Google Derinlemesine Analiz, Teyitli Haber! Tıkla ve favori kaynağın yap.

İhracat rekor kırıyor, ama asıl sınav başka yerde

GİRİŞ:
2026-09-24
saat ikonu 10:28
|
GÜNCELLEME:
2026-09-24
saat ikonu 10:28

ekonomisinin bu haftaki fotoğrafına baktığımızda ilk bakışta oldukça olumlu bir tablo görüyoruz.

artıyor. Yıllıklandırılmış ihracat 280 milyar doların üzerine çıkmış durumda. Ağustos ayında ihracat geçen yılın aynı ayına göre yüzde 8,1 artarak 23,5 milyar dolara ulaştı. Ocak-ağustos döneminde ihracatımız 185 milyar doları aştı. Üstelik bu rakam Cumhuriyet tarihinin en yüksek yıllıklandırılmış ihracat seviyesine işaret ediyor.

Fakat ekonomi bazen manşette görünen rakamdan daha fazlasını anlatır.

Benim bu hafta özellikle dikkat çekmek istediğim nokta tam da burada:

Türkiye'nin ihracatı rekor kırıyor ama ithalatı da daha hızlı artıyor.

Ocak-ağustos döneminde ihracat yüzde 4 artarken yüzde 5,3 yükseldi. İhracatımız 185 milyar dolar, ithalatımız ise 250,8 milyar dolar oldu. Böylece sekiz aylık dış ticaret açığımız yaklaşık 65,8 milyar dolara ulaştı.

İşte Türkiye ekonomisinin önündeki asıl soru burada başlıyor:

Daha fazla ihracat mı yapacağız, yoksa daha fazla katma değer üreten ihracat mı yapacağız?

Çünkü mesele artık yalnızca 300 milyar dolar ihracata ulaşmak değildir.

Mesele, o 300 milyar doların Türkiye'de ne kadar katma değer bıraktığıdır.

Özellikle Türkiye'nin dış ticaret yapısında uzun zamandır bildiğimiz bir sorun var.

Üretmek için enerji ithal ediyoruz.

Üretmek için hammadde ithal ediyoruz.

Üretmek için ara malı ithal ediyoruz.

Sonra bunları işleyip dünyaya satıyoruz.

Bu modelin elbette önemli bir avantajı var: Türkiye'yi küresel üretim zincirlerinin içerisinde tutuyor.

Ancak aynı zamanda kırılganlığımızı da artırıyor.

Özellikle enerji fiyatlarında meydana gelen her yükseliş, Türkiye'nin üretim maliyetlerine ve dolayısıyla enflasyonuna doğrudan yansıyor.

Nitekim da son değerlendirmelerinde jeopolitik gelişmeler nedeniyle enerji fiyatlarının yüksek ve dalgalı seyrini açısından yukarı yönlü risk olarak vurguluyor. Ağustos ayında enerji fiyatlarındaki aylık artış da enflasyon üzerinde belirgin baskı oluşturdu.

Yani bugün Türkiye'nin dış ticaret meselesi ile enflasyon meselesi birbirinden bağımsız değildir.

Dış ticaret açığını konuşurken aslında enflasyonu da konuşuyoruz.

Enerjiyi konuşurken cari dengeyi de konuşuyoruz.

Lojistiği konuşurken tüketici fiyatlarını da konuşuyoruz.

Ekonominin bütün parçaları birbirine bağlı.

Burada ayrıca benim üzerinde özellikle durmak istediğim başka bir nokta var.

Türkiye'nin petrol fiyatlarının yükselmesinden korkması anlaşılır.

Ama daha önemli olan, petrol fiyatı yükseldiğinde neden bütün ekonominin maliyet yapısının bundan bu kadar güçlü etkilenebildiğidir.

Çünkü enerji yalnızca otomobilin deposundaki akaryakıt değildir.

Enerji; kamyonun taşıma maliyetidir, fabrikanın üretim maliyetidir, çiftçinin tarlasındaki maliyettir, ihracatçının konteyner maliyetidir, market rafındaki ürünün fiyatıdır.

Dolayısıyla enerji fiyatlarındaki artış, ekonomide zincirleme bir maliyet etkisi yaratıyor.

Bu nedenle Türkiye'nin önümüzdeki yıllardaki ekonomik bağımsızlığını yalnızca döviz rezervleriyle değil, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji, lojistik maliyetler ve üretimde ithal girdi bağımlılığı üzerinden de değerlendirmek gerekiyor.

Bu haftanın belki de en önemli verilerinden biri, Merkez Bankası'nın 23 Eylül'de yayımladığı sektörel enflasyon beklentileri.

Çünkü ekonomide yalnızca bugünkü enflasyon önemli değildir.

İnsanların yarın ne beklediği de bugünkü fiyat davranışlarını belirler.

Merkez Bankası'nın verilerine göre 2026 yıl sonu piyasa enflasyon beklentisi yüzde 29,4 seviyesinde bulunuyor. On iki ay sonrasına ilişkin piyasa beklentisi yüzde 23,7 iken, reel sektörün 12 ay sonrası beklentisi yüzde 32,8, hanehalkının beklentisi ise yüzde 45,6 seviyesinde.

Burada çok önemli bir ayrım var. Piyasa ile vatandaşın beklentisi arasında ciddi bir fark bulunuyor.

Bu fark bize şunu söylüyor: Enflasyonla mücadelede sadece fiyatları değil, beklentileri de yönetmek zorundayız.

Çünkü bir işletme gelecek yıl fiyatların ciddi şekilde artacağını düşünüyorsa bugünden fiyatlama davranışını değiştirir.

Bir tüketici fiyatların daha da yükseleceğini düşünüyorsa tüketimini öne çekebilir.

Bir çalışan yüksek enflasyon bekliyorsa ücret talebini buna göre belirler.

Dolayısıyla enflasyon beklentileri ekonominin görünmeyen faizidir.

Merkez Bankası 10 Eylül'deki toplantısında politika faizini yüzde 37'de sabit tuttu. Kurul, enflasyon görünümündeki risklere karşı ihtiyatlı duruşun sürdürüleceğini açıkladı.

Burada ekonomi yönetiminin karşı karşıya olduğu klasik ama zor bir denklem var: Enflasyonu düşürmek için sıkı para politikası gerekiyor.

Ama fazla uzun süre yüksek finansman maliyeti; yatırımı, üretimi, konut talebini, KOBİ'leri ve işletmelerin büyüme kapasitesini baskılayabilir.

Dolayısıyla mesele “faiz yüksek mi, düşük mü?” sorusundan ibaret değildir.

Asıl mesele şudur: Faiz düşüşünün kalıcı olabilmesi için enflasyonu kalıcı olarak aşağı çekebiliyor muyuz?

Bunun cevabı yalnızca Merkez Bankası'nda değil.

Maliye politikasında, üretim politikasında, rekabet politikasında, enerji politikasında, tarım politikasında ve dış ticaret politikasında da saklı.

Ben burada özellikle liberal ekonomi perspektifinden bir noktayı vurgulamak istiyorum.

Türkiye'nin dış ticaret açığını azaltmanın yolu dış ticareti azaltmak değildir.

Tam tersine.

Daha fazla ticaret, daha yüksek verimlilik ve daha yüksek katma değerli üretim gerekiyor.

İthalatı düşürmek adına ekonomiyi dış dünyadan izole etmek kısa vadede bazı rakamları düzeltebilir.

Ama uzun vadede rekabet gücümüzü azaltabilir.

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey “ithalatı yasaklayan” değil, ithalatı üretken yatırımlara dönüştüren bir ekonomik modeldir.

Bir makine ithal ediyorsak daha yüksek üretim kapasitesi yaratmalı.

Bir teknoloji ithal ediyorsak ihracatımızın teknoloji seviyesini yükseltmeli.

Bir hammadde ithal ediyorsak onu daha yüksek katma değerle ihraç etmeliyiz.

Kısacası: İthalatın niteliğini değiştirmeliyiz.

Tam da burada Türkiye'nin coğrafi konumuna yeniden bakmamız gerekiyor.

Orta Koridor,

Kalkınma Yolu,

Zengezur,

Avrupa-Asya ticareti,

Karadeniz,

Akdeniz,

Körfez,

Orta Doğu...

Bütün bu hatlar Türkiye'yi yalnızca bir geçiş ülkesi olmaktan çıkarıp ticaretin merkezlerinden biri haline getirebilir.

Fakat bunun için sadece yol yapmak yetmez.

Gümrük işlemlerini hızlandırmak, dijital gümrük altyapısını güçlendirmek, liman-demiryolu-karayolu entegrasyonunu sağlamak, lojistik maliyetleri düşürmek, sınır geçişlerini kolaylaştırmak ve ticaret hukukunda öngörülebilirliği artırmak gerekiyor.

Avrupa Birliği'ne yönelik e-ticarette A.TR belgelerinin otomatik oluşturulmasına ilişkin yeni dijital uygulama bu açıdan küçük görünen ama önemli bir örnek.

Çünkü 21. yüzyılın ticaretinde rekabet artık yalnızca “ürünü kim daha ucuza üretiyor?” sorusundan ibaret değil.

Ürünü kim daha hızlı, daha güvenli ve daha düşük işlem maliyetiyle müşteriye ulaştırıyor?

Asıl rekabet burada.

Türkiye'nin batısındaki bir sanayici için dış ticaret başka bir anlam taşıyor.

Şanlıurfa, Gaziantep, Mardin, Diyarbakır, Adana, Mersin hattında ise dış ticaret aynı zamanda bir koridor meselesidir.

Özellikle Şanlıurfa açısından Suriye, Irak, Körfez ve Avrupa pazarlarını birbirine bağlayan yeni ticaret güzergâhlarının oluşturulması yalnızca bölgesel kalkınma meselesi değildir.

Bu, Türkiye'nin yeni ticaret mimarisinin bir parçasıdır.

Bugün İstanbul'da üretilen bir ürünün Avrupa'ya ulaşması kadar, Şanlıurfa'da üretilen tarım ürününün Irak ve Körfez pazarına hangi maliyetle ulaştığı da önemlidir.

Dolayısıyla Türkiye'nin yeni ekonomik hikâyesini yalnızca İstanbul-Ankara ekseninde yazamayız.

Türkiye'nin güneydoğusunu lojistik ekonominin merkezine taşımadan Türkiye'nin coğrafi avantajını tam olarak kullanamayız.

İhracatımız artıyor.

Tüketici güveni Eylül ayında 90,8'den 91,9'a yükseldi. Ancak endeks hâlâ 100'ün altında; yani tüketici güveni henüz iyimser bölgeye geçmiş değil.

Enflasyon ağustosta yıllık yüzde 31,51 seviyesinde.

Politika faizi yüzde 37.

İhracat rekor seviyelerde.

Ama ithalat daha hızlı artıyor.

Ve enerji fiyatları dış ticaretten enflasyona kadar ekonominin birçok kanalını aynı anda etkiliyor.

Bence Türkiye'nin önümüzdeki dönemdeki ekonomik tartışmasını bu tablo üzerinden yapmak gerekiyor.

Artık yalnızca “ihracatımız ne kadar arttı?” diye sormamalıyız.

Şunu sormalıyız:

Bu ihracatın ne kadarı yerli katma değer?

İthal ettiğimiz her 1 dolar bize kaç dolar ihracat kazandırıyor?

Enerji faturamızı nasıl düşüreceğiz?

Lojistik maliyetlerimizi nasıl aşağı çekeceğiz?

Türkiye'yi üretim üssünden ticaret merkezine nasıl dönüştüreceğiz?

Ve belki de en önemlisi:

Rekor ihracatı kalıcı refaha nasıl dönüştüreceğiz?

Türkiye'nin önündeki mesele artık ihracat rekoru kırmak değil.

Rekor ihracatı daha yüksek verimlilik, daha düşük enflasyon ve daha yüksek refaha çevirmek.

Bunun yolu da dünyadan kopmaktan değil, dünyayla daha fazla ticaret yapmaktan geçiyor.

Çünkü benim ekonomi anlayışımda güçlü Türkiye, daha az ticaret yapan Türkiye değildir.

Daha çok üreten, daha çok ihraç eden, daha az enerji ve ara malı bağımlılığı olan, daha hızlı lojistik hizmet veren ve küresel ticaretin merkezlerinden biri haline gelen Türkiye'dir.

Ve Türkiye'nin önündeki asıl ekonomik fırsat tam da burada yatıyor.