Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Tarihin ve zamanın en büyük ironisi bugün şudur:
Hangi kelimeyi en çok kim kullanılıyorsa o kelimenin o ağızda anlamını yitirmesidir.
Demokrasi, özgürlük, barış, insan hakları… Bugün bu kelimeler, çoğu zaman gerçek dışı süslü söylemlerde, gerçeği örten perdelerin adı oldu.
Amerika, yüzyıldır dünyaya “demokrasi ihracı” yapan bir güç olarak sunuyor kendini. Ama gittiği her yerde demokrasi değil, yeni çatışma hatları üretiyor. Irak’a “özgürlük” diye girdi; arkasında parçalanmış bir devlet bıraktı. Afganistan’a “barış” diye geldi; geride yıkık bir toplum, tükenmiş umutlar kaldı. Libya’ya “insan hakları” bahanesiyle müdahale etti; bugün Libya haritası fiilen paramparça.
Bu sözde medeniyetin gerçek yüzü, bir gün bir sokakta bütün dünyanın gözü önünde açığa çıktı:
“George Floyd’un ölümüyle.”
Bir Amerikan polisinin dizinin altında boğularak ölen bir insan… Bu yalnızca trajik bir vaka değildi. Batı’nın demokrasi masalının çöküş anıydı. “Nefes alamıyorum” sözü, sadece Floyd’un değil, Amerikan sisteminin de itirafıydı. Irkçılığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin, kibirli bir gücün aynasıydı.
Bugün dünya büyük bir kırılmanın eşiğinde. Ukrayna’da uzayan savaş, Gazze’de durmaksızın süren katliam, Afrika’daki darbeler, Pasifik’te yükselen askeri gerilim… Bütün bu krizlerin arkasında aynı motivasyon duruyor: küresel hâkimiyet tutkusu.
Amerika hâlâ dünyayı tek merkezden yönetmek istiyor.
Fakat yönetemiyor.
Çünkü içeriden çürüyen bir düzen, dışarıya adalet dağıtamaz.
Amerikan toplumu kendi içinde derin yarıklarla dolu: ırkçılık, göçmen düşmanlığı, ekonomik adaletsizlik, silah şiddeti, ideolojik kutuplaşma… Seçim sonuçları bile meşruiyet tartışmasına konu olan bir sistemin, başka milletlere “demokrasi dersi” vermesi artık inandırıcılığını yitirdi.
Batı sıkışmış durumda. Yüzyıllardır kurduğu tek kutuplu düzen sarsılıyor. Doğu yükseliyor, yeni güç merkezleri doğuyor. Küresel güç dengeleri değişiyor. Ama Batı bunu kabullenmek yerine eski alışkanlıklarına sarılıyor: daha çok baskı, daha çok yaptırım, daha çok müdahale.
Oysa gerçek medeniyet, başkalarını ezerek kurulmaz.
Ve işte tam burada, tarihin başka bir hafızası devreye giriyor: Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan medeniyet çizgisi.
Osmanlı, imparatorluğunu yalnız askeri güçle değil, adalet fikriyle ayakta tuttu. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde farklı dinleri güvence altına alarak çok kültürlü bir düzen kurdu. Kanuni Sultan Süleyman, iktidarın değil hukukun üstünlüğünü esas aldı. Nizamülmülk’ün devlet aklı, Mevlana’nın insan sevgisi, Yunus Emre’nin hoşgörüsü bir medeniyet dili inşa etti.
Batı sömürgecilik düzeni kurarken, Osmanlı coğrafyası farklı kimliklerin birlikte yaşayabildiği bir vicdan coğrafyasıydı. Bugün “çoğulculuk” diye anlatılan şeyler, bu topraklarda asırlar önce hayatın doğal akışıydı.
Gerçek medeniyet, insanı merkez alır.
Gerçek medeniyet, mazlumun yanında durur.
Gerçek medeniyet, gücü haklı kılmaz; hakkı güçlü kılar.
Türkiye bugün, işte bu mirasın çağdaş temsilcisidir.
Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü, Batı’nın silah güdümlü barış anlayışına verilmiş tarihî bir cevaptır. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesini yayılmacılık üzerine değil, adalet ve denge üzerine kurmuştur.
Bugün bu anlayış, somut politikalarla yeniden görünür hale geliyor:
Gazze meselesinde Türkiye, yalnız diplomatik açıklamalar yapmakla kalmadı; insani yardımların öncüsü oldu. Dünyada Filistin davasını en gür sesle savunan ülkelerin başında geldi. Uluslararası hukuku hatırlattı, vicdanı temsil etti.
Afrika açılımı, Batı’nın sömürü mantığından farklı bir ilişki modeli sundu. Okullar, hastaneler, kalkınma projeleri, eğitim programları… Türkiye, Afrika’da silahla değil, insanla var oldu.
Karabağ’da barışın tesisinde oynanan rol, Kafkasya’da yeni bir istikrar zeminine katkı sağladı. Ukrayna-Rusya savaşında yürütülen arabuluculuk, Tahıl Koridoru Anlaşması gibi somut başarılar, Türkiye’nin çatışmadan beslenen değil, uzlaştıran bir güç olduğunu gösterdi.
Suriye’de milyonlarca mazluma kapılarını açan da Türkiye oldu. Dünyanın sırtını döndüğü mültecilere sahip çıkan da.
Batı ise bu dönemde ne yaptı?
Gazze’de yaşananlara sessiz kaldı. Çifte standart uyguladı. İnsan haklarını yalnız kendi çıkarı için hatırladı. Demokrasi söylemini jeopolitik bir silaha dönüştürdü.
İşte fark burada belirginleşiyor.
Amerika’nın dünyaya söylediği şudur:
“Düzeni biz kurarız.”
Dünyanın gördüğü ise şudur:
“Düzeni kendi çıkarımıza göre kurarız.”
Türkiye’nin dili ise bambaşkadır:
“Düzen, adaletle kurulur.”
Necip Fazıl’ın “Batı’nın çürüyen ruhu” dediği şey, bugün bütün çıplaklığıyla ortadadır. Sezai Karakoç’un diriliş fikri, Nurettin Topçu’nun ahlak merkezli toplum anlayışı, bu coğrafyanın yeni bir medeniyet dili üretme potansiyelini hatırlatır.
Dünya artık tek bir merkezin buyruğunda yaşamak istemiyor. Daha adil, daha insani, daha vicdanlı bir küresel düzen arıyor.
Bu arayışın cevabı, yalnız ekonomik güçle birlikte ayakta dimdik duran ahlaki duruşta saklıdır.
Amerika, içeride çürüyen yapısını onarmadan dışarıya demokrasi satamaz. Batı, sömürgeci reflekslerinden vazgeçmeden insanlığa yeni bir şey sunamaz.
Türkiye ise, Osmanlı’dan devraldığı medeniyet mirasıyla, insan merkezli bir düzenin mümkün olduğunu hatırlatan nadir ülkelerden biridir.
Ve tarih şunu bir kez daha gösterecek:
Gerçek medeniyet, insanı her anlamda nefessiz bırakmaktan örülü bir dünyada olmaz ;
insana yeniden nefes aldıracak yepyeni insani duruşları dizayn ederek kurulur.
Iste Türkiye tam da burada tarihi kadim bir medeniyetin yaşayan bir temsilcisi olarak önemli bir misyona sahiptir .
