varlığını sürdürmesinde belirleyici unsurlardan biri oldu.

Cumhuriyet döneminde ise bu stratejik akıl, daha rafine bir ilkeye dönüştü. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” sözü, yalnızca ahlaki bir temenni değil; aynı zamanda derin bir jeopolitik doktrindir. Bu ilke, Türkiye’nin gereksiz çatışmalardan uzak durmasını, enerjisini iç inşa ve kalkınmaya yöneltmesini esas alır. Çünkü kontrolsüz ya da ölçüsüz savaşlar, cephelerle birlikte devletin bütün dokusunda yıpranma üretir.

Bugün de benzer bir stratejik aklın izlerini görmek mümkündür. Türkiye, doğrudan müdahil olmanın maliyetini hesaplayan; gerektiğinde caydırıcılığını gösteren ancak uzun süreli ve yıpratıcı çatışmalardan uzak durmayı önceleyen bir denge siyaseti yürütmektedir. Bu yaklaşım, aslında metnin başından beri işaret edilen gerçeğin başka bir ifadesidir: Her savaş kazanılsa bile bir bedel bırakır; fakat bazı savaşlar vardır ki, kazanılsa bile kaybettirir. Orta ölçekli savaşlar, tam da bu yüzden, büyük devletlerin en sinsi sınavıdır.