Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Çocukluğu, Türk bayrağına sarılmış tabutlar içinde, büyük kentlerin işlek caddelerinde patlayan bombaların sesi ve yüzü ölüm saçan sert yüzlü hırpani adamların varlığını bilmenin korkusuyla geçenlerin yetişkinliği de bu travmanın izlerini kolay silememekle tükeniyor.
Uğur Mumcu’nun parçalanmış arabasını gördüğümüzden ve Turgut Özal’ın ani ölümünü televizyondan öğrendiğimizden beridir hep bir yanımız tedirgin ve şüpheci.
İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den ve diğer batı kentlerimizden doğunun haritada yeri gösterilemeyecek köylerine sadece güzel şeyleri öğretmek için giden öğretmenlerimizin kurşuna dizildiği haberleri hâlâ bir korku filminin aklımızdan çıkmayan sahnesi gibi sıcaklığını koruyor.
Basılan köylerde kadınların gözleri önünde öldürülen adamlar, beşikte katledilen bebekler, yakılan şantiyeler, kaçırılan işçiler, askerler, adı konmamış bir gerilim filminin senaryosunda değil bu ülkenin topraklarında yaşandı.
Yurdun dört bir yanındaki caddelerin, mahallelerin, okulların ve parkların şehit isimlerinden oluşması yarım asırdır yaşanılanı acı bir şekilde özetliyor sanki.
Bayrak çekili mezarlarımızın sayısının bilinmediği, ocağına şivan düşmemiş ailenin neredeyse kalmadığı bir ortamda gündem, herkesin adını duyduğunda utanç dolu bir sessizliğe gömüldüğü soruna kilitlendi.
“BUNCA ACIYI NEDEN YAŞADIK?”
Şimdi adına “Terörsüz Türkiye” denilen bu süreçte tedirginliğimiz ve korkularımız varsa işte yukarıda saydığımız acı hadiseleri yaşadığımızdan ötürüdür.
Ve evet galiba şu an sessizliği benimsemiş necip milletimizin bir de dillendirmekten çekindiği bir kızgınlığı var. O da “Madem bu noktaya gelinecekti, neden bunca can yitirdik?” sorusuna kolay cevap bulamamaktır.
Tartışma programlarımızın sığ işleyişinde ve değerli büyüklerimize teşekkür göndermeyi meziyet sayan makalelerde henüz bu soruya ve endişelere yer verilmiş değil! “Meclisteki oylamada hangi parti kaç kabul oyu kullandı?” sorusundan öte gidemeyen bir anlayışla kritik sürece bakılıyor.
Geçende TGRT Haber ekranlarında konuşan Terör ve Güvenlik Uzmanı Abdullah Ağar, süreçte pek kimsenin dikkat çekmediği noktaya işaret ederek terör örgütünün Suriye ve Irak’taki şüpheli faaliyetlerini anlatmış “Türkiye'deki Terörsüz Türkiye sürecinin bu dönemde devreye girmesi ve PKK'nın buna uyum göstermesi çok manidar.” demişti.
Ağar, pek çok kişinin şüpheli yaklaştığı süreçle ilgili farklı bir soru da sordu: “Gelecekte karşımızda çok daha büyük bir tehdit, zayıflayan İran'da ABD'nin ve İsrail'in himayesiyle daha da güçlenmiş bir PKK'nın Türkiye'ye neye mal olacağının farkında mısınız?”
Süreçle ilgili teklifin Meclisten geçtiği akşam Suriye’de YPG sempatizanlarının kamu binalarını basarak ülkenin bayraklarını indirmesi bu sözleri fazlaca düşünmeye itiyor.
Umarım Ağar’ın sözleri eski bir askerin aşırı hassasiyeti olarak kalır ve biz 2009-2015 yılları arasında denenen ama kentlerimizde hendek operasyonlarına dönüşmek zorunda kalan “Çözüm Süreci”nin farklı bir versiyonunu yaşamayız.
KANUNLA ÖCALAN’A AF MI GELİYOR?
Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi’nin 467 oyla kabulü, iktidar-muhalefet liderlerinin açıklamalarındaki uyum ve AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in, “Emperyalizmin ve siyonizmin bölgeye yönelik kötü niyetlerine karşı güçlü bir cevap” sözleri “O zaman milli mutabakat sağlandı.” yorumunu ortaya çıkarırken bir kafa karışıklığı da hemen belirdi.
Kanunla teröristbaşı Abdullah Öcalan’a af getirileceği ve Türkiye’nin federasyonlara ayrılacağı gibi kötü senaryolar özellikle sosyal medyada yayıldı.
Milletimizin ekseriyetinin sosyal medya dışındaki sessizliği bu sürecin en büyük kuşkusunu oluşturuyor.
Her ne kadar kanun, örgütün elebaşlarını ve kasten öldürme fiilini işleyenleri kapsamayıp 1 Haziran 2005’i başlangıç olarak kabul edip örgütün silah bırakması ve bunun devlet tarafından teyidiyle Resmi Gazete’de yayımlanması sonucunda yürürlüğe girecek olsa da soru işaretleri orta yerde duruyor.
KÖK-ÇERÇEVE YASA AYRIMI
DEM Partililerin söz konusu çerçeve yasaya özellikle “kök yasa” deyip buna benzer düzenlemelerin daha da genişleyerek devam etmesi beklentileri, var olan kuşkuları daha da körüklüyor.
Şu an gelinen noktada bundan sonraki aşama artık devletin sorumluluğunun bir kontrol ve teyit mekanizmasını işletmesine geçtiğini gösteriyor.
Örgütün silahları tamamen bırakıp bırakmayacağı ve bunun ne kadar sağlıklı bir sistemle işleyip kontrole alınacağıysa ileriki günlerde belli olacak. Biz bu süreçte örgüte yönelik bir Öcalan çağrısıyla daha karşılaşacağız muhtemelen. Ancak giderilmeyen kuşkuların kötü senaryoları çeşitlendireceğini unutmamamız ve 1990’larda kan ve gözyaşı körükleyerek her seferinde yeni terör eylemlerine neden olan elin, bugün hâlâ etkili olup olmadığını da iyice bir yoklamamız gerekiyor.
SÜRECİ ELEŞTİRENLER TERÖRLÜ GÜNLERİ Mİ İSTİYOR?
Sürece kuşkuyla bakıp eleştirenler, isimlerinin önünde birtakım ünvanlar eklenip her sözü haber konusu olanların dediği gibi şehit cenazelerinin gelmesini, terörün sürmesini falan istemiyor. Böyle bir yorum acılarla yoğrulmuş bir millete haksızlık olur.
Böyle bir çıkarım yapmak yerine milletin kuşkularını giderecek söylem ve icraatlarla gerçekten toplumsal mutabakatı sağlamaya çalışmak bu ülkenin çok daha yararına olacaktır.
Cahit Sıtkı Tarancı tam 80 yıl önce yazmıştı. Hâlâ aynı istekteyiz ve içinde hiçbir hesabı barındırmayan hayırlı bir miladı da bu ülkenin her karış toprağında yaşamak istiyoruz:
Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
