Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Dünyada kendinden başka dertli olanın varlığını kabul etmeyenlerin kentlerde yaşayan kesimi, bir AVM’ye girip bedava oturabileceği bir bank ya da koltuğa ilişince şöyle bir soruyu pek sormaz: “Ben ne yapıyorum böyle?”
Onlar bu soruyu sormadığı gibi kendileriyle baş başa kalma korkusuyla hemen telefonlarına gömülüp günlük izledikleri 150 videoyu kaydırma usulüyle tamamlamaya çalışır.
Hiç de kolay değildir birinin kendini yok sayması. Hem o hem de bu dünyada kendinden başka kahır çekenin olmadığını kabul ederek yaşamak herkesin harcı değildir ama çoğunluk bunu rahatlıkla yapar, gerçekleşince de durumu başarıdan saymaz!
Hâlbuki insanın çilesi bitmediği gibi bunu çektiği çilehanesi de devamlı bir hareket halindedir. “Hayatımda her şey hep tıkırında gitti.” diyenlerse aslında küçücük bir tasayla karşılaştığında kendilerini en büyük çilekeş saymaya dünden hazırdır.
KAYDI DÜŞÜLMEYEN İŞ GÖRÜŞMELERİ
İmkânları çok iyi görünen bir işin görüşmesi olumsuz geçtiğinde bu duruma maruz kalanlar için henüz düşülen bir kayıt yok.
Nasıl ki askerlik yapanlar tankın önünde fotoğraf çektirirken hela temizlenen fırçalar kayda düşmüyorsa sertifika, diploma, başarı belgesi ve takdirnamelerin yanında kadro düzenlemeleri ve iş sıkıntıları da yansıtılmıyor.
Başarı nedir o zaman? Bu soruya şunu da eklemek gerekiyor: Kime göre neye göre başarı?
BAŞARILARIN DEVAMI…
Bir katil, öldürdüğü kişinin hayatına son vermede başarılı olduğunda bu ne kadar ahlakidir? Ya da bir hırsız, bir şirket kasasını boşalttığında, bir bankayı soyup kaçarken birkaç kişinin ölümüne sebebiyet verdiğinde başarılı olur ama davranışı doğru mudur?
O yüzden bir katile de bir hırsıza da “Başarılarının devamını dilerim.” diye bir temenni, kendi meslektaşları tarafından bile yapılmaz.
Demek “başarı” için iki yüz var. Riyakâr yanıysa emek sahibi olanın, hak ettiği sonuca, bulunduğu konuma haksızca gelenler tarafından eriştirilmemesi olarak ortaya çıkıyor.
O zaman “başarı” sağlamış ama hakkaniyete dikkat etmemişlerin köşe başlarını tutmaları psikolojiden çok adliyenin alanına giriyor. Ama orada da epeydir biriken dosyaların üzerine hep yenileri ekleniyor.
“BUNLAR BU KADAR PARAYI NEREDEN BULUYOR?”
Hırsız, katil ve çalışmadan zengin olan, adaletin pençesine düşene kadar lüks yaşamıyla şunu söyletiyor dar gelirlilere: “Biz sabahtan akşama, akşamdan geceye çalışırken bunlar bu parayı nereden buluyor be?”
Sonra geç de olsa bir düğmeye basılıyor. Düğmenin üzerinde “Operasyon” yazıyor. Tam bu anda da kolluk kuvvetleriyle yargıçların yoğun mesaisi başlıyor. Medya ise adliye koridorlarında kamuoyunun her şeyi öğrenmesi için takipte.
Böyle bir manzara veren ülkede de bir kuşağın önüne keskin bir yol ayrımı düşüyor: Girişimcilik mi dolandırıcılık mı?
KERPİÇ BOYALI EVLERDE HELAL NASİHATİ VERENLER
2. Dünya Savaşı yıllarında ekmeği karneyle alan, şekeri, kahveyi çocukluğunda kolay kolay göremeyen, kireç boyalı duvarları içinde her şeye karşın mesut yaşayanlar çocuklarına şu öğüdü verirlerdi: “Evladım, haram caziptir, hoş gelir başta. Helalse emek ister, karşılığını birkaç imtihan sonra verir. Sen sakın kanıp da haram yolunu tutma. Zor gibi gelir ama ileride vereceği meyvesi tatlıdır.”
1990’lı yıllarda çocukluğunun kıymetini bilmeden harcayan bir kuşak epeydir bir yol ayrımında bekleyip duruyor. Evet, bir karar vermeden duranlar da var. Öylece durmaları bile büyük bir imtihan.
Eskilerin helal-haram dengesi dediği, bugün girişimcilik, maaşlı iş ve “girişim” adı altındaki türlü dolandırıcılık seçenekleriyle karşımıza çıkıyor.
Kitlenin içindeki önemli bir çoğunluk, yolun harama çıkmasına aldırış etmeden helal tabelasını görmezden geldi. Yaptıkları, emniyetin ve adliyenin mesaisi olarak sonuçlanınca ifadelerinde bir detay dikkat çekti. Bu, helali de haramı da bilmedikleri, hatta öğrenmedikleri gerçeğiydi.
Belki onlar da yanılmakta haklıydı. Çünkü artık yokluktan gelmiş ve kerpiç boyalı odalarda helal rızık nasihati veren büyükler kalmamıştı. O kuşağın son temsilcileriyse huzurevlerinde gözleri yola bakılı hâlde bekliyor fakat ısrarla görmezden geliniyordu.
Ötelerden bir ses şöyle diyor: “Yol ayrımı, muallakta kalmışın işidir. Doğru olanın gideceği tek bir yol vardır, onun dışındakilerse seçenek bile değil nefis, şeytan işi birer pisliktir.”
Ne diyelim, bu sözün üzerine de söz olmaz artık! Bunu duyanlar zengin-fakir herkesin kendisine yer bulabildiği bir AVM’de oturup “Ben ne yapıyorum böyle?” diye sormadan telefonundan video izlemeye devam ediyor yine de. Ama onların da bir sözü var, kayda geçsin istiyorlar. Elçiye zeval olmaz, aynen aktaralım:
“Yahu bu zamanda ötelerden gelen bir sesi duymak az iş mi? Sözün üzerinde düşünüp onu hayatımıza tatbik etmesek bile onu duymanın tadını bari çıkarmayalım mı arkadaş?”
Bitti sandığım sözlerine şunu da eklediler: “Bundan sonra bir ara ‘Ben ne yapıyorum böyle?’ diye de soracağız.”
