Ahmet Özhan’ın sesi, bir tebessümle başlayan hatırayı derinleştirdi ve bir gecenin sessizliğinde yankılanan nağmeleriyle bana, yolculuğun en çok kalbe doğru olduğunu tekrar hatırlattı.
Bir Hatıranın Kapısı
Bazı karşılaşmalar vardır ki insanın içindeki eski defterleri açar. Bir tebessüm, bir selam, bir ses tonu… Hepsi birden bir geçmişin kapısını aralar.
Ahmet Özhan üstadla bir mekânda karşılaştık. Daha ilk tebessümünde çocukluğumun TRT ekranları gözümde canlandı. Beyaz takım elbisesi, ağırbaşlı duruşu ve vakur bakışıyla yıllar önce televizyon akşamlarında bizi selamlayan o ses hâlâ aynı derinlikteydi.
O tebessüm bana gençlik yıllarımda tam anlayamadığım bir sözü hatırlattı: “Demedim mi.” Bu söz onun seslendirdiği bir eserin adı; sözleri Pir Sultan Abdal’a ait kadim bir nefes olsa da Ahmet Özhan’ın yorumunda bambaşka bir derinlik kazanmıştı bende.
Bu şarkıyı ilk dinlediğimde epey gençtim. Ayrılığın, hüznün ne olduğunu bilmezdim, hele yolculuğun ağırlığını hiç tatmamıştım. O yıllarda bana sadece hüzünlü bir ezgi gibi gelmişti. Zaman ilerledikçe ayrılıklar çoğalıyor, yollar uzuyor; kalabalıkların ortasında bile insanın kendini yalnız hissettiği anlar oluyor. İşte o anlarda bu eser, bambaşka bir anlam kazanıyor.
“Ben bir yolcuyum bu handa” sözü, zamanla hayatın özüne dönüşüyor: dünya bir han, bizse kısa süreli misafirler.
Bu şarkıyı radyodan ilk duyduğum o geceyi hiç unutmuyorum.
Ev sessizdi; pencereden hafif bir rüzgâr esiyor, odaya dışarıdaki tüm şehrin uğultusunu dolduruyordu. O an, radyodan gelen nağmeler bütün gürültüyü susturdu. Sanki zaman durmuş, evren bir anlığına sessizliğe bürünmüştü. Şarkı yalnız kulağıma değil, içime dokunuyordu.
O gece şunu fark ettim: İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, yolculuğun en zoru kendi içine yaptığıdır. Çünkü insan çoğu zaman kendini tamamlamaya hasret duyar. Kalabalıkların ortasında bile yalnızlık hissi buradan gelir; özlenen, çoğu kez yine insanın kendi derinliğidir.
Sessiz Vakar
Ahmet Özhan’ı farklı kılan yalnızca yorum gücü değil; sahnede kurduğu sessiz vakardır. Gösterişten uzak, dingin bir çizgi… Sesindeki berraklık, yorumu aceleye getirmeyen bir dikkat taşır. Dinleyen, onda sadece bir sanatçı değil, uzun bir yolculukta eşlik edilebilir bir dost bulur.
Onun için musiki, kalpten kalbe devrolunan bir emanettir. Şöhret ya da alkış, bu emanetin yanında tali kalır. Bu yüzden eserleri kuşaktan kuşağa geçer; aynı ezgi, farklı hayatlarda farklı kapılar açar.
Bir İsim, Bir Vefa
Bugün hâlâ o seste hem aşkın nefesini hem de hakikatin davetini duymak mümkün. Ahmet Özhan, geçmişin ruhuyla bugünün dilini buluşturan bir köprü gibi. İsmi yalnızca sahne anılarında değil, dinleyenlerin hafızasında da yaşamayı sürdürüyor.
Ve bana hâlâ o geceyi hatırlatıyor: Sessiz bir oda, uzak bir şehir uğultusu, radyodan gelen bir ses… Hepsi bir araya gelip şunu fısıldıyor:
Yol uzun, misafirlik kısa; önemli olan, içeride açılan kapının eşiğini fark etmek.
Ve şimdi, bütün bu satırların ardından, kalemimden dökülen birkaç dizeyle üstadı selamlıyorum; bir vefanın, bir hayranlığın, bir sesin bıraktığı izlere tutunarak…
AHMET ÖZHAN’A
Ey musikinin dervişi, gönüllerin sedası,
Sözünü hikmetle, sesini rahmetle yoğuran sanatkâr…
Her nağmende aşkın izi,
Her nefesinde hakikatin nefesi, Ahmet Özhan.
Sesinde aşkın nefesi,
Dillerde daim hevesi,
Candan bir sesin ötesi,
Ahmet Özhan söyler yârı.
“Demedim mi” diye çağlar,
Yunus ile birlikte ağlar,
Hak yolunda yürek dağlar,
Ahmet Özhan söyler yârı.
Sanatı aşkın izidir,
Tevazu hakikat sözüdür,
Huzur kalbin gözüdür,
Ahmet Özhan söyler yârı.