Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Uluslararası siyasetin değişmez bir kuralı vardır: Devletlerin dostları, ortakları ve çıkarları zamanla değişebilir; ancak bazı ilişkiler vardır ki günlük diplomatik hesapların çok ötesinde anlam taşır. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişki de tam olarak böyledir. Bu ilişki yalnızca iki devlet arasındaki diplomatik yakınlıktan ibaret değildir. Ortak tarih, kültür, dil, güvenlik, ekonomi ve geleceğe ilişkin ortak beklentiler üzerine inşa edilmiş stratejik bir bağdır.
Bugün asıl mesele şudur: Azerbaycan ile İsrail arasındaki ilişkiler, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki sarsılmaz bağın önüne geçmemelidir. Aynı şekilde Türkiye de Azerbaycan'ın egemen kararlarına saygı duymalı, Bakü'nün güvenlik ve dış politika tercihlerini anlamaya çalışmalıdır. Ancak karşılıklı anlayış, iki ülkenin ilişkilerini zedeleyebilecek adımlara karşı sessiz kalmak anlamına da gelmez.
Burada Azerbaycan'a yöneltilen eleştiri, başka devletlerle ilişki kurmasına değil; bu ilişkilerin Türkiye-Azerbaycan ortaklığında bir güvensizlik alanına dönüşmesi ihtimalinedir. Çünkü dış politikada her kazanım, gerçek bir kazanım değildir. Bazen kısa vadede kazanç gibi görünen bir tercih, uzun vadede telafisi güç stratejik maliyetler doğurabilir.
Uluslararası ilişkilerde millî çıkar kavramı çoğu zaman tartışılmaz bir gerekçe olarak sunulur. Oysa asıl soru, çıkarın var olup olmadığı değil, nasıl tanımlandığıdır.
Bir devletin bugünkü güvenlik ihtiyacı için geliştirdiği ortaklık, yarının güvenlik riskine dönüşebilir. Bir ülkenin savunma teknolojisi edinmek, enerji gelirlerini artırmak veya bölgesel rakiplerine karşı avantaj kazanmak amacıyla kurduğu ilişki, zaman içinde kendisini daha büyük bir jeopolitik rekabetin parçası hâline getirebilir.
Her ekonomik kazanç stratejik kazanç değildir; her askerî iş birliği de uzun vadeli güvenlik garantisi anlamına gelmez.
Azerbaycan'ın İsrail ile ilişkilerini değerlendirirken bu ayrımın gözden kaçırılmaması gerekir. Bakü'nün savunma teknolojileri, enerji ticareti ve güvenlik alanlarında farklı ortaklarla çalışması, bağımsız dış politikasının bir parçası olarak anlaşılabilir. Fakat bu ortaklıkların Türkiye ile ilişkilerde şüpheye, rekabete veya siyasi mesafeye yol açması, Azerbaycan'ın uzun vadeli çıkarları bakımından da sorgulanmalıdır.
Çünkü Türkiye ile Azerbaycan arasındaki stratejik bağın değeri, yalnızca bugün sağladığı faydalarla ölçülemez. Bu bağ, bölgesel krizlerin yaşandığı yarınlarda da iki ülkenin elindeki en önemli güç unsurlarından biridir.
Birinci Dünya Savaşı öncesindeki Avrupa ittifakları, devletlerin güvenliklerini artırmak amacıyla kurdukları blokların nasıl daha büyük çatışmaların içine çekilme mekanizmalarına dönüşebildiğini gösterdi. İttifaklar tek başına savaşların nedeni değildi; ancak esnekliğini kaybeden, karşılıklı güvensizlikle sertleşen ve kriz anlarında otomatik tepki üreten ittifak sistemleri, yerel bir anlaşmazlığın kıta çapında felakete dönüşmesini kolaylaştırdı.
Bu tarihî örnekten çıkarılacak ders açıktır: Güvenlik ortaklıkları, devletlerin hareket alanını genişlettiği ölçüde değerlidir. Ülkeleri başkalarının rekabetine bağımlı hâle getirdiğinde ise maliyet üretmeye başlar.
İran'ın 1979 Devrimi sonrasında Batı ile yaşadığı uzun süreli gerilim de farklı bir ders sunuyor. Siyasi ve güvenlik eksenli karşıtlıklar kalıcılaştığında bunun bedeli yalnızca diplomatik ilişkilerle sınırlı kalmıyor; ticaret, yatırım, finansman ve ekonomik kalkınma imkânları da daralabiliyor. İran örneği, bölgesel rekabetlerin ülkelere nasıl uzun süreli stratejik yükler getirebildiğini gösteriyor.
Daha yakın bir örnek ise Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerde yaşandı. Kasım 2015'te Rus uçağının düşürülmesinin ardından iki ülke arasında ciddi bir kriz meydana geldi. Turizmden tarımsal ticarete, ekonomik ilişkilerden diplomatik temaslara kadar birçok alanda olumsuz etkiler görüldü. Ardından iki tarafın yeniden diyalog kurması, ekonomik ve siyasi ilişkilerin toparlanmasının önemini ortaya koydu.
Bu örneklerin hiçbiri Türkiye-Azerbaycan ilişkileriyle birebir aynı değildir. Fakat hepsinin ortak mesajı vardır: Bugünün taktiksel kazanımları, yarının stratejik kayıplarına dönüşebilir.
İsrail'in Azerbaycan ile ilişkilerinde enerji, savunma teknolojileri ve İran kaynaklı güvenlik kaygıları önemli bir yer tutuyor. Azerbaycan da bu ilişkilerden belirli ekonomik ve askerî faydalar elde ediyor. Dolayısıyla konuyu yalnızca duygular üzerinden değerlendirmek, gerçekçi bir dış politika analizi olmaz.
Ancak şu soruyu sormak zorundayız: İsrail'in Güney Kafkasya'daki öncelikleri ile Azerbaycan'ın uzun vadeli bölgesel hedefleri her zaman örtüşecek mi?
İsrail kendi güvenlik ihtiyaçlarını, enerji kaynaklarına erişimini ve bölgesel nüfuzunu önceleyecektir. Bu, devletlerin doğası gereği anlaşılabilir bir durumdur. Fakat Azerbaycan'ın öncelikleri farklıdır: Toprak bütünlüğünü korumak, ekonomik kalkınmasını sürdürmek, bölgesel istikrarı güçlendirmek, ulaşım koridorlarını geliştirmek ve Türk dünyasıyla bağlantılarını derinleştirmek.
Bu hedeflerin tamamı Türkiye ile yakın iş birliğini gerektiriyor.
Üstelik Türkiye'nin bölgesel konumu, yalnızca Azerbaycan'ın güvenliği açısından değil, ülkenin Avrupa pazarlarına erişimi, Orta Koridor'un gelişmesi, Nahçıvan bağlantısının güçlenmesi ve Türk dünyasıyla ekonomik bütünleşmenin ilerlemesi bakımından da önemlidir.
İsrail ile kurulan bir ilişkinin bu alanlarda Türkiye-Azerbaycan ortaklığını gölgede bırakması, Bakü'nün kendi uzun vadeli çıkarlarıyla da çelişebilir.
Burada altını çizmek gerekir: İsrail'in Türkiye ile Azerbaycan arasına girmeye çalıştığını kesinleşmiş bir olgu olarak sunmak yerine, iki ülkenin ilişkilerini zayıflatabilecek her türlü dış etkinin dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Devlet aklı, niyet okumaktan önce riskleri görmeyi gerektirir.
15 Haziran 2021'de imzalanan Şuşa Beyannamesi, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri müttefiklik düzeyinde tanımlayan önemli bir belgedir. Beyanname; güvenlik, savunma, ekonomik iş birliği, ulaştırma ve Türk dünyası arasındaki bağlantıların güçlendirilmesi gibi alanlarda ortak bir gelecek perspektifi ortaya koymaktadır. Ayrıca iki ülke arasındaki dayanışmanın bölgesel barış ve refaha katkı sunacağı vurgulanmaktadır.
Bu nedenle Ankara ile Bakü arasındaki ilişkiyi günlük diplomatik tartışmalara veya üçüncü ülkelerle kurulan ortaklıkların dar çerçevesine sıkıştırmak büyük bir hata olur.
Azerbaycan'ın bağımsız dış politika yürütme hakkı vardır. Türkiye'nin de kendi güvenlik kaygılarını ve bölgesel hassasiyetlerini dile getirme hakkı vardır. Müttefiklik, taraflardan birinin diğerinin her kararını sorgusuz sualsiz kabul etmesi demek değildir. Müttefiklik, farklılıkların ortaklığı zedelemeden yönetilebilmesidir.
Bununla birlikte, Azerbaycan'daki bazı siyasi veya diplomatik çıkışların Türkiye kamuoyunda kardeşlik ilişkisini sorgulatacak bir zemine dönüşmesi de engellenmelidir. Aynı hassasiyet Ankara için de geçerlidir. Türkiye'de verilen mesajlar da Azerbaycan toplumunu incitecek, Bakü'yü gereksiz yere savunmacı bir pozisyona itecek biçimde kurulmamalıdır.
Çünkü kardeşlik, yalnızca zor günlerde birbirinin yanında durmak değil, zor günleri doğurabilecek yanlış adımlardan birlikte kaçınmaktır.
Güney Kafkasya, büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin çıkarlarının kesiştiği bir coğrafyadır. Rusya, İran, İsrail, Avrupa Birliği, ABD ve diğer aktörler bölgede farklı hedeflerle hareket etmektedir. Böyle bir ortamda Azerbaycan'ın çok yönlü diplomasi izlemesi doğaldır. Fakat çok yönlülük ile stratejik öncelikleri belirsizleştirmek birbirinden farklıdır.
Azerbaycan'ın İsrail ile ilişkilerini sürdürmesi, Türkiye ile ittifakının alternatifi olarak görülmemelidir. Türkiye ile ilişkileri ise yalnızca tarihî ve kültürel yakınlık üzerinden değil, somut ekonomik ve stratejik karşılıklı bağımlılık üzerinden de güçlendirilmelidir.
Bakü ile Ankara arasında daha güçlü savunma sanayisi iş birliği, ortak enerji ve ulaştırma projeleri, karşılıklı yatırımlar, dijital ticaret, üniversiteler arası bilimsel iş birliği ve Türk dünyası ölçeğinde yeni ekonomik ağlar kurulabilir. Bu adımlar, dış politika tercihlerini yalnızca siyasi açıklamalara bağlı olmaktan çıkarıp toplumların ve ekonomilerin ortak çıkarlarına dayandırır.
Böylece iki ülke arasındaki bağ, üçüncü ülkelerle yaşanabilecek gerilimlere karşı daha dirençli hâle gelir.
Azerbaycan'a yapılabilecek en büyük iyilik, her kararını koşulsuz biçimde alkışlamak değildir. Gerçek dostluk, gerektiğinde uyarabilmeyi de gerektirir.
Bakü, dış politikasını yürütürken Türkiye'nin hassasiyetlerini dikkate almalıdır. Ankara da Azerbaycan'ın egemenliğini, güvenlik kaygılarını ve diplomatik manevra alanını gözetmelidir. Her iki ülke de üçüncü aktörlerin etkisiyle birbirine karşı gereksiz sert açıklamalardan, kamuoylarını karşı karşıya getirecek söylemlerden ve yanlış anlaşılmaları büyütecek adımlardan uzak durmalıdır.
İsrail ile ilişkiler konusunda da temel ölçüt budur: Bu ilişki, Türkiye-Azerbaycan ortaklığına zarar veren bir rekabet alanına dönüşmemelidir. Aynı şekilde Türkiye ile Azerbaycan'ın yakınlığı da başka ülkelerle yürütülen her ilişkiyi otomatik olarak düşmanlık çerçevesinde değerlendiren bir anlayışa dönüşmemelidir.
Devletler dostlarını seçerken duygular kadar aklı da kullanır. Fakat akıl, yalnızca bugünkü kazancı hesaplamak değildir; yarın hangi bedellerin ödenebileceğini de öngörebilmektir.
Azerbaycan'ın önünde önemli fırsatlar var. Enerji kaynakları, coğrafi konumu, ulaştırma güzergâhları ve Türk dünyasındaki rolü ülkeye ciddi imkânlar sunuyor. Türkiye de bu fırsatların büyümesinde önemli bir ortak olabilir. Bu nedenle iki ülke arasındaki ilişkiler, bölgesel rekabetlerin gölgesinde değil, ortak kalkınma ve güvenlik hedeflerinin merkezinde tutulmalıdır.
İsrail'in veya başka bir devletin bölgesel hesapları, Ankara ile Bakü arasında kalıcı bir güvensizlik üretmemelidir. Azerbaycan da Türkiye ile ilişkilerinin taşıdığı tarihî, ekonomik ve stratejik değeri kısa vadeli diplomatik kazanımlarla kıyaslarken son derece dikkatli davranmalıdır.
Çünkü uluslararası siyasette her ülke kendi çıkarını gözetir; ancak akıllı devletler, çıkarlarını birbirine düşman ederek değil, birbirini güçlendiren ortaklıklar kurarak büyütür.
Bugün kazanılmış gibi görünen bir avantaj, yarın en büyük stratejik kayba dönüşebilir. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişki, böyle bir hesabın konusu olamayacak kadar değerlidir.
Unutulmamalıdır: Türkiye ile Azerbaycan arasındaki bağın gücü, iki ülkenin diğer devletlerle ilişki kurmasını engellemesinde değil, bu ilişkiler ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin birbirlerine duydukları stratejik güveni koruyabilmelerindedir.
Bir günlük diplomatik hesaplar değişir, bölgesel dengeler değişir, hükümetler değişir. Fakat Ankara ile Bakü'nün ortak geleceği, bütün bu değişimlerin üzerinde tutulması gereken bir değerdir. Kardeşlik, yalnızca geçmişten miras kalan bir duygu değil, geleceğe karşı üstlenilmiş stratejik bir sorumluluktur.
