Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Yeryüzündeki bazı makamlar vardır ki sınırlarla değil, gökyüzünün manevi terazisiyle ölçülür. İçişleri Bakanı Sayın Mustafa Çiftçi’nin o sarsıcı konuşmasında dile getirdiği, "Rabbim bana bir gün de olsa Kudüs Valiliğini nasip et" niyazı, sıradan bir bürokratik talep ya da unvan arayışı değil; asırlık bir medeniyet davasının, bastırılmış bir hasretin ve devasa bir devlet aklının gür bir sesle dışa vurumudur. Şam'ın, Halep'in ve otuz yıllık acı dolu bir işgalin ardından Karabağ'ın zincirlerini teker teker kırıldığını gören bu aziz devlet iradesi, şimdi rotasını ve vicdani pusulasını insanlığın kanayan en büyük yarasına, yani Kudüs'e çevirmiştir. Geçmişte olduğu gibi o kutsal toprakların yeniden adaletin, huzurun ve barışın yurdu haline dönüşeceğine dair sarsılmaz inanç, bugün başımızda Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan gibi küresel ölçekte oyun kuran ve mazlumların sesi olan bir dünya liderinin bulunmasından ve Türkiye'nin tavizsiz ve dünyaya meydan okuyan duruşundan beslenmektedir. Çünkü Kudüs’e vali olmak, yalnızca sınırları belli bir şehri idare etmek anlamına gelmez; o kutsal topraklarda Hz. Ömer’in adaletini, Selahaddin Eyyubi’nin hoşgörüsünü, Yavuz Sultan Selim’in sarsılmaz gücünün ve Sultan Abdülhamid Han’ın her türlü kirli teklifi elinin tersiyle iten o muazzam direnişini omuzlarında taşımak demektir. Bu büyük sorumluluk, geçmişiyle geleceğe kopmaz bir sadakat bağıyla bağlanan tarihi bir köprüdür.
Kudüs'ün taşının, toprağının ve her bir sokağının bizler için ne anlama geldiğini idrak etmek adına tarihin sayfalarını sadece bir asır geriye çevirmek bile yeterlidir. Cihan Hükümdarı Yavuz Sultan Selim Han’ın 1517’de şehre ayak bastığında Mescid-i Aksa'da yaktırdığı binlerce kandil, tam dört yüz yıl boyunca o coğrafyayı farklı inançların ve kültürlerin bir arada adaletle, emniyetle yaşadığı bir Pax Ottomanica, yani Osmanlı barış adası olarak aydınlattı. Ancak 1917’nin o karanlık ve hüzünlü Aralık ayında, Osmanlı Devleti dört bir cephede yorgun düşüp, imparatorluğun kalbi parçalanarak geri çekilmek zorunda kaldığında, o kutsal topraklar İngiliz mandasının ve acımasız sömürgeci aklın çizmeleri altında ezildi. İşte Orta Doğu'nun ve İslam dünyasının kaderi tam olarak o gün kırıldı; Osmanlı sancağının o burçlardan indirilmesiyle asırlık bir huzur dönemi kapanarak yerine büyük bir acı ve kaos hakim oldu. İngiliz sömürgeciliğinin bölgeye ektiği fitne ve nifak tohumları, masa başında cetvellerle çizilen sahte sınırlar ve ardından gelen siyonist işgal planları, Kudüs'ü ve tüm Orta Doğu coğrafyasını tam bir asır boyunca bitmek bilmeyen bir kan gölüne çevirdi. Bugün Gazze'de tüm dünyanın gözü önünde yaşanan vahşi soykırımın, kundaktaki bebekleri katleden pervasız saldırıların ve o dizginlenemeyen küresel vandallığın temelinde, Kudüs'ün o adaleti ve dengeyi her dinden insan için muhafaza eden "Osmanlı Valilerinden" ve Türk devletinin adil nizamından mahrum kalışı yatmaktadır.
Fakat devletin fiziki kudreti zayıflamış, orduları çekilmek zorunda kalmış olsa bile, Türk askerinin onuru, vefası ve mukaddesata olan bağlılığı Kudüs'ü asla bir çırpıda ve bütünüyle terk etmemiştir. 1917’de 20. Kolordu İngiliz birliklerinin ilerleyişi karşısında ağır kayıplar vererek geri çekilirken, kutsal şehri yağmadan, kargaşadan ve saygısızlıktan korumak adına tarihi bir onur ve vefa gereği artçı birlikler geride bırakıldı. İşte o tarihi günde, 20. Kolordu’nun 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takımı’nın komutanı Iğdırlı Hasan Onbaşı, komutanından aldığı kesin emirle Mescid-i Aksa’nın kapısında nöbete durdu. İmparatorluklar yıkıldı, haritalar yeniden çizildi, dünya baştan aşağı değişti ama o, komutanına ve devletine verdiği söze sadık kalarak o mukaddes nöbeti tam elli beş yıl boyunca bir an bile terk etmedi; ne bir yiyecek talep etti, ne yeni bir üniforma aradı, ne de kimseden bir alkış bekledi. Tarihler 1972 yılını gösterdiğinde, usta gazeteci İlhan Bardakçı Mescid-i Aksa’nın avlusunda, yüzü Anadolu toprağı gibi hat hat çatlamış, gözleri derin bir sükunete gömülmüş bu selvi boylu heybetli adamla karşılaştığında, İsrail makamlarının "akli dengesi yerinde olmayan bir meczup" sandığı o unutulmuş kahraman, Türkçe selamı duyunca adeta asırlık bir sancağı dalgalandırır gibi dile geldi: "Kudüs’ü kaybettiğimiz gün bırakıldım buraya, nöbetim hâlâ bitmedi. Kumandanıma söyleyin, tekmilim tamamdır, ben hâlâ nöbetteyim…" Düşünün; devlet yıkılmış, sancak inmiş, ordu binlerce kilometre uzağa çekilmiş ama bir Anadolu evladı, sadece aldığı emre ve sarsılmaz ahlakına dayanarak yarım asırdan fazla bir zaman o noktada dimdik durarak emaneti canı pahasına korumuştur.
Hasan Onbaşı'nın o göğe yükselen muazzam sadakati, aslında bir milletin kurumsal hafızası ve sönmeyen beka meşalesidir; bizler zaman zaman suni gündemin içerisinde kaybolsak da o nöbet ruhu devletin kalbinde daima canlı kalmıştır. İşte bugün Sayın Cumhurbaşkanımızın Birleşmiş Milletler kürsüsünden küresel sistemin o sömürgeci kovboylarının yüzüne karşı en gür sesle haykırdığı "Dünya beşten büyüktür çünkü insanlık beşten büyüktür" manifestosu ve "Kudüs bizim kırmızı çizgimizdir" yönündeki sarsılmaz devlet iradesi, tam elli beş yıl boyunca Mescid-i Aksa kapısında bir an bile gözünü kırpmadan bekleyen Iğdırlı Hasan Onbaşı’nın sessiz tekmilinin bugünkü küresel yankısıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin bugün insani yardımlarıyla, diplomatik taarruzlarıyla, savunma sanayisindeki dosta güven, düşmana korku salan hamleleriyle ve bölgede oyun kuran aktif politikasıyla Filistin'e omuz vermesi, işte bu tarihi ve ahlaki mirası hakkıyla taşıyabilme gayretidir. Çünkü Filistin meselesi artık yalnızca belli bir coğrafyanın ya da mülkiyetin davası değil; tüm insanlığın ve küresel sömürü düzenine karşı direnen insanlık onurunun en büyük sınavıdır. Nöbet, sadece cephede silahla değil; kalemle, diplomasiyle, adaletle, iç cepheyi çelik gibi sağlam tutarak ve dik bir duruşla hitap ederek tutulur. Bugün Filistinli bir çocuk tankların üzerine korkusuzca taş atarken, bir anne Mescid-i Aksa’nın avlusunda evlatları için dua ederken ya da yaşlı bir amca topraktan sökülmesin diye zeytin ağacını canıyla sularken, aslında Hasan Onbaşı’nın o mukaddes nöbeti kesintisiz bir şekilde devam etmektedir. Sayın Bakanımızın "Bir gün Kudüs'e vali olmak" yönündeki o asil duruşu, emperyalizmin ve siyonizmin tüm kanlı hesaplarını yırtıp atacak jeopolitik ve manevi bir uyanışın adıdır. Hasan Onbaşı o sarsılmaz duruşuyla bizlere "Kudüs nöbeti asla bitmez" diyerek tarihi bir ödev ve miras bırakmıştır; şimdi durup kendi vicdanımıza sorma vaktidir: Kudüs için, insanlık onuru ve devletin bekası için biz bugün hangi nöbetteyiz?
