Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Bir şehri anlamak, sadece onun haritadaki yerine ve il sınırlarına bakmakla, nüfusu, rakımı gibi istatistiklerini incelemekle olmaz. Bir şehri gerçekten anlamak istiyorsanız; sokaklarında yürüyecek, esnafının çayını içecek, havasını soluyacak ve devletin o topraklara vurduğu mührü coğrafyada kendi gözlerinizle göreceksiniz. Ben de tam bu niyetle, Türkiye’nin kalpgâhında, İstanbul ve Ankara gibi iki dev metropolün tam ortasında yer alan Düzce’nin nabzını tutmak için sizler için sahadaydım.
Günlerdir sokaklarını, sanayi bölgelerini, yaylalarını arşınladığım bu şehirde gördüğüm tablo bana şu net ve sarsılmaz cümleyi kurdurdu: "Gör Düzce'yi, Gör Türkiye'yi."

Neden mi? Çünkü Düzce, tıpkı Türkiye gibi büyük sarsıntılarla sınanmış ama asla diz çökmemiş kadım bir memlekettir. Krizleri fırsata, coğrafyanın maalesef ki yadsınamayacak bir gerçeği olan depremlerin getirdiği yıkımlardan ve acı dolu günlerinden çıkıp, kendi küllerinden bir anka kuşu gibi yeniden doğan bir iradenin tecellisidir burası. Bugün Türk Milletinin o çelikten iradesinin somut bir örneği olan Düzce sokaklarındayürürken, geçmişin travmalarına saplanıp kalmış, kaderine küsmüş bir kent değil; geleceğe dimdik baka, üreten, adeta kabuğuna sığmayan muazzam bir kent gördüm.
Düzce artık sadece iki şehir arasında mola verilen bir "geçiş güzergâhı" değil. Bir yanda organize sanayi bölgelerinde üretimin durmaksızın dönen çarkları, ihracat rekorları kıran fabrikalar; diğer yanda Samandere'den Güzeldere'ye, Topuk Yaylası'ndan Efteni Gölü'ne uzanan, Karadeniz’in o eşsiz yeşiliyle kucaklaşan bereketli topraklar... Çeliğin ve yeşilin bu kadar kusursuz bir uyum içinde harmanlandığı çok az coğrafya vardır. Düzce, Türkiye’nin üretim gücünün, krizler karşısındaki dayanıklılığının ve her defasında daha güçlü ayağa kalkma iradesinin ta kendisidir. Bu şehre baktığınızda, aslında Türkiye'nin son çeyrek asırdaki o muazzam dönüşüm ve şahlanış hikayesini izliyorsunuz.
