İran Değişecek; Ama Bombayla Değil

GİRİŞ:
2026-01-12
saat ikonu 08:38
|
GÜNCELLEME:
2026-01-12
saat ikonu 08:38

Geçen yıl İran’daydım. Yaklaşık 20 yıldır da belli sebeplerle ve belli aralıklar iranda bulundum ve oralardan geçtim. Ama geçen yıl gözlem ve analiz amacı da güden bir gezi ile İran'ı bir akademisyen olarak 10 gün boyunca gezdim. Bu gezi boyunca Tahran’dan İsfahan’a, Mahabad’tan Tebriz’e Erdebil'den Reşt'e kadar neredeyse tüm ülkeyi dolaştım. Sokakları, pazarları, üniversiteleri, kahvehaneleri ve insanların gündelik hayatını gördüm. Şunu çok net söyleyebilirim: İran’da değişim zaten başlamıştı. Hem de kimsenin dışarıdan zorlamasına, tehdidine ya da askeri müdahalesine ihtiyaç duymadan. Bugün İran üzerine konuşanların önemli bir kısmı, bu ülkeyi hâlâ 1979’un donmuş bir fotoğrafı üzerinden okuyor. Oysa sahada bambaşka bir İran var. Genç, sorgulayan, dünyayı takip eden, ekonomik olarak bunalmış ama zihinsel olarak kapalı olmayan bir toplum… En önemlisi de değişimi kendi içinden üretmeye çalışan bir toplumsal damar. Dışarıdan bakıldığında İran’daki her toplumsal hareket ya “Batı destekli” ya da “rejimi devirmeye yönelik bir kalkışma” olarak okunuyor. Bu bakış açısı, hem tembel hem de tehlikelidir. Çünkü İran toplumu değişimi bir devrim sloganıyla değil, hayatın içinden, sessiz ama kararlı biçimde inşa ediyor. Kadınların kamusal alandaki görünürlüğünden gençlerin dijital dünyayla kurduğu ilişkiye, kültürel pratiklerden ekonomik taleplere kadar bu değişim zaten akıyor.Yasaklar deliniyor, talepler yayılıyor.

Asıl mesele, İran’daki ekonomik krizdir. Ve bu kriz, dışarıdan sıkça iddia edildiği gibi yalnızca yaptırımların sonucu değildir. Yaptırımlar ağırdır, doğrudur; ama krizin temelinde ekonomik yönetim sorunu, verimsiz devletçilik, şeffaf olmayan kurumlar ve piyasa mekanizmalarının ideolojik kaygılarla bastırılması yatmaktadır. İran, ciddi bir beşeri sermayeye ve doğal kaynak zenginliğine sahip olmasına rağmen, bu potansiyeli etkin biçimde kullanamamaktadır. Enflasyonun kronikleşmesi, genç işsizliğinin artması, gelir dağılımındaki bozulma ve reel alım gücündeki sert düşüş, toplumun neredeyse tüm kesimlerinde hissediliyor. Buna rağmen İran halkı, bu krizi “dış düşman” söylemiyle açıklamanın artık yetersiz olduğunun farkında. İnsanlar daha çok hesap verebilirlik, liyakat ve ekonomik rasyonalite talep ediyor. Bu da değişimin ideolojik değil, ekonomik ve yönetsel bir zorunluluktan doğduğunu gösteriyor. Tam da bu noktada dış müdahale söylemleri devreye giriyor. İran’ı tehdit ederek, ambargoları derinleştirerek ya da askeri baskıyla dönüştürmeye çalışmak, sadece İran toplumunun iç dinamiklerini zayıflatır. Tarih bize çok açık bir şey söylüyor: Dışarıdan dayatılan değişim, içeride ya çöker ya da daha sert bir statükoyu besler. İran gibi güçlü bir tarihsel hafızaya sahip toplumlarda bu etki çok daha keskindir. Üstelik askeri ya da zorlayıcı müdahaleler, İran’daki gerçek dönüşüm aktörlerini de görünmez kılar. Üniversitelerdeki gençler, şehirli orta sınıf, kadınlar, küçük esnaf ve girişimci kesimler… Bunların hiçbiri tankla, bombayla ya da ambargo listeleriyle özgürleşmez. Aksine, dış baskı arttıkça içerideki değişim talebi “güvenlik” gerekçesiyle bastırılır.

İran bugün bir yol ayrımında değildir; bir geçiş sürecindedir. Bu geçiş sancılıdır, yavaştır ama gerçektir. Ekonomik baskılar, toplumu siyasal romantizmden uzaklaştırmış, daha somut taleplere yöneltmiştir. Bu, uzun vadede sağlıklı bir dönüşümün en önemli göstergesidir. Dış güçlerin yapması gereken şey İran’ı “dönüştürmek” değil, İran’ın kendi dönüşümüne alan açmaktır. Ticaret kanallarını tamamen kapatmak yerine şeffaflığı teşvik eden ekonomik ilişkiler, kültürel ve akademik etkileşimler, bölgesel diyalog mekanizmaları… Bunlar bombadan da yaptırımdan da daha etkilidir. Ben İran’da şunu gördüm: Değişim bağırarak gelmiyor. Slogan atmıyor. Ama sessizce yürüyor. Ve en büyük hata, bu değişimi dışarıdan zorla hızlandırmaya çalışmak olur. Çünkü bazı toplumlar dönüştürülmez; kendileri değişir.