Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Bu gün Çin'in kat ettiği yol gerçekten oldukça çarpıcı. Türkiye'de Çin gibi mi yapsın peki. Hayır....
Türkiye Çin’i taklit etmemeli; fakat Çin’in devleti, piyasayı ve küresel ticareti nasıl aynı denklemde buluşturduğunu mutlaka incelemeli.
Ekonomi tartışmalarında bazen iki uç arasında sıkışıyoruz: Ya “devlet ekonomiden tamamen çekilsin” diyoruz ya da stratejik sektörlerde devletin ağırlığını artırmayı neredeyse bütün ekonomik sorunların reçetesi olarak görüyoruz.
Oysa dünyanın yükselen ekonomik güçleri bize çok daha karmaşık bir hikâye anlatıyor.
Mahfi Eğilmez’in T24’te yayımlanan “Devlet Kapitalizmi ve Çin” başlıklı yazısı bu açıdan önemli bir tartışma başlatıyor. Eğilmez, Çin örneğinde özel mülkiyetin, girişimciliğin, rekabetin ve piyasanın varlığını korurken devletin de stratejik sektörlerde güçlü bir aktör olarak kaldığına dikkat çekiyor. Daha da önemlisi, Çin’in başarısının yalnızca devlet kapitalizmiyle açıklanamayacağını; küresel ticarete açılma, yabancı sermaye, teknoloji transferi, büyük işgücü havuzu, kentleşme ve altyapı yatırımlarının da bu hikâyenin parçaları olduğunu vurguluyor.
İşte Türkiye açısından asıl ders tam burada başlıyor.
Türkiye'nin önünde Çin gibi bir ekonomik modeli aynen uygulamak gibi bir seçenek bulunmuyor. Zaten böyle bir arayış doğru da olmaz.
Çünkü Çin'in siyasi, kurumsal ve ekonomik yapısı Türkiye'den çok farklı.
Fakat Çin'in son kırk yılda yaptığı dönüşümü incelemek zorundayız.
Çünkü Çin, bize çok önemli bir sorunun cevabını arıyor: Devlet uzun vadeli stratejik hedefler belirlerken piyasanın dinamizmi nasıl korunabilir?
1978 sonrasında Çin'in yaptığı en önemli değişikliklerden biri, merkezi planlamanın katılığını azaltarak piyasa mekanizmasına ve özel girişime alan açmasıydı. Ülke aynı zamanda dünya ekonomisine açıldı, yabancı sermaye ve teknoloji transferinden yararlandı, dış ticareti büyüttü.
Fakat devlet ekonomiden tamamen çekilmedi.
Enerji, finans, ulaştırma, telekomünikasyon, savunma ve teknoloji gibi stratejik alanlarda devletin etkisi sürdü. Çin'in elektrikli araçlardan bataryaya, hızlı trenden yenilenebilir enerjiye kadar birçok alanda büyük ölçekli yatırımlar yapabilmesinde bu stratejik yaklaşımın payı bulunuyor.
Burada Türkiye'nin sorması gereken soru şudur: Biz hangi sektörleri Türkiye'nin geleceği açısından stratejik görüyoruz?
Ve daha önemlisi: Bu sektörlerde devletin görevi üretici olmak mı, yoksa güçlü bir ekosistem kurmak mı?
Devlet her şeyi yaparsa piyasa neden var?
Tam da burada liberal ekonomi açısından önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Devletin stratejik sektörleri belirlemesi ile devletin bütün ekonomik faaliyetleri kendisinin yürütmesi aynı şey değildir.
Devletin görevi her fabrikayı kurmak, her şirketi yönetmek veya her fiyatı belirlemek değildir.
Devletin asıl görevi; kuralları koymak, rekabeti korumak, hukuki güvenliği sağlamak, altyapıyı geliştirmek, insan sermayesine yatırım yapmak ve özel sektörün uzun vadeli yatırım yapabileceği öngörülebilir bir ortam oluşturmaktır.
Çin deneyiminin Türkiye açısından ilginç tarafı da burada ortaya çıkıyor.
Devlet ile piyasa birbirinin düşmanı değildir.
Doğru kurumlarla devlet ve piyasa birbirini tamamlayabilir.
Ancak bunun çok önemli bir şartı var: Devlet piyasayı yönlendirebilir ama piyasayı boğmamalıdır.
Çünkü devletin seçtiği şirketin başarılı olacağı garanti değildir.
Devlet bir şirkete ucuz kredi, vergi avantajı veya özel imkân sağladığında ortaya şu soru çıkar: Bu şirket gerçekten rekabetçi olduğu için mi büyüyor, yoksa devlet desteği sayesinde mi?
İşte burada rekabet hukukunun, şeffaflığın, hesap verebilirliğin ve kurumsal kalitenin önemi ortaya çıkıyor.
Türkiye'nin Çin'den alacağı en önemli ders Uzun vadeli düşünmek
Türkiye'nin belki de en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri ekonomik stratejide süreklilik.
Bugün yatırımcıya “yapay zekâ önemli” deyip yarın başka bir sektöre, ertesi gün başka bir alana yönelmek Türkiye'yi küresel rekabette kalıcı bir avantaja taşımaz.
Çin'in önemli farklarından biri, bazı sektörleri yalnızca bugünün kârlılığı üzerinden değil, 10-20 yıllık stratejik perspektifle değerlendirebilmesidir.
Türkiye de benzer bir perspektif geliştirebilir.
Örneğin; yapay zekâ, savunma teknolojileri, çip ve elektronik, batarya teknolojileri, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji, lojistik ve ulaştırma, demiryolu teknolojileri, biyoteknoloji, nadir toprak elementleri, uzay teknolojileri gibi alanlarda uzun vadeli stratejiler geliştirilebilir.
Ama bu stratejinin adı “devlet her şeyi yapsın” olmamalıdır.
Tam tersine: Devlet stratejik hedefi belirlesin, özel sektör rekabet etsin.
Türkiye Çin değildir.
Türkiye'nin Çin'in ölçeğinde bir işgücü havuzu yoktur.
Fakat Türkiye'nin başka bir avantajı vardır: Coğrafya.
Avrupa, Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu ve Akdeniz arasında bulunan Türkiye; Orta Koridor'dan Kalkınma Yolu'na, enerji hatlarından lojistik merkezlere kadar çok önemli bir jeoekonomik kesişim noktasında bulunuyor.
Dolayısıyla Türkiye'nin Çin'den öğreneceği şey yalnızca “devlet kapitalizmi” değildir.
Asıl öğrenilmesi gereken; üretim + teknoloji + lojistik + dış ticaret + uzun vadeli devlet stratejisi denklemidir.
Türkiye bu denklemde coğrafi avantajını üretim gücüyle birleştirebilirse çok daha büyük bir ekonomik sıçrama gerçekleştirebilir.
Çin örneğini överken Çin'in bütün modelini idealize etmek büyük bir hata olur.
Ekonomik başarı ile gelişmişlik aynı şey değildir.
Nitekim Eğilmez daha önce T24'teki değerlendirmesinde Çin'in ekonomik olarak güçlü olmasının onu otomatik olarak gelişmiş bir ülke yapmadığını; gelişmişlik değerlendirmesinde insan hakları, demokrasi ve eğitim gibi unsurların da dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştı.
Dolayısıyla Türkiye açısından hedef sadece “daha güçlü devlet” olmamalıdır.
Hedef: daha güçlü devlet + daha güçlü piyasa + daha güçlü hukuk + daha güçlü rekabet + daha güçlü insan sermayesi olmalıdır.
Çünkü ekonomide devletin gücü arttıkça devletin sınırlarının ve hesap verebilirliğinin önemi de artar.
Devletin güçlü olması kadar kurumların güçlü olması gerekir.
Türkiye'nin kendi modelini bulması gerekiyor
Bugün dünyada eski ekonomik kalıplar hızla değişiyor.
ABD yeniden sanayi politikalarını konuşuyor.
Avrupa stratejik özerklik arayışında.
Çin devletin yönlendirdiği piyasa ekonomisiyle küresel rekabette ağırlığını artırıyor.
Hindistan üretim ve teknoloji kapasitesini büyütüyor.
Küresel ticaretin kuralları yeniden şekilleniyor.
Böyle bir dönemde Türkiye'nin “eski ekonomik reçeteler” arasında seçim yapması yeterli değil.
Türkiye'nin kendi ekonomik modelini tasarlaması gerekiyor.
Bu model ne klasik devletçilik olmalı ne de devletin tamamen kenara çekildiği bir anlayış.
Türkiye'nin ihtiyacı olan şey: Rekabetçi piyasa ekonomisi üzerinde yükselen, stratejik alanlarda uzun vadeli hedefleri olan, özel girişimciliği destekleyen, hukukun üstünlüğünü ve kurumsal kaliteyi güçlendiren bir ekonomik düzen.
Başka bir ifadeyle: Devlet ekonominin sahibi değil, stratejisinin mimarı olmalı.
Piyasa ise bu stratejinin taşıyıcısı olmalı.
Mahfi Eğilmez'in Çin üzerinden açtığı tartışmanın Türkiye açısından en değerli tarafı bence tam da burada.
Mesele Çin'i sevmek ya da sevmemek değildir.
Mesele Çin'i anlamaktır.
Çünkü ekonomik rekabette başarılı ülkeler artık yalnızca “piyasa mı devlet mi?” sorusuna cevap vermiyor.
Daha zor bir soruya cevap arıyor: Devlet nerede devreye girmeli, nerede geri çekilmeli?
Türkiye'nin de artık bu soruyu ideolojik tartışmaların ötesinde, veriye ve küresel rekabet gerçeklerine dayanarak sorması gerekiyor.
Çin bize “devleti büyütün” demiyor.
Asıl söylediği şey çok daha farklı: Uzun vadeli düşünün. Stratejik alanları belirleyin. Dünyaya açılın. Teknoloji transfer edin. Özel girişimi büyütün. Devlet ile piyasayı birbirinin alternatifi olarak görmeyin.
Ve Türkiye için belki de en önemli ders şu: Çin'i kopyalamak Türkiye'yi Çin yapmaz. Ama Çin'in nasıl başardığını anlamak, Türkiye'nin kendi başarı modelini kurmasına yardımcı olabilir.
Çünkü 21. yüzyıl ekonomisinde yarış artık sadece “kim daha fazla devlet?” yarışması değildir.
Asıl yarış: Kim daha iyi devlet, daha özgür piyasa ve daha rekabetçi ekonomi kurabiliyor?
Türkiye'nin cevabı da burada yatıyor.
