Emirgan Parkı’ndaki kavak ağacının altında bir hocam vardı: Sürmeneli Prof.Dr. Mehmet Yazıcı

GİRİŞ:
2026-10-14
saat ikonu 14:56
|
GÜNCELLEME:
2026-10-14
saat ikonu 14:56

Bazı insanlar hayatınıza yalnızca bilgi bırakmaz; bir düşünme biçimi, bir vicdan, bir adalet duygusu ve ömür boyu taşıyacağınız izler bırakır. Onlar, aradan yıllar geçse de sesleriyle, sözleriyle, tavırlarıyla yaşamaya devam ederler. Benim için Prof. Dr. Mehmet Yazıcı, işte böyle bir insandı. 13 Ekim’de yani dün, vefat haberini aldığımda yalnızca çok kıymetli bir hocamı değil, akademik yolculuğumda ve fikir dünyamın şekillenmesinde büyük emeği olan bir insanı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşadım.

’de, Devlet İktisat Üniversitesi Türk Dünyası İşletme Fakültesinde öğrencisiydim. O, danışman hocamdı. Ama benim için hiçbir zaman yalnızca akademik bir danışman olmadı. Akademisyen olma yolculuğumda, düşünce dünyamın oluşmasında ve hayata bakışımda çok ciddi izler bıraktı. Bugün akademik kimliğimle yürüdüğüm yolda onun emeğini, öğrettiklerini ve bana hissettirdiklerini unutabilmem mümkün değil.

Mehmet Hoca’yı hatırladığımda aklıma önce unvanları, akademik başarıları ya da kürsüde anlattıkları gelmiyor. Önce babacan tavrı geliyor. İnsanlara yaklaşımındaki içtenlik, kimseyi küçümsemeyen duruşu ve hayatı adalet ile eşitlik üzerinden okuma biçimi geliyor. Onun yanında yalnızca bir şeyler öğrenmez, aynı zamanda insan olmanın ne demek olduğunu da düşünürdünüz.

Üniversite ortamında hocaların ona gösterdiği büyük saygı beni çok etkilerdi. Bu saygı, yalnızca bir profesöre, akademik kıdeme ya da makamın getirdiği itibara duyulan saygı değildi. İnsanların onun şahsiyetine, birikimine, karakterine ve duruşuna duyduğu samimi bir hürmetti. Bir insanın asıl büyüklüğünün sahip olduğu unvanlardan çok, başkalarının gönlünde kazandığı yerle ölçüldüğünü onun şahsında gördüm.

Hocamın kendine özgü bir mütevazılığı vardı. Kendini anlatırken bazen, “Trabzon Sürmeneli muhasebeci Mehmet” derdi. Bu ifade, benim hafızamda onun kişiliğinin bir özeti olarak kaldı. Büyük bir akademik birikime sahip olduğu hâlde kendisini bu kadar yalın, bu kadar insani bir ifadeyle anlatabilmesi, bana göre gerçek büyüklüğün en güzel göstergelerinden biriydi. İnsan, kendisini ne kadar yükseltirse yükseltsin, ayaklarını bastığı toprağı unutmamalıydı. Mehmet Hoca bunu yaşayarak gösteriyordu.

Bir de benim öğrencilik yıllarımdan hiç unutamadığım bir anım var.

Danışman hocam olduğu için onun dersinde mahcup olmaktan çekinirdim. Dersi boş geçiştirmek, hazırlıksız yakalanmak istemezdim. Öyle ki, onun dersine hakkıyla hazırlanabilmek için diğer derslerimi ihmal ettiğim, hatta diğer derslerden kaldığım bile oldu. Bugün geriye dönüp baktığımda tebessümle hatırladığım bu anı, aslında bir öğrencinin hocasına duyduğu saygıyı, sevgiyi ve sorumluluk hissini anlatıyor.

Elbette bütün derslerden geçmek, akademik başarı göstermek önemliydi. Ama benim için Mehmet Hoca’nın karşısına hazırlıksız çıkmamak daha farklı bir anlam taşıyordu. Çünkü onun gözünde mahcup olmak, yalnızca bir derse hazırlanmamış olmak değildi; üzerimde emeği olan bir insana karşı sorumluluğumu yerine getirememekti.

Bugün düşünüyorum da insanın hayatında böyle hocaların bulunması büyük bir şanstır. Bazı hocalar sınavlara hazırlar, bazıları mesleğe… Bazıları ise insanı hayata hazırlar. Mehmet Hoca benim için üçüncü gruptaydı.

Ve cep telefonu meselesi…

Hocam cep telefonu kullanmazdı. Bugünün dünyasında herkesin birbirine birkaç saniyede ulaşabildiği bir zamanda, onun böyle bir alışkanlığı yoktu. Bir gün kendisine, “Hocam, seni nasıl bulacağım?” diye sorduğumu hatırlıyorum.

Bana verdiği cevap hâlâ kulaklarımda:

“Emirgan Parkı’ndaki kavak ağacının altında gazete okurum genelde. Orada beni bulabilirsin.”

Ne kadar sade, ne kadar kendine özgü, ne kadar Mehmet Hoca’ya yakışan bir cevaptı!

Bir telefon numarası vermemişti. Bir adres tarif etmemişti. Bana bir ağacın altını göstermişti. Sanki dünyanın bütün telaşından uzak, kendi düşünceleriyle baş başa kalabileceği bir yer seçmişti kendisine. Gazetesini okuyacak, dünyayı takip edecek, belki de hayatı ve insanları kendi adalet terazisinde yeniden tartacaktı.

Şimdi o hatıra, içimde bambaşka bir anlam taşıyor.

Bir zamanlar hocamı bulabileceğim yeri tarif eden o kavak ağacı, bugün hafızamda onunla aramdaki mesafenin ve aynı zamanda hiç kopmayacak bağın sembolü hâline geldi. İnsan bazen birini kaybettiğinde, onunla yeniden karşılaşamayacağını düşünür. Oysa bazı insanlar bir ağacın gölgesinde, bir gazete sayfasında, bir cümlede, bir öğrencinin hayatında yaşamaya devam ederler.

Mehmet Hoca da benim için öyle yaşayacak.

Onun hayata adalet ve eşitlik üzerinden bakması, benim fikir dünyamda derin izler bıraktı. İnsanları makamlarına, imkânlarına, kimliklerine ya da sahip oldukları güce göre değil, insan oldukları için değerli görmek… Adaleti yalnızca kitaplarda yazılı bir kavram olarak değil, günlük hayatın içinde yaşanması gereken bir ilke olarak kabul etmek… Eşitliği yalnızca bir söylem değil, insan ilişkilerinin temel ölçüsü olarak benimsemek…

Bunlar, onun şahsında gördüğüm ve kendimce öğrendiğim değerlerdi.

Akademisyenlik benim için hiçbir zaman yalnızca ders anlatmak, makale yazmak, araştırma yapmak ya da akademik unvanlar elde etmek anlamına gelmedi. Bilginin yanında bir duruşa, düşüncenin yanında bir vicdana, başarının yanında insanlığa da ihtiyaç olduğunu Mehmet Hoca gibi hocalarım sayesinde daha iyi anladım.

Bugün geriye dönüp baktığımda, akademik hayatımda onun emeğinin ne kadar büyük olduğunu daha derinden hissediyorum. Belki bir öğrencinin hayatına dokunduğunun farkındaydı, belki de değildi. Ancak bir hocanın gerçek etkisi, çoğu zaman öğrencisinin yıllar sonra geriye dönüp baktığında anlaşılır. Öğrencisi meslek sahibi olur, kendi öğrencilerini yetiştirir, düşünceler üretir, hayatın içinde yol alır. Fakat bütün bunların arasında bir yerlerde, kendisine ilk ışığı tutan insanın izini taşımaya devam eder.

Ben de taşıyorum.

Bugün kendi öğrencilerime bakarken, onların karşısında dururken ve akademik sorumluluklarımı yerine getirirken Mehmet Hoca’dan öğrendiğim pek çok şeyi yeniden hatırlıyorum. Belki onun gibi davranmaya çalıştığım anlar oluyor. Belki farkında olmadan onun bir sözünü, bir tavrını, bir yaklaşımını sürdürüyorum. Çünkü gerçek hocalar, öğrencilerinin hafızasında kalmakla yetinmez; onların karakterlerine, davranışlarına ve başkalarına yaklaşım biçimlerine de yerleşirler.

Şimdi hocama bir veda mektubu yazıyorum. Ama insan, hayatında bu kadar derin izler bırakmış birine gerçekten veda edebilir mi, bilmiyorum.

Sevgili Hocam,

Bana öğrettikleriniz için teşekkür ederim. Akademik yolculuğumda üzerimde bıraktığınız emek için, bana duyduğunuz güven için, insanlara yaklaşımınızla gösterdiğiniz örneklik için teşekkür ederim.

Bana yalnızca bir akademisyenin nasıl olması gerektiğini değil, bir insanın nasıl yaşaması gerektiğini de öğrettiniz. Adaletin, eşitliğin, tevazunun ve insan sevgisinin ne kadar kıymetli olduğunu gösterdiniz.

Belki yıllar önce Emirgan Parkı’nda kavak ağacının altında sizi arayan o öğrenciniz, bugün yine sizi arıyor. Bu kez soracak bir sorusu, danışacağı bir meselesi olduğu için değil; son bir kez sesinizi duymak, elinizi sıkmak, o babacan bakışınızı görmek istediği için…

Ama artık sizi bulabileceğim bir adres yok.

Yine de biliyorum ki insanın hayatına dokunan bazı insanlar, ölümle birlikte kaybolmuyor. Bıraktıkları değerler, yetiştirdikleri öğrenciler ve hatıralarıyla yaşamaya devam ediyorlar.

Siz benim akademisyen olmamda, fikir dünyamın şekillenmesinde ve hayata bakışımda önemli bir yere sahipsiniz. Bunun için size olan minnetim, bir veda yazısına sığmayacak kadar büyük.

Trabzon Sürmeneli muhasebeci Mehmet…

Sizi bu sözünüzle, o mütevazı hâlinizle, babacan tavrınızla, adalete olan bağlılığınızla ve Emirgan Parkı’ndaki kavak ağacının altında gazete okuyan hâlinizle hatırlayacağım.

Mekânınız cennet olsun kıymetli hocam.

Sizin öğrenciniz olmak benim için bir onurdu. Üzerimdeki emeğinizi, bana kattıklarınızı ve hayatımda bıraktığınız izleri asla unutmayacağım.

Bir gün Emirgan Parkı’ndan geçersem, gözüm belki yine o kavak ağaçlarını arayacak. Belki bir an durup gölgelerine bakacağım. Belki de sizi, elinde gazetesiyle, her zamanki sakinliğiniz içinde hayal edeceğim.

Ve içimden sessizce şöyle diyeceğim: “Hocam, sizi unutmadım. Hâlâ o ağacın altında, hafızamda ve bana öğrettiklerinizin içinde yaşıyorsunuz.”

Sizi sevgi, saygı ve rahmetle anıyorum.

Öğrenciniz Doç.Dr.Hasan Bardakçı...