Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
“Mutluluk ve zenginlik böyle gelecek.” diye bize öyle bir hayat dayattılar ki ne mutluluğu ne de zenginliği bulabildik. Üstelik sonu “gelecek” diye biten cümlede olmayan gelecek de geçmişe eyvah ederek gittiğinden onun da farkına varamadık.
Umudu var yine de insanlığın. Olur olmaz her yerde koca koca inşaatlar dikiliyor ve üzerine rüzgârda ses çıkaran bez afişlere “Sahibinden Satılık” ya da “Kiralık” yazılıyor. Bunu görenler de banka kredi faizlerinin oranlarını hatırlayınca “Vay benim hayallerim” diyor.
Birçok maddi plan ve hesaplama, zenginliğe dayanırken paraya odaklanmak zorunda kalan insan, Cem Karaca’nın şarkısındaki gibi kuşun kanadındaki sevdaya da erişemiyor.
Sözde yaşadığını sandığıysa dürüst sevgiden uzak kupkuru yapyavan bir şeye benziyor. Üstelik birtakım hesaplamalar üzerine kurulu sopsoğuk gizli sözleşmelerse bir aile olmaya yetmiyor.
Ondan sonra da devlet adamları “Nüfus artış hızımız alarm veriyor.” demeye başlıyor. Bundan daha başka alarm veren şeyler de var ama konu henüz oraya gelebilmiş değil.
HER ŞEYE YETİŞMEYE ÇALIŞIP HİÇBİR ŞEYE YETİŞEMEMEK
Bu çağın bir başka yaşama biçimi de “Her şeye yetişmeye çalış.” şeklinde âdeta hap hâline getirilip sabah akşam aç ya da tok karnına fark etmeden herkese yutturulmaya çalışılıyor.
Gündemdeki tüm gelişmeler, moda, yeni çıkan otomobiller, ev için “olmazsa olmaz” eşyalar ve bilumum mutfak gereçleri, var olan akıllı telefonun bir üst modeliyle yenilenmesi, popüler kitaplar ve izlenmesi gereken filmler…
Bu curcunanın içinde kendini unuttuğunun farkına varamayan insan, her şeye sanki soluk soluğa yetişmeye çalışırken en önemli şeyi unutuyor: Kendisini.
Sonra o kadar harcamanın içinde cüzdanı boşaldıkça kalbi de zihni de sıkışıyor. Bu gerilimin devamında mekân değişiyor ve ortalık yoğun bir hastane koridoruna dönüyor. Ömrünün geri kalanı da burada yapılacak hastalık tespitiyle boğuşarak geçiyor.
Musalla taşına çıkarılan nice tabut içindekinin de kendini paralayarak yetişmeye çalıştığı ve yakınına dahi yanaşamadığı pek çok hırsı ve isteği öylece orta yerde kalakalmış durumda.
Dünyadan irtihal edenlerin orta yerde bıraktığı hırslar, hemen bir başkasına hiçbir miras işlemi gerektirmeden kolaylıkla geçiveriyor. Sonra onlar da kendini harap ettikleri aynı süreci yaşayıp gidiyor ve onca uğraşıp uğrunda bir ömür harcamalarına karşın yine bu dünyadan eli boş ve orta yerde kalmış hırslarıyla mekân değiştiriveriyor.
BU HAYAT GİRDAP GÜLÜM
Mutluluğu ve zenginliği yakalamanın püf noktaları üzerine sözde en ilginç önerileri kitap, söyleşi, terapi, konferans ve abonelik yoluyla belli ödemeler karşılığında verenler, bizden daha fazla zengin ve mutlu oldukça bu süreç de hayat da bir girdaba dönüyor.
Hayatın sırrı nasıl ki çok yaşamakla anlaşılmıyorsa mutluluk ve zenginliğe de ona sahip olanların önerileriyle kolaylıkla ulaşılamıyor. Çünkü herkesin kendine has bir serüveni ve öyküsü var.
Mutluluk bir serçe kuşu için pencerenin önündeki ekmek kırıntılarını yemekse bir sansar için yuvasını bozduğu kuşları boğmak oluyor.
Zenginlik, evinde çocuklarına kaynatacak bir çorba bulamayan kadına, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” hadisinin peşinden giderek hayırlı bir eyleme geçen kişinin elindeki çorba tenceresinde görünebilir.
Ama aynı zenginlik devlet ihalelerinde rakip eksilterek hileli hamlelerle sonuç alan bir iş insanının kârına helal-haram demeden kâr eklemesi olarak da yansıyabilir. Öyleyse bu ne yaman çelişki?
İçinden çıkılmaz bir hâl aldı değil mi? Bir kamyonun arkasına yazılan “Sonumuz belliyken bu telaş niye?” yazısı belki de her şeyi özetlemeye yetecektir.
Başlarken bahsettiğimiz o satılık ya da kiralık yazılı bez afişin işaret ettiği daireyi fark edenler arasından biri “Neyse ki sokaklarda yaşıyorum. Yoksa bu daireyi almak ya da kiralamak için kendime olmadık dertler verecektim.” diyerek eriştiği zenginlikle mutluluk içinde oradan geçip gitti.
