Google Derinlemesine Analiz, Teyitli Haber! Tıkla ve favori kaynağın yap.

80’ler akımından Akbabanın 3 Günü çıkar mı?

GİRİŞ:
2026-09-17
saat ikonu 01:19
|
GÜNCELLEME:
2026-09-17
saat ikonu 01:19

Sosyal medyada 1980’ler akımı bir süredir ilgi görüyor. Akım, kişinin kendi fotoğrafını platformuna yükleyerek 1980’li yıllarda nasıl görüneceğini sorup istediği görüntüyü almasıyla ortaya çıktı.

Akımı ilk kim başlattı bilinmiyor ama merak edenlerin sayısı arttıkça da güncelliğini koruyor. Siber güvenlik uzmanları, kişinin kendisine ait bir fotoğrafın, kontrol edilemeyecek bir mecraya yüklenmesinin riskli olabileceğini söylese de şimdilik buna aldırış edilmiyor.

TELEFON DOLANDIRICILIĞININ YENİ YENİ GELİŞTİĞİ YILLARDA YAPILAN UYARI

Uzmanlarımız elbette kıymetli uyarılarda bulunuyorlar ama sosyal medyaya ile giriş yapanlar yıllar önce şu uyarıyı da duydular: “Sakın oraya fotoğrafınızı yüklemeyin. Sizin fotonuzdan sahte bir kimlik üretip başınızı belaya sokabilirler.”

Telefon dolandırıcılığının yeni yeni gelişip serpilmeye başladığı dönemde bu sözler pek de yabana atılacak durumda değildi hani.

Yıllar geçip Facebook’un yanına X, Instagram ve da eklenince platform çok masum kaldı ve diğerlerine göre şu sıralar belli bir yaşın üstündeki kişilerin kullandığı bir mecraya dönüştü.

TikTok Çin, diğer platformlar ise ABD menşeli olarak karşımıza çıkarken işin sadece insanlara vakit geçirtmekten ibaret olmadığı bugün yeni yeni anlaşılıyor.

Platform üzerinden yapılan reklamların yanında ülkelerden toplanan verilerle milletlerin neyi araştırdığı, ne alıp sattığı ve paylaşımlarından yansıyan psikoloji tek tek tespit edilirken oluşan tablo da en çok istihbarat kurumlarına yarıyor.

Bize masum görünen paylaşımlarla buna bağlı verilere Facebook üzerinden Apple, Amazon ve Microsoft’a erişim izni verildiği bizzat platform tarafından 2018 yılında doğrulanırken Çinli Huawei ile de bu paylaşımın yapıldığı anlaşılmıştı. Üstelik bu verilerin önemli bir kısmının siyasi kampanyalar için kullanıldığı da ortaya çıkmıştı.

Kullanıcılar endişe etmesin, Facebook kurucusu Mark Zuckerberg, o dönem “Benim de bilgilerim satıldı.” diyerek âdeta yüreklere su serpmişti!

NE DEMEK İSTEDİ?

Geçen yıl ABD’nin eyaletlerinden 250 meclis üyesinin İsrail’i ziyaretinde Gazze’deki katliamlarıyla savaş ve soykırım suçlusu olan Netanyahu itiraf gibi sözlerinde aynen şunları söyledi: “Elinizde tuttuğunuz telefonlar, aslında İsrail'in bir parçası.”

Katilliği tescilli başbakan, bununla da yetinmeyip “Telefonların, ilaçların, gıdanın çoğu bizden. Çeri domatesi yiyor musunuz? Onların nerede üretildiğini biliyor musunuz?” diye sorarak da ülkesinin tanıtımını yapmıştı.

Apple ve Microsoft’un İsrail ile bağları bilinmekle birlikte düne kadar Samsung’un da bu ilişkilerin içinde olduğu tartışılmıştı.

Telefonların içinde yüklü gelen casus yazılımlar, sizin veri izni verip vermemenize bakmadan hedefine ulaşmaya çalıştığında bizim “İsrail mallarını boykot ediyoruz.” diye düşünmemiz pek de bir işe yaramıyor aslında.

Bir ülke insanının interneti nasıl kullandığı, neyi izleyip okuduğu, hangi sağlık sorunlarını yaşadığı, neleri satın alıp araştırdığıyla ilgili verilerin elde olması, sinsi planları olan başka bir ülke için askeri gücün de ötesine geçmiş durumda.

CIA MEMURUNUN FARK ETTİĞİ

James Grady’nin romanından uyarlanan “Akbabanın Üç Günü” filminde ABD’nin dış istihbarat servisi CIA’in dünya genelinde yayımlanan kitap, gazete ve dergilerin okunup önemli bilgilerin kaydedildiği birimde yaşanan bir olay işlenir.

Birimin adı Amerikan Edebiyat ve Tarih Araştırmaları Derneği olarak kamufle edilirken “Akbaba” kod adlı CIA memuru Joseph Turner, öğle molasına çıkıp döndüğünde birimdeki tüm arkadaşlarının öldürüldüğünü görür.

Gerilim dolu filmde Turner, CIA içinde bir başka CIA daha olduğunu fark ederken izleyici de ABD istihbaratının bütün ülkelerde yayımlanan eserleri bir veri olarak değerlendirip işlediğini ve ülkeler için bir kayıt çıkardığını anlar.

1975 yapımı bir filmde bu elbette oldukça sarsıcı gelirken bugün internetin ve yapay zekanın yardımıyla veri toplamak, kurumlar tarafından daha da kolaylaşmış durumda.

80’LERDE ÜLKE NASIL GÖRÜNÜYORDU?

80’ler akımına, hoşça vakit geçirmek için katılarak akımın yayılmasına pir aşkına katkıda bulunanlar “Demek 80’lerde olsaydım böyle görünecektim.” diye iç geçirip bir sonraki gün sabah erkenden işine gitmek üzere yola çıkacak ve taksitlerini de günü gününe ödediğinde de elbette bunu başarmanın kıvancını yaşayacaktır.

80’lerde Türkiye en zorlu ve dramatik dönemini yaşadı. Köylerden kentlere göç zirve yaparken 12 Eylül darbesinin acı etkisini her kesim yakından hissetti.

MODERN ÇAĞ ÇAYLI ÇEKİRDEKLİ KALABALIKLARI DAĞITTI

Kendisinin 80’lerde nasıl göründüğünü merak edenler, ülkesinin o yıllardaki görünümünü ne kadar merak ediyor belli değil ama bu etkinlikle de belki üstesinden gelemediği birçok şeyden bir anlığına olsa da kaçıyor.

Modern çağ artık insanları dağıtıp onların hayırlı anlamda bir arada bulunuşlarını mahvedince ortaya bireysellik diye bir bela çıktı.

Çocuklarını öldürüp kendini asan boşanma aşamasındaki yufkacı da bu çağın kurbanı, büyük kentlerin manzarasız pencerelerinde dar gelirli bir hayatı yaşayan üniversiteden yeni mezun genç ile yastıkları bit dolu bir otelin tahtakurusu istilasına uğramış odasında ölü bulunan şiirleri bilinmeyen şair de!

İnsanın, kendi canına ve başkalarının varlığına kasteden yanı için çağa suç yüklemekle işin içinden çıkmak kolay değil yine de! Her şeye karşın insan kalabilmek var ya işte bütün mesele o. Bu zorlu mücadelede zafer ilanı da ancak böyle olacak.

İşte bireyselliğin hem bencilliğe hem de acı bir yalnızlığa neden olduğu günümüzde çaylı çekirdekli leblebili kalabalık misafirlikler yerini yapayalnız bir hâlde televizyon ve akıllı telefonla uğraşmaya bıraktı.

Şimdi merak edilen ya da özlemi duyulan o dönemin 24 Ocak 1980’de alınan radikal kararlarla Türkiye’nin piyasa ekonomisine geçişinin sancılı sürecine değil, insanı kendi çaresizliğiyle baş başa bırakmayan, kent yalnızlıklarına savrulmamış güçlü toplum yanına çokça ihtiyacımız var.

TRT’nin 70’li ve 80’li yıllardaki sokak röportajlarında “ııııııhhh” demeden, düzgün diksiyon ve kelimesi bol cümlelerle konuşanlar bugün artık yok.

Ülkemizde yaşanan dönüşümü, o yılları yaşamayanların yakından anlamaları için YouTube üzerinden arşiv niteliğindeki haber bültenlerine göz atmaları önerilebilir. 2020, 2010, 2000, 1990, 1980 diye geriye doğru sarıldığında nasıl bir ülke görüntüsü çıkıyor?

Yıllar önce Türkiye için çok can yakan bir deney uygulandı. Bu acı deneyde birkaç kuşak yitirdik ve yitenleri sembolleştirip “Hata neredeydi?” diye sormadan şimdiki kuşağın da hırpalandığı şeylere doğru savrulduk.

Herakleitos, “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.” diyor. Olumlu anlamdaki değişime ayak diremek doğru değil ama bu süreçlerde elimizde insani bir süzgeç olsaydı bugün belki bu yazı da yazılmayacaktı.

Akımların, 3. sayfa haberlerinin ve ülke gündemiyle dünya hâlinin içinde bize de kala kala Affedin beni daldığım oluyorsa eğer / Neyleyim gönlümce değil bu olup bitenler diye iç geçiren bir Cahit Sıtkı hüznü kaldı.