Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Tüm karamsarlığımı ve kederimi yırtıp günleri daha farklı yaşama azmi çok yakınımda zuhur ettiğinde “Artık tamam,” dedim, “İşte hayatın anlamını geç de olsa buluyorum.”
Zihnimde ve yüreğimde yılgınlığa sebep olacak hiçbir hisse yer vermeyerek günleri; saat, dakika ve saniyesine varıncaya kadar bir kanaviçe gibi işleyecek, Hakk’ın emanetini teslim edeceğim gün de iblisin aldatmasına kapılmayarak istikamet üzere bu dünyadan geçip gidecektim. Geride kimin ağlayıp kimin umursamayacağına da takılmayacaktım.
İnanılmaz umut doluydum artık. “İşte bu” idi hayatta hep insanın kaçırdığı ayrıntı. Ta ki o haberi alana kadar!
UMUDU YEŞERTMEYE ÇALIŞIRKEN UMUT’UN ÖLÜM HABERİNİ ALMAK
Hatay’da bir çocuk, yuvarlanan bir topun peşinden giderken farkında olmadan yola çıkıyor. Hızla geçen pikabın altında kalarak can veriyor. Anneciği ve babacığı perperişan başında feryat ediyor. Belki bu figanın onu geri getirmesi için Yaradan’a için için duada bulunuyor. Geri yanı basit bir 3. sayfa haberi bilgisi: “Sürücü gözaltında, soruşturma sürüyor.”
Bir evlat yitirmenin acısını anlatmaya, olay yerindeki muhabir de görgü tanığı da yetemiyor! Acılar uzaktan hep soğuk görünüyor çünkü. Haberi düzenleyen kilometrelerce uzaktaki editör ne dese ne yapsa da hislerinin sahiciliğini olayı aktarırken yansıtamayacak.
Bir şehadet haberini girdiği zamanki hâlini anımsıyor: Elinde çay bardağı varken bayrağa sarılı bir tabutun gelişmesini aktarmak, kısa süre sonra olaydaki iğretiliği fark edip eldeki bardaktan utanmasını gerektirmişti.
Benzer olaylarda geride kalmış olan gözü yaşlı bebekler, tabuta sarılan kadınlar, ayakta zor duran ana-babalar sanki hep bir ağızdan ona bakarak “Yazık.” diyor gibi gelmişti hani.
YANI BAŞINDA MEZAR TAŞIYLA YAŞAMAK ÇOK EĞLENCELİ DEĞİL
Bir büyükşehir hastanesinin yoğunluktan gittikçe asık suratlı hâle gelmiş Onkoloji bölümünün önünde bekleyen bir kadın, hiçbir zaman akşam haberlerinde konu edilmedi.
O kadın ki kazıttığı saçlarını boneyle kapatmış bir hâldeyken telefonundan eski fotoğraflarına bakıyordu. Eşi ve çocuklarıyla mutlu olduğu günler elinden kayıp giderken sanki mutluluk da öyle avucunun içinden uçmuş gibi hissediyordu.
İşte bu hissin yüreğine bir yumruk gibi indiği manalı bakışları olan gözlerinden de birkaç damla yaş büyük ekranlı telefonun üzerine düşüverdi.
Damlalar gittikçe hızlanırken yanındaki genç şöyle dedi: Geçecek! Bugünü de aynı dünleri hatırladığınız gibi yad edeceksiniz ama tek farkla. Şimdi ağlıyorsanız o zaman güleceksiniz.
* * *
Hastaneler başta olmak üzere birçok yerde insanların yanı başında bir mezar taşıyla yaşadığını fark edeliden beri artık mezar taşı ustalarının yaptığı işi önemsememeye başladım.
Çünkü bu durum, mermere şekil verip üzerine güzel yazılar işlemenin çok ötesinde. Üstelik mezar taşı ustaları, yaptıkları için ücret alıp bir bedel ödemezken yanı başında kendine bağlı bir mezar taşıyla hayatta sürüklenen insanlar bedel ödeye ödeye eriyip bitme riskiyle karşı karşıyalar.
PEYGAMBERİN HADİSİNİ DİNLEMEYEN SERÇE KUŞU
Bir serçe kuşu bazen sabah ezanından önce bazen de sonra her gün pencereme konup güzel güzel ötüyor. Belli ki bir mesaj vermek istiyor. Ona kent insanları “erkenci kuş” diyor ama aldırış etmeden sevimli sevimli ötüyor.
Serçelerin yaşayışına imrenmeye başlıyorum. Hele üç-beşinin bir araya gelip de bir kargayı kovalayıp birlik ve dayanışmayla mücadelenin önemini insana ne kadar iyi anlattıklarına şahit olunca saygım ve sevgim daha da artıyor.
Serçeler, erken uyandığı gibi erken de uyuyor. Ne akşam karanlığında ne de zifiri gecede yarasalara imrenmiyorlar asla. Kedi gördükleri zaman ötüşlerini hızlandırarak tehlikenin yakında olduğunu da yiyecek bulduklarında rızkın, kapılarına geldiğini de tüm arkadaşlarına haber veriyorlar.
Dizi izlemedikleri, alkol almadıkları ve geceleri bar-pavyon gezmedikleri için de uykularını çok iyi alıp güne sabah ezanıyla başlıyorlar ve bir daha uyumuyorlar. Gün boyu da oradan oraya kanat çırpıp insana özgürlüğün en iyi reklamını yapıyorlar. Üstelik bu sevimli varlıklar asla ve asla “Çok yoruldum, artık bir deniz kenarına gidip plajda uzanmalıyım.” da demiyorlar iyi mi?
* * *
Pencereme konan kuşun cikcikleriyle Allah’ı zikrettiğini biliyorum. İslam inancında canlı cansız tüm varlıklarda bu özellik varken bu konuya terso davranan bir tek canlı vardır, o da insandır.
Sorsanız insana, “Dağın ve yerin yüklenmediği sorumluluğu yüklenmenin şaşkınlığından böyle, başka bir nedeni yok.” diyebilir hani.
“Cennet bahçelerini gördüğünüz zaman onlardan istifade ediniz.” hadisinde bu bahçelerin ne olduğu sorulan sevgili peygamberimiz, rivayete göre “Zikir halkalarıdır.” buyuruyor.
Penceremde hep tek tabanca takılan sevimli serçe, halka malka aramadan grubundan ayrı bir şekilde hayatını yaşarken insana da muhakkak bir mesaj veriyor.
HAZRETİ SÜLEYMAN GİBİ KUŞ DİLİNDEN ANLAMIYORUZ Kİ
Ya bu serçeciğin bir derdi varsa ve hastanenin Onkoloji bölümünde telefonundaki aile fotoğraflarına bakıp ağlayan kadıncağız gibi bir hüznü zikrine sakladıysa?..
Eşini olmadık bir olayda yitirip acısını diğer serçelerden daha da erken güne başlayarak aşmaya çalışıyorsa?..
Hazreti Süleyman gibi karıncanın, kurdun ve kuşun dilinden anlayıp onlarla konuşabilseydik bu dünya daha mı yaşanılır olurdu, yoksa bizim bu özelliğimizi anlamayanların el birliğiyle ruh ve sinir hastalıkları üzerine kurulan hastanelerin sayısı mı artardı? İşte bundan tam emin değilim.
* * *
Ömrümde Hatay’a gitmedim. 11 yaşında pikabın altında can veren Umut’u da ailesini de tanımam ama acının etkisi ne kilometre tanır ne de kan bağı. Her dönem ayrı bir politika güdüp vatan için ne kadar çok çalıştıklarından asla şüphe duymadığımız siyasetçiler “Umut hakkı” diyor ya işte bu kavramdan bağımsız Umut’un yaşama hakkı bir topun peşinden giderken son buluyor.
Sevgili peygamberimizin “Cennet bahçelerini gördüğünüz zaman onlardan istifade ediniz.” buyurarak zikir halkalarını işaret ettiği hadisinin alimlerce zayıf olarak değerlendirildiği bilinirken serçe kuşunun da bir halka yerine tek başına Yaradan’a zikrini sürdürmesi, hadise muhalefet sayılmaz o zaman.
HACI BEKTAŞ-I VELİ’Yİ ZİYARETTE OTOPARK ÜCRETİ ÇELİŞKİSİ
Halka halinde bir zikir yapılması tarikat konusunu açmayı gerektirir ki en son Hacı Bektaş-ı Veli’nin türbesine gittiğimde arabayı çeker çekmez elinde bir faturayla gelen görevliyi görüp şaşırmıştım.
‘“Eline, beline, diline sahip ol.” diyen alim, bugünleri görüp kendisini ziyarete gelenlerden otopark ücreti almak için teyakkuzda olanlara ne derdi acaba?” sorusu da şeriat, tarikat, hakikat konusunu farklı bir boyuta taşıyabilir.
GÖZYAŞIYLA SULANMAMIŞ YAZIYA YAZI MI DENİR?
Onca karamsarlık ve kedere rağmen hep bir umut vardır. Olmasa çoğunluğun uykuda olduğu saatlerde yazı yazmaya çalışanlar da olmazdı!
Kuru, yavan ve birilerine yaranma güdüsüyle birlikte sevimsiz bir görevi icra edermiş gibi uyumsuz cümlelerin bir araya gelmesine yazı denilemeyeceği gibi gözyaşıyla sulanmamış kelimeler de anca yazarını utandırır.
Evet umut hep var. Olmasaydı talihsiz olaylarda yitirilen yavrucaklara inat insanlar çocuklara Umut ismini koymakta ısrar ederler miydi?
