Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Tarihte bazı ülkeler savaş kaybettikleri için değil, geleceğin hangi yönde değiştiğini zamanında anlayamadıkları için geride kaldılar.
Bugün devletlerin önündeki en büyük mesele de budur. Yapay zeka, kuantum bilgisayarlar, biyoteknoloji, yeni nesil enerji teknolojileri, otonom sistemler, uzay ekonomisi, dijital para sistemleri, yeni nesil lojistik ve akıllı üretim teknolojileri yalnızca ekonomik hayatı değiştirmeyecek. Bunlar aynı zamanda devletlerin ekonomik gücünü, jeopolitik ağırlığını ve uluslararası sistemdeki konumunu yeniden tanımlayacak.
Bu nedenle geleceğin dünyasında asıl soru, “Hangi teknolojiye sahibiz?” değil, “Hangi teknolojinin dünyayı değiştireceğini önceden görebildik?” olacak.
Çünkü teknoloji yalnızca bir üretim aracı değildir. Teknoloji aynı zamanda güç üretme kapasitesidir.
18.ve19. yüzyıllardaki Sanayi Devrimi bunun en önemli örneklerinden biridir.
Buhar makinesi yalnızca fabrikaların çalışma biçimini değiştirmedi. Üretim kapasitesini, ulaşımı, ticareti, şehirleşmeyi ve askeri gücü dönüştürdü.
Demiryollarının yaygınlaşmasıyla birlikte bir ülkenin ekonomik gücü artık yalnızca sahip olduğu topraklarla değil, malları ne kadar hızlı ve düşük maliyetle taşıyabildiğiyle de ölçülmeye başladı.
İngiltere bu dönüşümü erken fark eden ülkelerden biri oldu.
Sonuç?
Sanayi üretimindeki üstünlük kısa süre içerisinde ticaret üstünlüğüne, ticaret üstünlüğü ise küresel siyasi nüfuza dönüştü.
Buradaki ders son derece açıktır:
Bir teknolojik devrimi yalnızca icat edenler değil, onu ekonomik ve kurumsal bir sisteme dönüştürenler kazanır.
20.yüzyıla geldiğimizde başka bir teknoloji ve enerji dönüşümü ortaya çıktı: petrol.
Petrol yalnızca otomobillerin yakıtı olmadı.
Otomotiv sanayisinden havacılığa, petrokimyadan lojistiğe, savunma sanayisinden şehirleşmeye kadar bütün ekonomik sistemi dönüştürdü.
Petrolün stratejik önemini erken kavrayan devletler, yalnızca enerji kaynaklarına değil, enerji yollarına ve enerji piyasalarına da yatırım yaptı.
Böylece enerji, ekonomik bir girdiden jeopolitik bir güce dönüştü.
Bugün yenilenebilir enerji, hidrojen, batarya teknolojileri ve enerji depolama sistemleri açısından benzer bir dönüşümün başlangıcındayız.
Dolayısıyla geleceğin enerji haritası bugünden kuruluyor.
Bugün enerji teknolojilerine yatırım yapan ülkeler, yarının enerji bağımlılıklarını ve ticaret güzergâhlarını değiştirebilir.
1990'larda özellikle internet ilk ortaya çıktığında birçok insan onu yalnızca yeni bir iletişim teknolojisi olarak değerlendirdi.
Oysa internet kısa süre içerisinde ticareti, finansı, medyayı, eğitimi, üretimi ve devlet-vatandaş ilişkilerini değiştirdi.
Bugün dünyanın en değerli şirketlerinin önemli bir bölümü fiziksel fabrikalardan ziyade veri, yazılım, algoritma ve dijital platformlar üzerinden değer üretiyor.
Bu dönüşüm bize önemli bir şey öğretti:
Bir teknolojinin bugünkü kullanım alanına bakarak gelecekteki ekonomik değerini ölçemezsiniz.
İnternetin ilk döneminde kimse bugünkü e-ticaret hacmini, dijital bankacılığı, sosyal medya ekonomisini veya yapay zekâ ekosistemini tam anlamıyla öngöremiyordu.
Ama bazı ülkeler gelecekte dijital ekonominin stratejik önem taşıyacağını gördü ve altyapılarını buna göre şekillendirdi.
Bugün benzer bir kırılmanın tam ortasındayız.
Yapay zekâ yalnızca bazı mesleklerin yerine geçecek bir otomasyon teknolojisi değildir.
Yapay zeka; üretim süreçlerini, lojistik ağlarını, finansal piyasaları, savunma sistemlerini, sağlık teknolojilerini, eğitim modellerini, kamu yönetimini, uluslararası ticareti yeniden şekillendirebilir.
Üstelik yapay zekânın etkisi diğer teknolojilerden farklı olarak çok daha hızlı yayılıyor.
Bu nedenle devletlerin “Yapay zekâ konusunda ne yapmalıyız?” sorusundan önce, “Yapay zekânın değiştireceği dünyada nasıl bir devlet olmak istiyoruz?” sorusunu sorması gerekiyor.
Çünkü geleceğin rekabeti sadece yapay zekâ modellerini geliştiren ülkeler arasında yaşanmayacak.
Yapay zekâyı eğitimine, üretimine, lojistiğine, savunmasına, finansına ve kamu yönetimine en hızlı adapte eden ülkeler arasında yaşanacak.
Bu konuda belki de en çarpıcı örneklerden biri Kodak'tır.
Kodak, dijital fotoğraf teknolojisinin ortaya çıkışını tamamen dışarıdan izleyen bir şirket değildi. Şirket bünyesinde dijital fotoğraf teknolojisine ilişkin çalışmalar da yapılmıştı.
Ancak mevcut iş modelinin başarısı, yeni teknolojinin yaratacağı dönüşümün yeterince hızlı benimsenmesini zorlaştırdı.
Sonuçta fotoğrafçılık dünyası değişti.
Film ruloları, fotoğraf banyoları ve fiziksel baskılar merkezindeki bir sektör; akıllı telefonların, dijital kameraların ve bulut teknolojilerinin egemen olduğu bambaşka bir yapıya dönüştü.
Kodak örneği devletler için de önemli bir uyarıdır:
Bugünün başarılı ekonomik modelini korumaya çalışırken yarının fırsatını kaçırabilirsiniz.
Devletlerin görevi geçmişin başarılı sektörlerini sonsuza kadar korumak değil, yeni sektörlerin ortaya çıkabileceği özgür ve rekabetçi ortamı hazırlamaktır.
Benzer bir hikâye Blockbuster örneğinde de görüldü.
Fiziksel video kiralama modeli uzun yıllar başarılıydı.
Fakat tüketicinin davranışının değişeceği, dijital yayıncılığın büyüyeceği ve içeriğin fiziksel bir üründen dijital bir hizmete dönüşeceği yeterince erken öngörülemedi.
Netflix gibi yeni modeller ortaya çıktığında rekabetin kuralları değişmişti.
Buradaki ders yalnızca şirketler için geçerli değildir.
Devletler de Blockbuster gibi davranabilir.
Mevcut ekonomik modelin başarısına fazla güvenen, bürokrasiyi büyüten, yeni girişimcilerin önünü kesen ve değişen teknolojik koşullara uyum sağlamakta geciken devletler, bir süre sonra ekonomik olarak geride kalabilir.
Ayrıca önümüzdeki dönemde veri çok önemli olacak.
Fakat verinin kendisinden daha önemli olan şey, veriyi ekonomik değere dönüştürebilecek insan kaynağıdır.
Bu nedenle geleceğin en stratejik yatırımı sadece fabrikalara veya altyapıya yapılmayacak.
Üniversitelere, araştırma merkezlerine, girişimcilere, yazılımcılara, mühendislik eğitimine ve bilimsel araştırmaya yapılan yatırımlar ülkelerin rekabet gücünü belirleyecek.
Bir ülke milyonlarca veri üretebilir.
Ama o veriyi anlamlandıracak bilim insanı, yazılımcı ve girişimci yetiştiremiyorsa bu verinin ekonomik getirisi başkasına gidebilir.
Dolayısıyla geleceğin en değerli kaynağı belki de petrol değil; insan zihni olacaktır.
Türkiye açısından bu konu çok daha kritik.
Türkiye'nin genç nüfusu, güçlü girişimcilik kapasitesi, sanayi altyapısı, coğrafi konumu ve Avrupa-Asya-Ortadoğu arasındaki bağlantı noktası olması önemli avantajlardır.
Ancak avantajların kendiliğinden rekabet üstünlüğüne dönüşeceğini düşünmek büyük hata olur.
Türkiye'nin önümüzdeki 20-30 yılı bugünden hesaplaması gerekiyor.
Yapay zeka Türkiye'nin hangi sektörlerini dönüştürecek?
Otonom araçlar lojistik sektörünü nasıl değiştirecek?
Yeni nesil enerji teknolojileri Türkiye'nin enerji bağımlılığını nasıl azaltabilir?
Kuantum teknolojileri finans ve savunma sanayisini nasıl etkileyebilir?
Uzay ekonomisinin oluşturacağı yeni pazarlar neler olabilir?
Dijital ticaret, gümrük sistemlerini ve sınır ötesi lojistiği nasıl değiştirecek?
Yeni nesil ulaştırma teknolojileri Türkiye'nin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu gibi projelerdeki rolünü nasıl güçlendirebilir?
Bunlar yalnızca akademik sorular değildir.
Bunlar Türkiye'nin gelecekteki ekonomik büyüklüğünü belirleyecek stratejik sorulardır.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Hiçbir devlet geleceği kesin olarak bilemez.
Ancak devletler farklı gelecek senaryoları oluşturabilir.
En kötü senaryoya karşı direnç geliştirebilir.
En iyi senaryonun ortaya çıkması için gerekli altyapıyı hazırlayabilir.
Ve en önemlisi, belirsizlik karşısında hareket edebilecek esnek kurumlar oluşturabilir.
Bunun için ekonomide daha fazla rekabet, girişimcilik, mülkiyet güvencesi, hukuk güvenliği, nitelikli eğitim, bilimsel özgürlük ve yatırım ortamı gerekiyor.
Çünkü devletin geleceği tek başına üretmesi mümkün değildir.
Devletin yapması gereken, geleceği üretecek insanların önünü açmaktır.
Dahası Sanayi Devrimi'ni kaçıran ülkeler yalnızca makineyi kaçırmadı.
Bir düşünce biçimini kaçırdı.
İnternet devrimini geç yakalayanlar yalnızca bilgisayarı kaçırmadı.
Yeni ekonomik modeli kaçırdı.
Bugün yapay zekâ devrimini yalnızca bir yazılım teknolojisi olarak görmek de aynı hatanın tekrarı olabilir.
Çünkü önümüzdeki yıllarda ülkeler arasında yeni bir ayrışma yaşanacak:
Geleceği tüketen ülkeler ve geleceği üreten ülkeler.
Geleceği tüketen ülkeler teknolojiyi satın alacak.
Geleceği üreten ülkeler ise teknolojinin standartlarını, patentlerini, şirketlerini, insan kaynağını ve küresel değer zincirlerini oluşturacak.
Aradaki fark, önümüzdeki yüzyılın ekonomik hiyerarşisini belirleyecek.
Bu nedenle bugün devletlerin yapması gereken geçmişin başarılarını korumaktan çok, geleceğin fırsatlarını hesaplamaktır.
Çünkü tarihin en büyük ekonomik sıçramaları, fırsat ortaya çıktıktan sonra harekete geçenlerin değil, fırsat henüz görünür hale gelmeden hazırlık yapanların olmuştur.
Ve belki de geleceğin en önemli stratejik sorusu şudur:
“Bugün yaptığımız hangi yatırım, 20 yıl sonra Türkiye'nin dünyadaki yerini değiştirebilir?”
Bu sorunun cevabını bugünden aramayan ülkeler, yarın teknolojinin sonuçlarını satın almak zorunda kalacaktır.
Oysa geleceği şekillendiren ülkeler, teknolojinin sonuçlarını satın alanlar değil; teknolojinin doğuracağı fırsatları bugünden hesaplayanlardır.
Gelecek gelmeyecek. Gelecek, bugünden kurulacak.
