Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Bazı fikirler vardır… Daha doğmadan konuşulur. Daha yürümeye başlamadan “nazara gelir” diye sarılıp sarmalanır. Daha ilk heyecan kıvılcımıyken üzerine "kimseye anlatma" battaniyesi çekilir. Sanki fikirler ışıkta büyümezmiş gibi, sanki hayaller sadece karanlıkta nefes alırmış gibi.
İnsanlar çoğu zaman uğraştığın, kafanı yorduğun, geceni gündüzüne kattığın bir işi birine anlatırsan onun bozulacağına inanır. Bu sadece batıl bir inanç değil aslında; biraz da kolektif bir korku. Başkalarının bakışıyla küçülme korkusu, kıskanılma korkusu, anlaşılmama korkusu… Ama bence başka birt şey var ki daha önemli! En çok da görünür olmanın getirdiği riskten kaçış.
Bir fikri anlattığında iki ihtimal var gibi düşünülüyor. Ya biri senden önce yapar, ya da “kem göz” gelir ve işin enerjisi kaçar. İkisi de aslında aynı yere çıkıyor! Sakın anlatma. Sus. İçinde tut. Tek başına büyüt. Kesinleşene kadar kimseye bir şey söyleme.
Eğer gerçekten vizyonun varsa, biri senden önce yapsa bile senin yaptığın şey aynı olmuyor. Fikir sadece ne yaptığın değil, nasıl gördüğünle de ilgili. Aynı tarifi herkes yapar ama herkes aynı yemeği çıkaramaz. Aynı fikri herkes duyar ama herkes aynı geleceği kuramaz. Bu yüzden çaldılar korkusu çoğu zaman abartılı bir gölge olarak yeni projelerin önünde en büyük engel olarak duruyor.
Diğer taraftan ise daha acı bir gerçek var ki bu konuda ben de az çekmedim. Anlatırsın, denersin, düşersin. Olmaz. Ve sonra herkes geriye dönüp konuşur. “Zaten olmazdı.” “Biraz hayalperestti.” “Çok konuşuyordu ama…” İşte o cümleler, aslında kem göz inancının modern versiyonu. Eskiden “nazar değdi” denirdi, şimdi “abarttı” deniyor. Etiket değişiyor ama yük aynı kalıyor. Aslında çoğu zaman bir beklentin olmadan heyecanını paylaşmak istiyorsun, belki varsa bir geri bildirim alıp açığını kapatmak ya da iyi fikirse desteklenmek istiyorsun manen de olsa. Bir fikre inanıyorsan onu tek başına taşımak istemezsin. Biraz omuz ararsın, biraz göz teması, biraz “bu güzel olabilir” hissi. Ama bazen aldığın şey destek değil, mikro düzeyde bir heves kırpma operasyonu oluyor. Küçük küçük cümleler: “Zor ya.” “Türkiye’de olmaz.” “Boş işlere girme.” Bunlar tek başına öldürmez ama damla damla enerjiyi düşürür.
Girişimcilik dediğin şey zaten geri bildirimle büyümez mi? Hatta en temel yakıtı budur. Ürünü yapmadan konuşursun, fikri test edersin, insanlara sorarsın, kırılırsın, yeniden kurarsın. Dünya bunu “iteration” diye kutsallaştırır ama bizim sokakta karşılığı hala “çok konuşma, nazar değmesin”.
İşte bu ikilik insanı yoruyor. Bir yanda “paylaş, öğren, büyü” diyen modern dünya… Diğer yanda “sus, sakla, koru” diyen eski refleksler. Arada kalan girişimci de kendine yeni bir din yazıyor: Kimseye söylemeden ilerle ama aynı zamanda geri bildirim almayı da unutma. Güzel denge değil mi? Kağıt üzerinde mükemmel, pratikte tam bir zihinsel jonglörlük.
Sonra ne oluyor biliyor musun? İnsan bir süre sonra paylaşmayı bırakıyor. Sadece fikirlerini değil, heyecanını da saklıyor. Çünkü bir noktadan sonra anlatmanın getirdiği risk, anlatmamanın getirdiği yalnızlıktan daha ağır geliyor. Ve en tehlikelisi oluyor. Heyecanın içerde çürüme süreci başlıyor. Sonra insan kendine şunu yapıyor: “Ben demiştim, anlatmayacaktım.” Ve içinden bir parçayı daha kilitliyor.
Şimdi bir bakalım: Asıl problem kem göz mü, yoksa yanlış kişilere anlatmak mı? Her fikri herkese anlatınca zaten sonuç karmaşa oluyor. Çünkü bazı insanlar fikri büyütmek için değil, kendi dünyalarına göre yorumlamak için dinliyor. Bazıları kıyaslamak için, bazıları küçültmek için, bazıları da sadece anlamak için. Hepsi aynı masada olunca fikir parçalanıyor. Belki de mesele tamamen kime anlattığın. Çünkü doğru insanla paylaştığında fikir büyür, yanlış insanla paylaştığında sadece gürültü oluyor.
Daha kötüsü de var ki ben çok yaşamışımdır: Heyecanla fikrini, projeni, bir ticaretini yani aslında bir olasılığını paylaşırsın. Bazen hevesle, bazen fikir almak için kim bilir bazen de destek görebilmek için. Ve finalde o anlattığın kişi seni bir daha ki görüşünde mutlaka sorar gönülsüzce. Daha başlamadan anlarsın başarısızlığını duymak için hazırlanan o arkadaş müsveddesini. Zaten başarılı olursan da mutlaka bir kulp bulurlar merak etme.
Ama yine de şu gerçek şu ki; insan bazen anlatmak istiyor. Çünkü içindeki ateş “bak bunu görüyor musun?” demek istiyor. Ve o an hiçbir rasyonel strateji, hiçbir “nazar olur” uyarısı o isteği susturamıyor.
Sonra bir gün geriye bakıyorsun. Ya hiç anlatmadığın için büyümemiş fikirler… ya da anlattığın için erken yıpranmış hayaller… İkisinin ortasında ince bir çizgi var ve kimse sana o çizgiyi net göstermiyor.
Her şeyi herkese anlatmamak ama hiçbir şeyi tamamen içine gömmemek. Fikri saklamak değil, filtrelemek. Heyecanı öldürmek değil, doğru yere taşımak.
Belki de çözüm budur.
En büyük nazar başkalarının bakışı değil…
İnsanın kendi içindeki yarım bırakma ihtimali.
